Borsa Krizine Adı Karışan Fatma Betül Buzdağının Görünen Ucu mu?

Borsa Krizine Adı Karışan Fatma Betül Sayan Kaya Buzdağının Görünen Ucu mu?

Muhterem kardeşlerim ve Davetçi gençler

Bu ülke ve bu toprağın insanları son 100 yıldır diyebiliriz ki yüzlerce değil binlerce değişik sosyolojik, ekonomik vs. kriz ve skandallar ile çalkalandı ve hala da çalkalanmaya devam ediyor.

İşte bunun en son ve yüzbinlerce kişiyi saran can yakıcı örneklerinden birisi de şu “Borsa Bataklığı” içine giren ve “Kurtarın Beniiiii” diye feryat eden insanlar ve ailelerinin yaşamakta olduğu devasa maddi kayıplar ve dramlardır.

Her olayda ve yeni durumlar karşısında bir analiz yaparken “Doğru ve Köklü bir çözüm” ortaya koyarken “Sebep & Sonuç Ekseninde” her bir meselenin çaresini, ilacını gösterirken ne yaptık ise işe bu son “Borsa & Fon Krizinde” de aynısı yapmaya çalışmak zorundayız.

Çünkü hayat nizamımız İslam ve onun kaynak kitabı Kur’an kıyamete kadar “Tek ve Doğru İlaç” olarak varlığını devam ettirecektir.

Bizlere düşen görev ise yaşadığımız zaman diliminde, bizlere Rabbimizin yüklediği misyonu, Rasulullah (sas) efendimizin ve güzide Ashabının adeta “Kardaki ayak izlerine” basarcasına, “Adım adım takip etmek” ve “Nebevi Metod” güzergâhından sapmadan hem ülke insanımızı hem de tüm dünyayı İslam’ ın o muhteşem çözümüne “İkna etmeye” hırs göstermektir.

Gelin şu sorunun cevabı birlikte arayalım:

“Acı ama bir gerçektir ki; Dünyada yaşanan tüm ‘Ekonomik krizlerin ana kaynağı’ olarak Kapitalizm değil de, sadece ‘Onu bizzat uygulayan’ hükümetler, devletler gösterilmektedir. Peki; bu durumu insanlara ‘doğru bir şekilde’ nasıl anlamalıyız ve nasıl anlatmalıyız?

Cevaba geçmeden önce bir “ön bilgi ve örnek olsun” diye şu güncel haberi tekrar hatırlayalım:

BİR HABER:

“Yeni Parti Sözcüsü Zeynel Emre’ nin kamuoyuna taşıdığı Borsada Fon skandalı iddiasına göre; Ak Parti milletvekili ve eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya, Nisan 2026 ortasında alımını yaptığı hisseleri Eylül 2026 ortasında satarak, 63 milyon TL‘ lik bir yatırımla, 1 milyar 344 milyon TL çekmiş, eşi İlyas Kaya’ nın da 99 milyon 687 bin TL ‘ lik bir yatırımla, 826 milyon TL çekmiş. İkisinin toplam kazancı; 2 Milyar 170 milyon TL olmuş.

Gelişmelerin ardından iddialara ilişkin hukuki süreç de hız kazandı. Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya hakkında yurt dışına çıkış yasağı getirilirken, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı çiftin ve çocuklarının malvarlıklarına yönelik tedbir talebinde bulundu.

Başsavcılığın talebinde, satış ve devir işlemleriyle para transferlerinin savcılık onayına tabi tutulması, menkul kıymetlerin dondurulması; tapu, gemi ve uçak kayıtlarının tespit edilmesi istendi.

Adı borsada milyarlık vurgun iddiasına karışan AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya tepkilerin ardından Ak Parti’ deki tüm görevlerinden istifa etti.” (Kaynak: İnternet Haber siteleri – 27.09.2026)

Haberi okudunuz güzel insanlar

Bu kapitalist zulüm düzeninde yeni ortaya çıkan son “Borsa & Fon Krizine” adı karışan Fatma Betül Sayan Kaya olayı, acaba “Buzdağının (İngilizce’de İceberg) sadece görünen ucu mu..” sorusunu akla getiriyor. Çünkü 500.000 kişiden fazla insan bu olayla hüsrana uğradı.

