Bir Türlü Bitmeyen Şu Anne Yasa, Namı Diğer Anayasa Nakaratları

Bir Türlü Bitmeyen Şu Anne Yasa, Namı Diğer Anayasa Nakaratları

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla..

Bizleri İslam ile şereflendiren Âlemlerin Rabbi, mülkün sahibi, şanı yüce Allah’a sonsuz defa hamd olsun.

Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi en başta ölçü ve örnek Rasul Hz. Muhammed’in, ehli Beytinin, güzide Ashabının, İslam ümmetinin ve sizlerin üzerine olsun.

Muhterem akide kardeşlerim

Tarih: 01. Ekim 2026

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2026-2027 yılı Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM )’ nde yapılan Yeni Yasama Döneminin açılış töreninde bir konuşma yaptı.

Neler diyeceğini üç aşağı beş yukarı tahmin etmeme rağmen oturdum sonuna kadar “Mecliste değil” (Allah korusun), TV’ de izledim.

Erdoğan’ ın bu konuşmasında en çok dikkatimi çeken şey; Yaklaşık 10 sayfa tutan konuşma metnin 4 sayfasını “Yeni Anayasa” meselesine ayırması ve tam 25 defa “Anayasa vurgusu” yapmasıdır.

Doktora giden ve dertlerine bir çare arayan hastanın birazcık karnı ağrısa, bundan biraz daha fazla sırtı ağrısa, ayak ağrısından rahat yürüyemese de adeta “Çatlarcasına” ağrıyan ve bu nedenle onu ayakta bile durdurmayan anormal bir baş ağrısı, onun doktorda dile getireceği “İlk ve en acil” konu olacaktır değil mi?

Nitekim işten eve gelen ve “çok şiddetli” bir baş ağrısı nedeniyle hanımına; “Ben şöyle biraz uzanayım belki geçer..” diyen 35 yaşlarındaki akrabam, bir daha yattığı yerden kalkamadı ve vefat etti. Meğer o anda Allah korusun “Beyin kanaması” geçiriyormuş.

Bu yaşanmış örnekten yola çıkarak diyebiliriz ki;

“Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ve onu yöneten en tepedeki Devlet adamı olarak Cumhurbaşkanın, en büyük baş ağrısı, işte bu üstüne defalarca basa basa vurgulanan Anayasa meselesidir.”

Bu mesele onlar için sanki, “kendilerini ölüme götürecek bir his, bir kabus..” gibi.. Çünkü 100 yıl geçti hâlâ “doğru ve köklü bir çözüm” bulamadılar, döne döne arıyorlar, arıyorlar, arıyorlar..

Özellikle de bu 100 yılın, son 25 yılında imzası bulunan Erdoğan bile bunu sık sık dile getiriyor, “Nihai, doğru ve köklü bir çözüm” üretmekten aciz kalmış.

Bunu da sık sık itiraf edip ortaya koyan ve vurgulayanların, “ölümcül bir baş ağrısının sebeplerini” sağ ayağının serçe parmağında değil de, “Nöroloji ya da Nöroşirürji alanlarından birisi” içinde araştıran uzman bir doktor misali, “İlgili olduğu alan üzerinden” araştırması ve çözüme odaklanması, “Nihai, doğru ve köklü bir çözümü” orada araması gerekmez mi?

Fakat 100 yıldır tüm çıplaklığı görünen bir hakikat var ki;

Bu güne kadar gelmiş geçmiş hiçbir yönetici, devlet adamı hatta Meclis ve onun dolgun maaşlı vekilleri “bilerek ya da bilmeyerek” kafalarını “Yegane doğru ve köklü çözüm” ün olduğu tarafa çevirmek istemiyorlar ve ondan “çocukların öcü öcü, anne öcü..” dedikleri gibi onu bir “öcü” görüp/gösterip” çok çok korkuyorlar.

Yani “ilahi vahiy” ve onun taşıyıcısı Hz. Muhammed (sas)’ in “adı bile” birilerine çok çok itici geliyor.

