Tevhid & Şirk, Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şehadet
Tevhid & Şirk, Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şehadet
Bizleri İslam ile şereflendiren Âlemlerin Rabbi, mülkün sahibi, Şanı yüce Allah’a sonsuz defa hamd olsun.
Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi en başta ölçü ve örnek Rasul Hz. Muhammed’in, ehli Beytinin, güzide Ashabının, İslam ümmetinin ve sizlerin üzerine olsun.
Değerli Kardeşlerim ve ey Davetçi gençler
Bir dava adamının ASLİ işi, ameli; herhangi bir kelime ve kavramın sadece ve sadece “SÖZLÜK anlamını ya da ISTILAHİ anlamını” ortaya koymak OLMAMALIDIR.
Bu işi zaten; gazeteciler, kitap yazarları, akademisyenler, araştırmacılar, medrese ve camilerde hocalarımız çok çok detaylıca yapıyorlar.
Çok basit bir örnek vereyim; Diyanet İşleri Başkanlığı’ nın, Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) İslam Ansiklopedisi web sitesine girin ve HİLAFET kelimesini bir sorun.. Onlarca sayfa DOĞRU bilgiler de bulabilirsiniz.
“- Bekir amca şimdi kafam karıştı.. Diyorsun ki: … İşi gücü sadece ve sadece “SÖZLÜK anlamını ya da ISTILAHİ anlamını” ortaya koymak OLMAMALIDIR.. Peki, sen söyle ne olmalıdır güzel amcam?
Dava adamı demek; aynı zamanda o kişinin “BEN BİR DEVLET ADAMIYIM” demesidir..
“Devlet adamı” demek ya da olmak ise;
“Özelde Müslümanların, genelde ise tüm insanların her türlü problemlerinin DOĞRU ve KÖKLÜ ÇÖZÜMÜ, her türlü ihtiyaçlarının DOĞRU ve KÖKTEN giderilmesi yani tatmini konusunda bende FİKREN ve FİİLEN yegâne doğru bir İLAÇ, ÇARE ve ÇÖZÜM var ve ben bunları, ucunda ÖLÜM de olsa HAKİM, HAKEM ve HÜKÜMRAN kılmanın mücadelesini veriyorum diyen ADAM GİBİ ADAM olmaktır..”
Dolayısıyla “Dava adamı ile Devlet adamı” FİKREN; et ile tırnak gibidir.. “FİİLEN” de böyle olmak zorundadır.
Olmazsa ne olur?
“Evimi süpürmek istiyorum” FİKRİNİ ifade eden AMA “iki kolu ve iki bacağı” bulunmadığı için bunu “FİİLEN YAPMAYAN (yapamayan)” bir kadıncağıza benzer.
İşte güzel kardeşlerim “FİİLEN” de yapmak; bu işin “FİİLİ SİYASET BOYUTU” dur.
Bırakın işin FİİLİ SİYASET BOYUTU’ nu, nice gazeteciler, kitap yazarları, akademisyenler, araştırmacılar, medrese ve camilerde bulunan hocalarımız, FİKRİ SİYASET BOYUTU’ nu dahi ortaya koymuyorlar, koymak İSTEMİYORLAR.
Çünkü işin “Fikri siyaset ve Fiili siyaset boyutunu” ortaya koymak ya da yapmak demek; “Demokratik Laik müesses nizamın ve onu tatbik eden tağutların, nefret ve gazabını üzerine çekmek, işkenceyi & hapsi göze almak, belki de mekânı cennet olsun SEYYİD KUTUB misali darağacına gitmek..” demektir.
Bunu bir de “Ashabı Kiram gibi“ göze almak ve yapmak ise her babayiğidin ve her iman ettim diyenin uğrunda “fedakarlık gösterebileceği..” bir şey değil maalesef..
Bu yolda mangal gibi “YÜREĞİ”, Hz. Mus’ab bin Umeyr ve Hz. Sümeyye annemiz gibi (Allah onlardan razı oldu) “TAKVASI” olanlara selam olsun.
Bu tadımlık bilgi ve girişten sonra şimdi konumuzun başlığı olan “TEVHİD & ŞİRK, KELİME-İ TEVHİD ve KELİME-İ ŞEHADET” hususlarını, “Sadece sözlük ya da ıstılahi anlamlarını” ortaya koyarak değil, SİYASİ BOYUTU ile de sizlere izah edeceğim inşaAllah.
Yine; “uzun bir yazı” demeden, sabırla sonuna kadar okuyan ve bu fakire dua eden salih ve saliha kullarından Rabbim razı olsun.