Eski Ak Parti milletvekili Şamil Tayyar, bu son “Fon olayını” adeta “15 Temmuz Darbe Girişimine” denk bir “Ekonomik darbe” olarak tanımladı.

Kardeşlerim, bu devasa “Borsa ve Fon Krizi” ile alakalı şahsi görüşümü sizlerle paylaşmadan önce, davetçi hocalarımdan birisinin kaleme aldığı aşağıdaki şu yazısını önce bir okuyalım:

= = = = = = = =

         Batı, tarihte birçok büyük krizler yaşadı, son 2008 krizinden ise hâlâ kurtulabilmiş değildir. Trilyonlarca kayıpları yanında, milyonlarca insan da işinden ve evinden oldu.

Paralar ise sadece “belli ellerde” birikti, borsada ise birçok şirket şişirildikçe şişirildi, bol miktarda “hisse senedi” çıkarıp insanların mallarını çalıp götürdüler.

En büyük sorun ise “servetlerin belli ellerde toplanıp” insanların “ezici çoğunluğunun” bunlardan mahrum olmasıdır.

Zira ekonominin asıl sorunu “servetlerinin bütün fertlere dağılmaması, herkesin onu mülk edinmesine ve ondan istifade etmesine hiç imkân sağlamaması” dır..

2020 yılında ABD’nin kendi verilerine göre; ülke genelinde “Fakirlerin oranı %11,4’ tür..

Fakat 6 eyalette fakirlerin oranı ise %20-23’ tür. 13 eyalette ise bu oran %15-19’ tür. Keza 25 eyalette %10-14, 7 eyalette ise %7,20-9,90” olarak açıklanmıştır.

“Forbes Dergisi” ne göre ABD’de milyarderlerin sayısı 724 kişidir. Bu kişiler ABD’deki servetlerin “çoğunu” ellerinde tutmaktalar.

Batı’nın başı olan ABD’nin hâli işte böyledir.. Avrupa genelinde ise 400 kişiye yakın milyarder vardır. Ondan sonra ise milyonerlerin sayısı gelir.

Amerika ve Kanada’da 19.946, Avrupa’da 13.290 kişi milyonerdir. Yine servetlerin çoğu bunların ellerindedir.

2019 yılında Avrupa Birliği’nin genelinde fakirlerin oranı %20-22 arasındadır. Fakat Bulgaristan’da, Romanya ve Yunanistan’da %32-32,8’dir, İtalya ve İspanya’da ise %26-27,3 arasındadır.

“Orta direk” denilen insanların maaşları o ayın “temel ve zaruri masraflarını” çok zor karşılamaktadır. “Lüks ihtiyaçları” temin etmek için ise “faizle” borçlanmaları gerektiğinden, çoğu borçlanmamaya çalışıyor. Çünkü “borç alanlar”, bir daha ondan kolay kolay kurtulamıyor.

Hatta Avrupa’ da çoğu insan ev sahibi değil, kirada oturuyor. 19.01.2022’de “Resmi istatistik rakamları” na göre Almanya’da halkın %70’i kiralık dairelerde oturuyor.

ABD ve Avrupa’da arazilerin “hemen hemen hepsi” zenginlerin ellerindedir. Fabrikalar da onlarındır. Diğer insanlar ya “asgari ücretli” bir maaşla ya da “sosyal yardımlarla” geçiniyor. Hiçbir mülkün sahibi değillerdir.

Lüks veya pahalı arabalara sahip olanlar ise çok azdır. Çoğu ya ucuz arabaya sahiptir ya da hiç arabası yoktur. Zira “arabanın masraflarını bile” ödeyememekte; vergi, sigorta, yakıt, tamir ve bakım gibi masraflarını karşılayamamaktadırlar.

Görüleceği üzere “en büyük kriz” servetlerin dağılmaması, sadece “belli zengin ellerde” bulunup dolaşmasıdır.