Onların bu tavrı bana; Rabbimizin Habibi’ne (sas) olan ve “Üzerinde çok çok çok düşünmemiz gereken” şu hitabı, şu ayeti hatırlatır:

تَاللّٰهِ لَقَدْ اَرْسَلْنَٓا اِلٰٓى اُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ فَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَهُوَ وَلِيُّهُمُ الْيَوْمَ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ

“Allah’a yemin olsun ki, senden önceki ümmetlere de Resuller gönderdik. Fakat şeytan onlara yaptıkları bâtıl amelleri süslü gösterdi de gerçeği kabule yanaşmadılar. İşte geçmişte olduğu gibi bu gün de onların dostu şeytandır ve onlar için pek acıklı bir azap vardır.” (Nahl suresi 63)

Arapça’da; Nahl (النحل) kelimesi “Bal arısı” anlamına gelir ve bu sure, küfrün, cahiliyenin ve Ebu Cehil’ in hâkim, hakem ve hükümran olduğu “Mekke döneminde” inmiştir.

“Farklı bir okuma ile” şunu da ifade etmekte fayda var diye düşünüyorum:

İster fert olalım, isterse aile, aşiret, cemaat, cemiyet ya da devlet olalım;

“İslam; düşünce dünyamızda ve pratik hayatımızda hâkim, hakem ve hükümran değil ise ‘mutlaka ama mutlaka’ lanetlenmiş ‘Kör Şeytan’ yine aynı şekilde her bir ferde, aileye, aşirete, cemaate, cemiyete ya da devlete yaptıkları tüm ‘bâtıl amelleri süslü göstermeye’ devam edecektir.”

Çünkü bir mahlûk olarak yaratılan kör şeytana, öyle uzun bir ömür verildi ki, O şerefsiz kıyametin koptuğu ana kadar aramızda “Volta atmaya” devam edecek.

Süleymaniye..

Muhteşem ve muhkem bir cami.

Bu cami, temel atma tarihinden itibaren toplam “7 yıl içinde” tamamlanmış, 15 Ekim 1557 tarihinde ibadete açılmıştır.

Fakat burada “çok çok dikkate şayan” bir husus vardır.

Mimar Sinan temeli attıktan sonra, yaklaşık 2 sene cami inşaatını durdurmuş. Dışarıdan işin gidişatına bakanlar paranın bittiğini sanmış, hatta İran Şahı Tahmasb, inşaat durdu zannederek Kanuni Sultan Süleyman’a “maddi yardım ve mücevher dolu sandıklar” göndermiştir.

Haklı olarak şu sorunun cevabını arayalım:

“- Tecrübe abidesi bu ihtiyar mimarbaşı, niçin bu kadar süre inşaatı durdurdu ve böylesi istifhamlara sebebiyet verdi acaba?”

Cevap az ve öz şudur:

“-Toprağın ve onun üzerine atılan ana temelin tamamen oturması ve bu temel üzerine çıkılacak yüzlerce ton ağırlığı taşıyabilecek bir kıvama gelmesi için..” bilinçli olarak beklemiştir Mimar Sinan.

Çünkü her şey temel ile mukayyettir.

Muhteşem Süleymaniye camii Maşallah neredeyse 500 yaşında.. Betonarme bir yapı olarak inşa edilen 6 minareli “Büyük Çamlıca Cami” ine biçilen ömür ise en fazla 150 yıldır. Sonra yık, yenisini yap..

Aynı halk arasında sıkça kullanılan şu veciz sözde olduğu gibi: “Asıl azmaz, Bal kokmaz, Temel bozmaz..”

Bu veciz söz ile bir insanın ilk aile temeli, soyu, sopu, karakteri ve özü sapsağlam ise, ne kadar zor durumla karşılaşırsa karşılaşsın veya aradan ne kadar zaman geçerse geçsin o insanın asla ve kat’a bozulmayacağı ve asaletinin kaybolmayacağı ifade edilir.

Bir cami için “temel” ne kadar çok çok önemli ise elbette ki, bir kişinin şahsiyeti, bir ailenin, bir toplumun birlik ve beraberliği ve bunun sürekliliği için de “Bir devletin üzerine kurulu olduğu temel” de çok çok önemlidir.

Kıyamete kadar bizim için “bir örnek bir rol model, mükemmel bir toplum düzeni, anayasası ve devleti” olan Hz. Muhammed (sas) efendimizin inşa ettiği “Medine toplumu ve İslam Devleti” de çok çok önemli bir “Toplumsal yaşama” ölçü ve örneğidir.

Sosyolojik ve siyasi bir inceleme ve analiz ile “Medine toplumu ve İslam Devleti” nin üzerine kurulu olduğu “temel taşlarını” incelediğimizde şöylesi “mükemmel bir cevher” ile karşılaşıyoruz:

“Hem Hz. Muhammed (sas) ve yöneticisi olduğu toplumu için teşbih yerinde ise ana temel taş İslam akidesidir..”