TEVHİD: ( لَا اِلَهَ اِلَّا اللهْ )
SÖZLÜK ANLAMI olarak, “tek ve bir olmak” anlamındaki VAHD (vahdet, vühûd) kökünden türeyen TEVHÎD “Bir şeyin ‘BİR ve TEK’ olduğunu kabul etmek..” demektir.
ISTILAHİ ANLAMI itibariyle ele aldığımızda ise Kur’an-ı Kerim’de TEVHİD kelimesi geçmez, ancak “VAHD” kökünden gelen “vâhid, ahad, vahde(hû)” yer alır.
Kur’an-ı Kerim’de yaratılmışlara özgü “acziyet ve eksiklik” bildiren bütün sıfatlardan “Zât-ı ilâhiyyeyi tenzih eden” ve sayısı da çok fazla olan ayetler, “TEVHİD İLKESİNİ” de adeta açıklığa kavuşturan çeşitli “deliller” konumundadır.
“Kâinatı yaratan ve yöneten” en yüce bir varlığın mevcudiyeti inancı; insanın “selim fıtratının” çok önemli bir özelliğini teşkil ettiği gibi, asıl “O’nun BİR ve TEK oluşu kanaati” de, beşer türünün ayrılmaz bir vasfıdır.
Konumuzla da direkt alaka kurmaya çalışacağım şu “PUT” kelimesi üzerinde de biraz durmak istiyorum.
Türkçe’ ye “PUT” şeklinde geçen ve kullanılan bu lafız ve bunun aslı “Buddha” ismine dayanan Farsça “BUT” kelimesidir.
BUT; “bilinçli ve canlı olduğuna inanılan ‘Suret’ veya ‘Heykel’.., tamamen veya kısmen ‘bir dinî yapı içinde kurumlaşmış ve ibadet konusu haline getirilmiş’ maddi Obje’.., Allah’tan başka ilâh edinilen herhangi bir ‘Nesne’.. diye tanımlanır.”
Aslında bu bağlamda “Hayatımızın adeta ‘merkezi’ haline getirip uğruna ‘Allah rızasını ve Allah ın emirlerini’ feda ettiğimiz her şey birer PUT’ tur.”
Yüce kitabımız Kur’an’da putların; “Onlara tapanlar” tarafından “Allah katındaki şefaatçiler” diye nitelendirildiği ve putların “Kendilerini Allah’a yaklaştıracağı..” vehmini taşıdıkları ifade edilmiştir.
“Bunlar, Allah yanında bizim şefaatçilerimizdir diyorlar.” (Yunus suresi 18)
“Biz bunlara, yalnızca ‘bizi Allah’a daha fazla yakınlaştırsınlar’ diye tapıyoruz derler.” (Zümer suresi 3)
İslam öncesi dönemde KÂBE’nin içinde ve çevresinde Araplar’a ait 360 kadar put bulunuyordu. Ayrıca MEKKE’de her ailenin evinde bir “PUT” vardı.
Araplar’a göre KÂBE’deki putların en büyüğü ve en meşhuru “Kırmızı Akik” ten ve insan şeklinde yapılmış ismi “HÜBEL” olan bir PUT idi.
İslam’ ın inanç esaslarına göre; Allah’tan başka bir varlığa “yaratılmışlık üstü bir konum” verilmesi ve O varlığa; hayatında veya ölümünden sonra “yaratılmışlık üstü” bir saygının gösterilmesi “TEVHİD İLKESİNİ” tamamen bozan davranışlardandır.
Nitekim şanı yüce Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’de de bazı insanların “Lânetlenmesine” yol açan bir “Telakki ve kabullenme” konusundan bahseder ve buna bağlı olarak “Haktan bâtıla keskin bir dönüş” niteliği taşıyan şu hususu hatırlatır:
“Yahudiler: ‘Uzeyir Allah’ın oğludur..’ dediler. Hristiyanlar da: ‘Mesih Allah’ın oğludur..’ dediler. Bu, onların ağızlarında geveledikleri cahilce sözlerdir ki, kendilerinden önce gelmiş geçmiş bazı kâfirlerin sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, Nasıl da haktan bâtıla döndürülüyorlar.” (Tevbe suresi 30)
Udey bin Hatem adlı bir kişi Hıristiyan iken bu ayeti duyup: “Ya Muhammed, Onlar hahamlarına ve rahiplerine ibadet etmediler..” deyince Rasulullah (sas) ona şöyle dedi:
“Onlara haramı helal ve helalı haram kılmadılar mı?” O “evet” deyince Rasulullah (sas) de: “İşte onlara ibadet etmek budur..” dedi”. ( İbni Hanbel, Tirmizi ve İbni Cerir)
İşte, Yahudiler ve Hıristiyanlar hahamlarının kendileri için “helal ve haram” kıldıkları şeylere harfiyen uydukları için “Onları Allah’tan başka ilah” edinmiş oldular ve onlara bil fiil “İbadet etmiş” oldular.