İnsanların çoğu ya “fakir” ya da çok çok zor geçiniyor. Ayrıca işçi ve memurlara “hakkıyla” ücret verilmemektedir. Ücretli çalışan bir kimse, sunduğu menfaate mukabil tam bir ücret alamıyor, çok düşük bir ücret alıyor, hatta kendisine “asgari ücret” veriliyor.

Bu şekilde de işverenler çok kazanıyor, sürekli işçilerin haklarını yiyorlar. Nitekim kapitalist sistem; asgari ücreti de yine kendisi sınırlandırıyor, işçinin “menfaatine” veya onun “işverene sunduğu menfaate karşılık” bir ücret vermeye zorlamıyor.

İslâm ise daima “işçinin hakkını tam olarak vermeye” işvereni zorlar, ücret ya işçinin menfaatine (becerikliliğine, ustalığına) ya da bir işte “işverene sunduğu menfaate” göre takdir edilir.  

Avrupa’da halkları susturmak, başkaldırmalarını engellemek için “hiçbir geliri olmayanlara”, yani işçi veya memurlara belli yardımlar sunulmaktadır. Buna “Sosyal Yardım” diyorlar. Kira, eğitim ve sağlık hizmetlerinde “asgari ücret” ile geçinenlere “düşük veya orta seviyede yaşayabilmesi için” belli yardımlar sunulmaktadır.

Maaşlarını artırmak için işçiler ve memurlar çoğu zaman grev yaparlar. Sisteme karşı bir devrim / devirme meydana gelmesini önlemek ve onun “bir robot, bir makine olarak zenginlerin hesabına çalışmasını sağlamak üzere” bu sosyal yardımları sunuyorlar.

Fazla ücret istemeleri hâlinde ise onlara “grev ve protesto yapma hakkı” veriyorlar. Bunun akabinde ise az miktarda maaşları veya yardımları arttırıyorlar. Fakat bu verilen miktar, zenginlerin kazandıklarına göre “denizde bir damla” kadar sayılır.

Buna mukabil zenginler, işçi ücretlerinin artması ardından, hemen her şeye “zam” yapılıyor.

Sanayi Devrimi’nin doğuşundan beri, yaklaşık olarak 250 sene içerisinde kapitalistler, “halklarını nasıl kandırıp ellerindekini nasıl alacaklarını” çok çok iyice öğrenip ustalaştılar. Dolayısıyla diğer dünya devletlerini de çok kolayca kandırabilir ve sömürebilirler.

Batılılar, dünyadaki diğer memleketleri işgal edip sömürmüş, askerî olarak o topraklardan geri çekildikten sonra da “siyasi, ekonomik ve kültürel olarak” sömürgeciliğini sürdürmektedir.

Tüm batılılar, dünya servetlerini sürekli çalıyorlar. Şirketleri her yere girip “yatırım” adı altında diğer devletlerin ve halkların “servet ve mallarını” durmaksızın alıp götürüyorlar. Sadece çalmakla kalmayıp, o memleketlerin halklarını çok çok fakir de bırakıyorlar, işte bunun en bariz örneği Afrika’dır.

Batılılar, kendi paralarını “döviz” yaptılar. Bir dolar yaklaşık olarak 0,8 gram altın idi, böylece bir ons; yaklaşık olarak 24 dolar ederdi.

1944 yılında “Bretton Woods Anlaşması” na binaen “Dolara göre altın ve petrol fiyatları” ayarlanacaktı. “Bir ons altın 35 dolar” olarak tespit edildi. Bütün dünya ekonomisi dolara bağlanıp “Petrol, altın, gümüş ve sair madenler ve devletlerin paraları” buna göre ayarlanmaya başlandı.

1971 yılında ise ABD yönetimi “Dolara karşı altını kaldırıp, onu diğer paralar gibi bir kâğıt para hâline getirmesine rağmen” ABD’nin “askerî, siyasi ve ekonomik gücünden” dolayı hiçbir devlet “ABD Dolarını” tahtından indiremedi. En büyük rakibi olan Sovyetler Birliği de “Sosyalist fikrinden dolayı” hiç bu işe girişmedi.