İğneden ipliğe her şey; “Bu akide üzerinde ve bu akide ekseninde ve bu akide etrafında” olup bitiyor.

Hem Rasul için, hem Ashabı için hem de “Müslüm ya da gayrı Müslüm” tüm ehli Medine için, “bağlayıcı ve amir olan husus” işte budur.

Biriniz şunu sorabilir:

“- Ya Bekir amca nasıl oluyor da her şey için akide bağlayıcı oluyor.. Her şeyin akide ile ne alakası var canım amcam?”

Ne kadar güzel bir soru. Allah razı olsun.

Bunu her Müslümanın “iki bağlamda” ele alması lazım.

Birincisi; fikren ve hükmen akide ile bağlamak “olmazsa olmazımız” olmalı. İkincisi de, amelen yani fiilen akide ile bağlamak “olmazsa olmazımız” olmalı. Zaten “İslam düşüncesi” nin esası da budur.

Bir “Hristiyan rahibe” ile kızımız “Sümeyye” nin birbirlerine “çok çok benzeyen” tesettürleri arasındaki temel fark “Akide” dir. Sadece bu da değil.. İşin finalinde; Rahibe cehenneme, Sümeyye ise cennete gidecektir bi iznillah.

Gayrı Müslümler için “akide ile bağlamak” elbette söz konusu değildir, çünkü zaten “onlar küfrü tercih etmişler” ve kâfir olmuşlardır. Ama İslam Devleti’nde kâfirler de, “amelen” İslam Risaletinin hükümlerine boyun eğmek zorundadırlar.

Mesela İslam Devleti’ nde gayrı Müslüm bir kadın, “Saçını kıçını ya da göbeğini açıp” salına salına sokaklarda gezemez.

Bu husustaki İslam Riseletine “gönüllü ya da gönülsüz” boyun eğmez ve itaat etmezse İslam Devleti tarafından cezalandırılır. Sokağa adım dahi atamaz. (Şimdilerde ise maalesef Züleyha’lar, Berna’lar, Saliha’ lar anadan üryan)

Mademki; Kur’an ve onun uygulayıcısı Hz. Muhammed (sas)’ in sünneti ekseninde “hayata, topluma ve devlete” bakışta “İslam akidesi” binanın temel taşıdır, O zaman Türkiye toplumu ve Türkiye’ deki devletin tüm “Anayasa ve Kanunları” için de “İslam akidesi” mutlaka ama mutlaka “Temel taş” gibi olmalıdır.

“- Olmazsa ne olur Bekir amca?”

Hiç bilinmeyen ya da hiç görülmeyen veya tasavvuru bile “çok çok zor bir vakıa” ile alakalı bir soru değil bu sorun yiğidim.

Bak her şey “Kabak çiçeği” gibi ortada. Sana çok çok basit bir örnek vereyim güzel kardeşim:

Bu toplumda, Anayasanın temeli “Kur’an ve Sünnet” olsa ve Rabbimizin emrettiği, Rasulullah (sas) efendimizin de bil fiil uyguladığı şu ayetteki hüküm, “bil fiil bugün de uygulanmış olsa” idi acaba kolay kolay “hırsızlık olayı” olur muydu?

Rabbimiz dedi ki:

وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ فَاقْطَعُٓوا اَيْدِيَهُمَا جَزَٓاءً بِمَا كَسَبَا نَكَالًا مِنَ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

“Hırsız erkek ve hırsız kadının, (çalıp haksız) kazandıklarına bir karşılık ve Allah’tan ’tekrarını önleyen etkin ve caydırıcı bir ceza’ olmak üzere; her birinin (sağ) elini (bilekten) kesin. Allah Üstün ve Güçlü olandır, Hüküm ve Hikmet sahibidir.” (Maide suresi 38)

Bırakın bu ayet hükmünün “bil fiil uygulanmasını”, Kur’an ve Sünnette bulunan “hiçbir hüküm”, Demokratik Laik ve tam Kapitalist devletlerde asla ve kat’a uygulanmaz, uygulanmaz ve uygulanmaz..

Burada zikredilen “Hırsız kadın ve erkeğin elinin kesilmesi hükmü” o kadar “caydırı bir hüküm” ki, hırsızlık yapmaya kolay kolay kimse cüret edemez.