Keza “müşrik Araplar” da “Allah’ın indirdiğine ve Resulüne tabi olun ve ona hemen uyun..” denilince; “Hayır, ata ve babalarımıza tabi olacağız, onların yolunu izleyeceğiz ve dediklerine de aynen uyacağız..” dediler. (Bakara suresi 170 ve Maide suresi 104’ e bak)
Buna göre her kim “bilinçli şekilde” Allah’ın indirdiği dışında kendince bir “helal ve haram” ihdas ederse, yani Kur’an ve Sünnet dışında kendi kafasından “bir serbestlik tanır ve yasaklama gösterirse veya yeni yeni yeni kanunlar çıkartırsa” kendine “ALLAH DIŞINDA” yeni bir “RAB VE İLAH” tayin etmiş olur.
Kim de bunlara “canı gönülden inanarak uyarsa” O da onları “RAB EDİNMİŞ” ve onlara “İBADET ETMİŞ” olur.
Arapça’ da “RAB”; sözlükte “bir şeyi yetkinlik noktasına varıncaya kadar kademe kademe inşa edip geliştirmek” manasında ve “mübalağa” ifade etmek üzere daha çok sıfat gibi kullanılır
Kur’an-ı Kerim’de ise “RAB” kelimesi 962 yerde Allah’a doğrudan nispet edilmektedir. Şu ayette de “Allah’tan başka RAB aranmamasının gerektiği” vurgulanmış ve denilmiştir ki;
“De ki: Allah her şeyin RABBİ iken ben kendime O’ndan başka bir RAB mi arayacağım.” (En’am suresi 164)
“RAB” kelimesinin çoğulu olan “ERBÂB” da “Birden fazla RAB edinmenin bir eleştirisi” çerçevesinde şöyle zikredilmiştir:
“O size, ‘Melekleri ve Nebileri RAB edinin..’ diye de emretmez. Siz Müslüman olduktan sonra, o size hiç kalkıp da kâfir olmayı emreder mi?” (Al-i İmran suresi 80)
Kardeşlerim bu bağlamda yeri gelmişken sizlere “Rububiyet” ve “Uluhiyet” kavramlarını bir nebze açmak istiyorum.
RUBUBİYET; Terbiye etme, yani bir şeyi “İlk noktadan itibaren kemale erdirerek son noktaya ulaştırmak” tır.. Tıpkı bir “çekirdeğin ağaç haline” getirilmesi gibi.. Bu süreçte her şey; Allah’ın (cc) “MUTLAK HÂKİMİYETİ” altında cereyan etmektedir.
Yani RUBUBİYET, Cenab-ı Hakk’ın her zaman, her yerde ve her mahlûka, muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye ve tedbir etmesi ile birlikte “malikiyyet” ve “besleyicilik” keyfiyetini de ifade eden bir terimdir.
Örneğin, bir kuzunun ta “Anne karnından” başlayıp hayatı boyunca “gelişip büyümesi ve muntazaman beslenmesi” hep RUBUBİYET sıfatı ile ifade edilir.
Bu anlamda kâinatta ne kadar canlı ve cansız varlık varsa, “hepsini besleyip büyüten, tedbir edip idare eden” işte bu “RUBUBİYET” sıfatıdır. Rububiyet ise mutlak itaati ister.
“ULUHİYET” ise, Allah’ın kâinattaki tasarruf ve hâkimiyeti ile “her şeyi kendisine ibadet ve itaat ettirmesi..” demektir. Bunu da “İlahlık sıfatları” ile yapmaktadır; bu sıfatlar ilim, irade, kudret, sem, basar, kelam ve hayat sıfatlarıdır.
ULUHİYET; Mabudiyet manasındadır, yani “İbadete lâyık yegâne zât” şanı yüce Allah’tır. Elbette, bütün varlık âleminin “yegâne yaratıcısı, tek hâkimi” olan Allah’a ibadet edilmelidir. Ona yapılan ibadete asla başkaları “ORTAK” olamazlar.
Allah (cc); “sonsuz bir güç ve kudret” sahiptir; böyle “sonsuz bir güç ve kudretin” karşısında her şey Ona boyun eğip itaat etmek mecburiyetindedir. Aynı şekilde Cenab-ı Hakk’ın “iradesi” mutlaktır; O’nun iradesi dışında hiçbir şey vuku bulmaz.