ABD’nin çok büyük sorunları vardır. Mesela 02.02.2020’de ABD’ nin “30 Trilyon Dolar” borcu olduğu ilan edildi.

Fakat ABD, herkesi “siyasi ve askerî gücüyle” çok korkuttuğu, herkesin de dolarla muamele yapması, Çin başta olmak üzere devletlerin çoğunun rezervinin dolarla olduğu, dünya devletlerinin rezervlerinin ise %40’ının dolar olarak bulunduğu,

Dünyadaki “ikinci en büyük ekonomi” olan Çin’in de dış ticarette dolarla muamele yapması, birçok devletin kendi parasını dolara bağlaması,

Petrol, altın ve birçok madenin sürekli dolarla değerlendirilmesi, dev şirketlerin her tarafa uzanması, istediği kadar para basmasına dayalı olarak kendisinin “dünyanın en büyük pazarı” olması,

New York borsasının “dünyanın en büyük borsası” hâline gelmesi ve “onunla rekabet edebilen veya onu sıkıştırmaya çalışan” hiç bir devletin bulunmamasından dolayı dolarda “diğer paralar gibi yalnızca bir kâğıt” olmasına rağmen gücünü koruyabildi, diğer tüm paralara egemen oldu.

Yeni teknoloji ile “internet üzerinden para havale edilmesinin” yine dolara bağlanma meselesi de buna eklendi.

Keza “İMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü” gibi mali kuruluşların “kendi tahakkümü altında” olması meselesi de bunlara eklenir.

Oysa ABD, “30 Trilyon Dolar” borcu nedeniyle çoktan çökmeliydi. Ama “yukarıda saydığımız sebeplerden dolayı” bu güne kadar ayakta kaldı, şayet “o bir gün çökerse” kendisiyle beraber “bütün dünya da çöker”, böylelikle ABD tüm dünyayı kendisine bağımlı hale getirdi.

ABD öksürürse, bütün dünya nezle olur, gribe yakalanır. ABD’ nin; ancak ve ancak “Altın ve gümüşe dayalı yeni bir sisteme dayanan, ideolojik yeni bir devlet ortaya çıkıncaya kadar” bu durumu devam edebilir ya da “bir kurt gibi onun vücudunu kemiren iç unsurlar” nedeniyle çökebilir.

Avrupa Birliği, “ortak para birimi” olarak Avro/Euro çıkarınca ABD’yi çok rahatsız etti. O; adeta Dolara bir rakip olarak çıktı ama doları tahtından düşüremediyse de “dünya piyasasında” belli bir yer aldı. Dünyadaki “parasal işlemlerde”  %21 Avro/Euro ile muamele yapılmaya başlandı.

Bu nedenle dolar ile yapılan işlemler, %89’dan %61’e düştü.

Avrupa içinde halklar da sadece “Euro” ile muamele yaparlar, dolardan hiç mi hiç söz edilmez, iç piyasada ise asla dolarla bir şey alınmaz, hemen bankaya gidilir, dolar ucuz fiyatla değiştirilir.

Nitekim bazen “Dolar ile Euro arasında” çok fark oluyor, ama kimse bunu hissetmiyor, çünkü Avrupalılar yalnız Euro ile işlem yapıyorlar.

Yine ABD’de de durum aynıdır, ABD halkı dolardan başka para bilmiyor, Dolar “düşse de yükselse de” kimse bunun farkında değildir.

Avrupa’nın siyasi ve ekonomik bir güce sahip olması, “Büyük bir Pazar” olup devletlerin ona ihracat yapmaya çalıştığı, Avrupa’ lı şirketlerin her yere her ülkeye girmesi, sanayide çok gelişmiş olması,

bütün dünya devletlerine “sanayi ürünü ihraç etmesi”, sömürgeciliğiyle de Afrika ve Asya’da birçok ülkede “nüfuz sahibi” olmasından dolayı kendi parası olan Avro/Euro’ yu dünyaya kabul ettirebildi.