Ama Demokratik Laik Kapitalist toplum ve düzenlerde görüyorsunuz bir kadın ya da erkeğin en az 200-300 tane hırsızlık sabıka dosyası var ama her cezaevinden çıktığı gün yine hırsızlık yapıyor. Taki bir daha yakalanıncaya kadar.

Hemen hemen her cezaevinde “Hırsızlar için” ayrı bölümler vardır. Çünkü “can çıkar huy çıkmaz” misali bu insanlar, mesleğini o “dört duvar arasında” da devam ettirirler. Bilenler bilir, onların şu “Dolap Patlatma” hadisesi çok meşhurdur.

Peki, bunun “müsebbibi” nedir ya da kimdir?

Hiçbir “caydırıcı” özelliği olmayan hatta adeta “teşvik eden” işte bu anayasalar ve kanunlardır. Caydırıcılığın olmaması ise çok önemli bir “teşvik” motoru gibidir.

Bu nedenle Demokratik devletlerin cezaevleri, sadece “hırsızlık yapan çocuklarla” değil, nice “Bakanlar, milletvekilleri, Belediye başkanları, Demokratik parti üst düzey yöneticileri vs. lerle” de doludur.

Hatta belki çok şaşıracaksınız ama Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve Adalet Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’ de “Ceza infaz kurumlarına giren” hükümlülerin işlediği suçlar arasında “HIRSIZLIK” korkunç bir rakam ile “ilk sırada” yer almaktadır.

Sanırım şu meşhur hikâyeyi duymayanınız yoktur:

“Çocuğun biri küçük yaşta komşudan yumurta, tavuk gibi şeyler çalarak eve getirir. Cahil ve ilgisiz anne, çocuğunu uyarmak yerine “Aferin” der, hırsızlık malını onunla beraber yer ve bu kötülüğü adeta teşvik eder.

Çocuk bu cesaretle büyür, büyük suçlar işlemeye başlar ve sonunda yakalanarak idama mahkûm edilir. İdam sehpasına çıkmadan önce son bir dileği sorulur ve “Annemi çağırın” der.

Anne ağlayarak oğlunun yanına gelir. Oğlu, “Öpeceğim” diyerek annesini yanına çağırır ve dilinden öpmek istediğini söyler. Uzanan anne diline hamle yapan oğul,  annesinin dilini dişleriyle ısırıp koparır.

Acı içinde kalan ve kıvranan annesine; “Ahhh anne, keşke ilk yumurtayı çaldığımda bana dur deseydin, bugün bu sonda olmazdım” diye bağırır.

Artık iş işten geçmiştir değil mi kardeşlerim.

Anne, baba ya da halk arasındaki hoş benzetmesi ile “DEVLET BABA”, adam gibi adam olsa ve “Allah’ ın kitabı ve Rasulünün sünnetini, Anayasasının temeli, esası yapsa” idi, bugünkü “hal ve gidişatımız” böyle mi olurdu?

Çelik kapı yaptırdık, hırsızı zaptedemedik.. Tüm pençeler demirli, hırsız bana mısın demiyor.. Alarmlar bas bas bağırırken hırsız evimizde ek mesaide..

“Kamera taktırmadığımız” bir WC ve banyo kaldı. Adam yani hırsız, bir de utanmadan “kamera karşısında” sırıtarak saçlarını tarıyor.

Niye, niye, niye?

Çünkü bugün “3 öğün yemekli, banyolu, saunalı, TV’ li cezaevi koğuşları” ve burada kalma süreleri “Caydırıcı olmak” şöyle dursun, adeta hırsızlığa teşvik edici, özendirici, konforlu malikâneler olmuştur. Doğru mu? Vallahi de doğru billahi de doğru.

Bugün “Fon vurgunundan” köşeyi dönenler, biliyorlar ki sadece “birkaç yıl yatacak” sonra da yeni yapılan bir “İnfaz düzenlemesi/Af ile” birkaç ay sonra çıkacaktır.

Hırsızlık; bugün adeta Futboldaki “Toplu hücum toplu defans” taktiği gibi “Ailece ve topluca icra edilen” bir meslek olmuştur. Doğru mu? Vallahi de doğru billahi de doğru.

“Arpa eken buğday biçecek değil”. Karga yumurtasından “bülbül yavrusu” nun çıkması da asla mümkün olmayacak. Aynı şekilde, hiçbir Demokratik Laik Anayasadan “Allah’ın razı olacağı bir icraatın olması” da hiç mi hiç mümkün değil.