ABD ve Avrupa “Dünyada en büyük pazar” ve “Sanayide en gelişmiş ülkeler” ve “En güçlü siyasi ve ekonomik güçlere” sahip olmalarından dolayı, dünya çapında “Dolar ve Euro” en fazla istenen, kullanılan bir para oldu, dövizden sayıldı.

Devletlerin geneli ya ABD’ye veya Avrupa’ya, ya da onların bankalarına ve şirketlerine borçlu oluyor. Bu nedenle ya Dolar ya da Euro’yla borçlarını ödeyecekler.

Görüleceği üzere onların yeryüzündeki hâkimiyetleri; hali hazırdaki “sistemlerinden dolayı” değildir. Onların sistemleri tamamen; “batıl, fasittir, zorba, gaddar ve güçlü olanın hep zayıf olanları ezdiği, yuttuğu” bir sistemdir.

Mesela Çin; sözde komünist bir devlet olmasına rağmen onların her şeyine uydu, ekonomisinde ve dış siyasetinde de tamamen kapitalist bir devlettir.

Nüfusu ise, ABD ve Avrupa’nın nüfuslarının “yaklaşık olarak 3 katı” olmasına rağmen kendi parasını onlara kabul ettiremedi, kendi parası ile yaptığı işlem hacmi en fazla %5 civarındadır.

Yine Rusya; komünizmden tamamen vazgeçip kapitalizmi uygulamaya başlamasına rağmen onun parasına da kimse itibar etmiyor. Hatta parasını sürekli düşük tutuyorlar.

03.02.2022’de RT haberine göre İngiliz “The Economist” dergisinin yaptığı araştırmada şu ifadeler geçti:

“Rus parası olan ruble gerçek değerinden çok çok aşağı seviyede değerlendiriliyor. Değeri; gerçek değerinden %70 kadar aşağı indiriliyor. Alım satım gücüne göre gerçek değeri bir dolar 23,24 Ruble eder, fakat piyasada bir dolar 76,5 Ruble olarak değerlendiriliyor. İşte bu şekilde Batılılar diğer paraların değerine tahakküm edebiliyorlar..”

Türkiye de maalesef parasını dolara bağladı, dış borçlarını “ya Dolar ya Euro ya da Altın” ile öder, bu nedenle sürekli ekonomik kriz içerisindedir.

Türkiye’ nin, (2022 yılı başında) 448,4 milyar dolar dış borcu ve bir sene içerisinde 168,7 milyar dolar ödemesi gerekli olduğundan dolayı kriz doğdu. Hâlbuki borçların aslı veya anaparası ise 262,1 milyar dolardır.

Faiz ve borçların sigortalanma masrafından dolayı, Türkiye’ nin borçları sürekli katlandı. 168,8 milyar dolar değerindeki “ödemesi acil bir borcu” ödemek için; kalkıp “Dolar, Euro ve Altın” toplamak zorunda kalıyor.

Bu şekilde Türk lirasının değeri de sürekli düşüyor. Arkasından da “Mal ve hizmet fiyatlarındaki artışlarla birlikte enflasyon” da sürekli tırmanıyor.

Evet, ABD de o kadar borçludur ama o, parasını tüm dünyaya kabul ettirdiği için, bol bol dolar basıp dağıtıyor, bu kâğıt parçalarıyla dünya kadar malı adeta bedava alıyor.

Fakat Türkiye parası yani “Türk Lirası” da dolar gibi “kâğıt para” olmasına rağmen onu tüm dünyaya kabul ettirmek için hiç çalışmadı, çalışmıyor da, ama Batı’ya uymaya gelince ona uyuyor ve onu çok seviyor.

Bu nedenle onun parasına, Türk lirasına fazla itibar yoktur, her yerde geçerli değildir, dışarıdan Türk lirasıyla pek bir şey de alamıyor, sürekli “Dolar veya Euro” ile ticaret yapıyor ve borçlanıyor, bu nedenle “Dolar ve Euro”  elde etmeye çalışıyor.

Türk lirası dışarıda itibarlı bir para olup onunla alışveriş yapabilseydi, ABD ve Avrupa konumuna gelirdi. Türkiye, alışveriş yapabilmek veya borcunu ödeyebilmek için diğer dünya devletleri gibi “Dolar veya Euro” toplamaya gayret ediyor, hazine rezervlerinin çoğunu Dolar ve Euro yapıyor.

Dolar ve Euro’ nun değeri; kendi devletlerine olan güvene dayalıdır. Bu değer, asla “altın ve gümüşe” dayalı değildir yani karşılığı yoktur. Avrupa’ nın Türkiye’ye “Hiç mi hiç güveni bulunmadığından dolayı”, onun parasına da fazla “itibar ve güven” göstermiyor.

Şayet Türkiye için “bir çözüm” sunmak istiyorsak; Onun parasını yani “Lira” sını, “Dolar ve Euro” gibi dünya çapında “Çok itibarlı ve güvenilir kılarsak”, onlarda bütün muamele ve işlemlerini sadece Türk lirasıyla yapacaktır.

Türkiye’ nin bunu yapabilmesi için ise “siyasi, askerî ve ekonomik” olarak dünyada “çok çok güçlü ve etkili” bir varlık olmalıdır. Şayet Türkiye, parasının esasını “altın ve gümüşe dayandırırsa” işte o zaman parası da otomatik olarak çok güçlü bir para olur.

Bununla birlikte Türkiye, asla ve kat’a “Dolarla veya Euro’yla” borçlanmayacaktır, şayet ille de borçlanacaksa, sadece kendi parasıyla ve faizsiz borçlanacaktır. Daha da doğrusu dışarıdan hiç mi hiç borç almayacaktır.

İçeriden, kendi halkından, tebaasının zenginlerinden “Faizsiz olarak” borçlanabilir. Faizle asla hiçbir muamele yapmayacak, çünkü şu an itibariyle “Türkiye borçlarının neredeyse yarısı faiz” dir.

İçeride ise “sadece kendi parasıyla” işlem yapılmasını mecbur edecek, başka paralar asla söz konusu bile olmayacaktır.

Zira başka paralar ülkeye zarar getiriyor. İşte bu zararı önlemek üzere “diğer devletlerin paraları”, ülkenin sınır girişlerinde değiştirilecektir.

Ne zaman ki bu zarar zail olur, son bulur, o zaman diğer paralar memleketimize girebilir. Ama “diğer devletlerin paraları da altın ve gümüşe dayanıyorsa” buna müsaade edilir.

Türkiye, “kendi kendine yetme ve yetinme siyaseti” edinmelidir, asla ve kat’a “ithalata ve ihracata” dayanmamalıdır, bizzat kendisi ithalat veya ihracat yapmasa bile diyelim ki bir “ambargoya maruz kalırsa” ondan hiç etkilenmeyecek, kendi kendine yetecektir.

Bunun için mutlaka “Sanayi Devrimi” ni de gerçekleştirmelidir. Sanayisi, kesinlikle “dış devletlerin sanayisine” dayanmamalı, onlara bağımlı olmamalıdır.

Bunlara ilaveten; “Malların ve servetlerin bütün fertlere dağılması ve herkesin de bunlardan istifade etme imkânı” sağlanmalıdır, temel ve zaruri ihtiyaçlarını mutlaka ama mutlaka temin etmelidir. Lüks ihtiyaçlarını “temin etme imkân ve fırsatı” halktan herkese tanınmalıdır.

Hali hazırdaki “Devletlerarası veya yerel sahada” kapitalist sistem gereğince her zaman ve her yerde “Güçlü olan zayıfı olan yer ve yutar”. ABD ve Avrupa kendi içlerinde bile güçlü olanlar her zaman zayıf olanları eziyor da eziyor..

Devletlerarası sahada güçlü olan kapitalist bir devlet, “zayıf veya küçük olan kapitalist bir devleti” hemen eziyor.

Türkiye ise onlara göre “Zayıf kapitalist bir devlet” sayılır. Görünen odur ki, büyük kapitalist devletler onu ezdikçe eziyor. Bu nedenle Türkiye parasını asla dünyaya kabul ettiremiyor. Sürekli Dolara ve Euro’ya mahkûm oluyor.