Halk arasında çok hoşuma giden bir söz vardır. Der ki; “Anasına bak kızını, kenarına bak bezini al..”

İşte “Laik analar” ya da “Ana yasalar” da böyledir..

“- Yahu Bekir amca bu yazınla beni depresyona soktun, bunalıma girdim, vallahi çok çok daraldım. Yok mu köklü ve doğru bir çözüm?”

Ahhhh güzel kardeşim..

Var olmasına elbette ki var da bu çözüme “Evet” diyecek ne “bir fert, ne bir cemiyet, ne de bir devlet” kaldı etrafımızda.. Çünkü bu çözüme “Evet” diyebilmek ve infaz edebilmek için “çok çok kuvvetli bir iman ve mangal gibi bir yürek” gerek.

Görüyorsun, 75-80 yaşına gelmiş, ayakta yürüyemese tekerlekli sandalye isteyecek olan, koca koca nice devlet adamları hâlâ İslam’a, Kitabullah’a, Rasulullah’a, İslami bir anayasaya “Evet” demeye korkuyorlar.

Ulan bir ayağın çukurda.. Şunun şurasında bu “fani dünyada” daha kaç günün kaldı. Sultan Süleyman’a bile yar olmayan şu “boş dünya” sana mı kalacak?

Oturduğun ve mülkiyeti sana ait olan “köşklerin, villaların tapusu”, en fazla “50-60 yıl” sonra el değiştirmiyor mu bire gafil? Mezara ya da Ahirete “tapusu yanında” giden “bir Allah’ın kulu” var mı?

Bana sürekli “Mal yalan mülk yalan, var birazda sen oyalan..” diyen sen değil miydin canım kardeşim?

Dert söylettikçe söyletiyor. Şimdi gelelim yukarıdaki sorunun cevabına alnı secde izli güzel kardeşim:

Ne zamanki;

Müslümanların istek, azim ve gayreti, şanı yüce Allah’ın da buna mukabil yardımı sonrasında, bizlerde bugün tekrar İslam Akidesinin amir bir hükmü ve gereği olarak, ‘Allah’ın kitabı ile Rasulünün Sünneti arasında’ fikren ve fiilen bir bağ kurar, İslamiyet’i topraklarımızda yeniden “Hâkim, hakem ve hükümran kılacak” bir İslam Devletini tekrar kurar,

Tüm İslam dışı uygulamalara, emperyalist kâfirlerin bir pislik ve bir bataklık olan Demokratik Laik düzenlerine Allah’ın izni ve yardımıyla son verir isek, işte o gün, Allah ve Rasulünün razı olacağı yegâne “Doğru ve Köklü çözüme” ulaşılmış, en başta bu Laiklik esaslı ‘Anayasal krizlerden’, İslam dışı tüm icraatlardan ve siyasetlerden kurtulmuş oluruz kardeşim.

İşte bizim bu davetimiz; “Rabbimizin emrettiği ve razı olduğu yegâne doğru nizamlara, yani İslam nizamlarına ve bu nizamları tatbik etmesi kendisine farz kılınan İslami bir Devlete” dir muhterem kardeşim.

Bunlar yok ise; “güzel bir dünya hayatı” da ve “güzel bir ahiret hayatı” da yani “Cennet” te yok demektir ey insanlar..

Ben bu davette bulurken, “Rabbimin şu hitabını” da tüm Müslümanlara bir kere daha hatırlatmak istiyorum:

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اسْتَج۪يبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ اِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْي۪يكُمْۚ

“Ey iman edenler, Sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği, çağırdığı zaman, Allah’a ve Resulüne icabet edin.” (Enfal suresi 24)

Şanı yüce Allah (cc), bizlere tekrar “hem dünyamızı hem de ahiretimi kazandıracak İslami bir Devlet” kurma konusunda yardım etsin ve işlerimizi kolaylaştırsın.

“Ey Rabbim, bu makalemi okuyan, anlayan, benimseyen ve paylaşan tüm Müslümanlara, son nefeslerine kadar şahit, son nefeslerinde de o müjdelenen İslami Devlet’ te şehit olmayı nasip eyle..”

Ey güzel insanlar ve ey Davetçi gençler

Bir gün ecel/süre bitecek, ölüm gelecek ve ayrılacağız dostlar. Şu boş kubbede hoş bir sadâ bırakanlara selam olsun..

Bekir Yetginbal – 03 Ekim 2026


Tags:

 
 
 

Bir yanıt yazın