Ayrıca Türkiye’nin nice yönetici, siyasetçi ve ekonomistleri, siyasi partileri ve değişik alanlarda faaliyet gösteren nice kuruluşları ve özellikle eğitimi tamamen Batı’ya bağlıdır. Halkı da sürekli “Batı kültürü” ile çok etkileyip yönlendirdiler.

Zihniyetleri Batı’ya tam bağımlıdır, hep Batı’ya yönelir ve ona boyun eğer, ondan fikir alırlar, asla bağımsız olarak düşünemiyorlar. Bu şekilde eğitim görmüş, yetiştirilmiş insanlar; daima acziyet gösterir, beceriksiz ve başarısız olurlar.

İşte Türkiye’nin “en büyük temel krizi” budur, daha doğrusu “Krizlerin Ana Kaynağı” budur.

Eğer Türkiye artık “kapitalist sistemden” tamamen vazgeçip “İslâm Nizamını/Sistemini” uygulamaya geçer, Hilafet’i tekrar geri getirir ve İslami bir Devlete dönüşürse, tüm kötü durumlar tamamen değişir.

Parası da “altın ve gümüşe” dayalı olur, artık sadece “kendine dayanan, kendine yeten bir siyaset” edinir, ithalata ve ihracata asla muhtaç kalmayacağı gibi sanayi devrimi de gerçekleştirir.

İslam Devleti asla yabancı yatırımcılara müsaade etmeyecek, özellikle “borsayı ve bankaları” tamamen kapatacak ve “Beyt ul mal’ den / Hazineden tebaaya, halkına “faizsiz borç para” verecektir. Devlet Hazinesinde “parasını saklamak” isteyen de yine “Faizsiz olarak” orada saklar ve ne zaman isterse hemen parasını geri çekebilir.

Devlet; “İslami bir Devlet” olunca, tüm kapitalist “Anonim şirketler” hemen kaldırılacak, İslami şirketler kurulacaktır. “Kamu mülkiyeti” veya “Devlet mülkiyeti” ne dâhil olan herhangi bir şey, asla “Özel şirketlere” verilmeyecek, İslam Devleti onu “halk için” işletecektir.

Keza devlet; araziyi işleten kişilere verir ve onlara yardım da edecek, Sağlık hizmetlerini ve eğitimi herkese bedava temin edecektir.

Olağanüstü hâllerde ve İslam devleti gelirlerinin yetmediği durumlarda, “zenginlerden” vergi tahsil eder. Zenginlerin “maddi güçlerine göre” tahsil edilen bu vergiler de yetmezse, bu sefer tebaadan maddi duru iyi olan kişilerden devlet “Faizsiz” olarak borçlanır.

Herhangi bir alanda “çalışma gücü olan” kimselere İslam Devleti imkân sağlayacak, böylece herkes “Temel, zaruri ve lüks ihtiyaçlarını” temin edebilecektir, velev ki zengin de olsa yanında “hiç kimsesi olmayan” aciz kimselerin de devlet temel ve zaruri ihtiyaçlarını sağlayacaktır.

Bütün ilişkiler “İmani bir atmosferde, Allah’a ihlas ile bağlılık göstererek ve İslâm ahkâmına göre yürütülecektir, zira asıl hedef; “Allah’ın rızasını ve ahireti kazanmak” tır.

Böylelikle insanlar asla “dünyaya çok düşkün” olmayacak, “gösteriş ve riyakârlık” ortadan kalkacaktır. İnsan başkalarına “gösteriş yapmak veya onları kıskandırmak üzere” herhangi bir eşya almayacak, mal kazanmayacak ve mülk sahibi olmayacaktır.

Dolayısıyla böyle bir toplumda insan; “Sırf başkasına muhtaç olmamak, kendi ihtiyacını karşılamak, borçlu kalmamak ve varsa bakmakla sorumlu olduğu kimselerin ihtiyaçlarını gidermek üzere” rızkını elde etmek için çalışır.

Bir Müslüman asla “Faizle muamele yapamaz” ve yapmayacaktır. Sürekli Allah’ın rızasını ve ahireti düşünecektir.

İşte ana çerçevesini çizdiğimiz bu şekilde “hem ekonomi ve hem de toplum” düzelir, herkes “özellikle temel ve zaruri ihtiyaçlarını” temin ederek zamanla zengin de olur, toplumda “muhtaç kimse” kalmaz, böylece tam bir “emniyet ve huzur” gerçekleşir.

Bunlarla birlikte yani İslam Devleti’ nin yeniden kurulması ve Hilafet’in ilanı, bütün Müslümanlarını da “tek bir çatı, tek bir bayrak altında” birleştirebilir ve işte o zaman İslam Devleti de “dünyanın en büyük devleti” olur bi iznillah.

Yazan Esad Mansur – 9 Şubat 2022

= = = = = = = =

Değerli Müslümanlar ve Davetçi gençler

Esad hocamın “ön bilgilerle dolu dolu” bu yazısını okudunuz. Ortaya koyduğu “Pratik çözüm” önerisine de inşaAllah vakıf oldunuz. Allah (cc) ondan razı olsun.

Rabbimiz “Farz kere farz kıldığı” hatta ve hatta “Farzların Tacı” kıldığı bu çözüm önerisini bizler 7/24 ortaya koymaz isek kim koyacak güzel kardeşlerim değil mi?

Kalbimizin, gönlümüzün, beynimizin en mutena köşesine “Artık bir daha çıkmamak üzere” şu cümleleri yerleştirelim ve her fırsatta bunların “Serdengeçti birer davetçileri” olalım inşaAllah güzel insanlar.

Ne zamanki; Müslümanların istek, azim ve gayreti, şanı yüce Allah’ın da buna mukabil yardımı sonrasında, bizlerde bugün tekrar İslam Akidesinin amir bir hükmü ve gereği olarak, ‘Allah’ın kitabı ile Rasulünün Sünneti arasında’ fikren ve fiilen bir bağ kurar, İslamiyet’i topraklarımızda yeniden “Hâkim, hakem ve hükümran kılacak” bir İslam Devleti tekrar kurar,

Tüm İslam dışı uygulamalara, emperyalist kâfirlerin bir pislik ve bir bataklık olan Demokratik Laik düzenlerine Allah’ın izni ve yardımıyla son verir isek, işte o gün, Allah ve Rasulünün razı olacağı yegâne “Doğru ve Köklü çözüme” ulaşılmış, en başta bu Borsa ve Fon krizleri olmak üzere, İslam dışı tüm icraatlardan ve siyasetlerden kurtulmuş oluruz kardeşim.

İşte bizim bu davetimiz; “Rabbimizin emrettiği ve razı olduğu yegâne doğru nizamlara, yani İslam nizamlarına ve bu nizamları tatbik etmesi kendisine farz kılınan İslami bir Devlete” dir muhterem kardeşim.

Bunlar yok ise “güzel bir dünya hayatı” da ve “güzel bir ahiret hayatı” da yani “Cennet” te yok demektir ey insanlar..

Ben bu davette bulurken, “Rabbimin şu hitabını” da tüm Müslümanlara bir kere daha hatırlatmak istiyorum:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَج۪يبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ اِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْي۪يكُمْۚ

“Ey iman edenler, Sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği, çağırdığı zaman, Allah’a ve Resulüne icabet edin.” (Enfal suresi 24)

Şanı yüce Allah (cc), bizlere tekrar “hem dünyamızı hem de ahiretimi kazandıracak İslami bir Devlet” kurma konusunda yardım etsin ve işlerimizi kolaylaştırsın.

“Ey Rabbim, bu makalemi okuyan, anlayan, benimseyen ve paylaşan tüm Müslümanlara, son nefeslerine kadar şahit, son nefeslerinde de o müjdelenen İslami Devlet’ te şehit olmayı nasip eyle..”

Ey güzel insanlar ve ey Davetçi gençler

Bir gün ecel/süre bitecek, ölüm gelecek ve ayrılacağız dostlar. Şu boş kubbede hoş bir sadâ bırakanlara selam olsun..

Bekir Yetginbal – 28 Eylül 2026


Tags:

 
 
 

Bir yanıt yazın