Rasulullah (sas) efendimiz özellikle MEKKE dönemi “Siyasi ve Fikri mücadelesinde” insanlara TEVHİD’ i tafsilatlıca anlatırken, şanı yüce Allah’ın “ULUHİYETİ” ve “RUBUBİYETİ” (hâkimiyeti) üzerinde de çok çok duruyordu.
TEVHİD’ in tam anlaşılması; “ULUHİYET” ve “RUBUBİYET” kavramlarının “tam anlaşılıp kabullenilmesi” ile mümkündür.
Bu kavramlardan sonra bir miktar da “LA” ne demek bunun üzerinde durmak isterim ey Davetçi gençler. Çünkü “LA” olmadan TEVHİD olmaz. Şöyle ki:
Arapça’ da “LA” (لا ) kelimesi, edatı; “değil, yok, hayır (edat)” fiilinden bir alıntıdır. “LA” edatı, için temel ortak anlam; ‘Nefy/Olumsuzluk’ anlamıdır. Bir kişi kalkıp ta “LA” derken, aslında “Onu Reddediyorum..” demiş de olur.
Arapçada en sık kullanılan edatlardan biri işte bu “LA” edatıdır. Olumlu olan bir kelimeye “LA” eklenirse o kelime “olumsuz” anlama gelir.
Bir soru:
Müslüman; “İLAHE İLLALLAH..” yani “İlah ancak Allah’tır..” demeden önce, bu cümle önüne niçin “LA” ekliyor ve bunu derken “Neyi Reddediyor?” ve neye “Hayır” demiş oluyor?
“LA İLAHE İLLALLAH..” ifadesi, “Allah’tan başka ilah yoktur..” anlamına gelir. Bu cümlenin ifade ettiği mana, “İslâm’ın temel ilkesini” oluşturur. Rasulullah (sas) dedi ki:
“En faziletli zikir; ‘LÂ İLAHE İLLALLAH’, en faziletli dua da ‘ELHAMDULİLLAH’ demektir.” (Tirmizi, Deʽavât, 9; İbn Mace, Edeb, 55).
Fakat içinde bulunduğumuz 21. Yüzyılın şu zaman diliminde Müslümanlar olarak adeta “İğneden ipliğe” bir çok şeye bu gün ayağa kalkıp da “LA.., LA.. LA…” demediğimiz hatta “deme gereği bile duymadığımız” için çok çok REZİL RÜSVA bir bu durumdayız.
Bu durum “çok acı” ama bir gerçek..
Bugün toplum ve onun bireyleri olarak hakkını vererek “LA”` demediğimiz için Allah (cc) ile birlikte maalesef “birçok ilahlar” edindik.. “LA” demediğimiz için Allah (cc) ile aramıza “birtakım aracılar” koyduk..
Keza hakkıyla “LA” demediğimiz için halktı “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir(!)” dedik, “Hâkimiyetin bir kısmını Allah’ a bir kısmını da Tağutlara” verdik.. Hem de mefhumu gayet berrak şu ayete rağmen:
“Yoksa siz, Kitabın (işinize gelen) bir bölümüne inanıp da (zorunuza giden) bir bölümünü inkâr mı ediyorsunuz?” (Bakara suresi 85)
Yine, “LA” demediğimiz, hiç mi hiç düşünmediğimiz, adam gibi akletmediğimiz için, “Allah’ın (cc) hükümleri” ile “Tağutun hükümlerini” kalktık aynı sepete koyduk..
Ve maalesef Rabbimizin emrettiği şekilde bir “LA, LA, LA..” demediğimiz için aldatıldık, aldandık, dünya Müslümanları olarak parçalandık, adeta zerrelere bölündük..
Bütün bunlar doğru mu?
Vallahi de doğru, billahi de doğru.. O zaman şu soru akla geliyor: “Hakkıyla ‘LA’ dememek, birey ve toplum için ne gibi sonuçlar doğuruyor?”
Cevap çok çok basit: “Hem itikadi hem de ameli olarak şu fani DÜNYADA HÜSRAN, ebedi hayatta yani ahirette ise NAR-I CEHENNEM..”
Çünkü birey ve toplum için; “Hem inançta, itikatta yani temel akidede bir ŞİRK söz konusu oluyor, Hem de amelde, fiiliyatta, tüm ilişkilerde bir ŞİRK söz konusu oluyor.”
O halde güzel insanlar, gelin şu “ŞİRK” konusu ne imiş kısaca ona da bir el atalım ve hakikatini anlayalım inşaAllah.
ŞİRK: (الشرك)
SÖZLÜK anlamı itibariyle ŞİRK; “ortak olmak” ve “ortaklık” demektir.
ISTILAHİ anlamı açısından baktığımızda ise ŞİRK; “ortak koşmak” anlamındaki “İŞRÂK”, bu lafzından isim konumunda bulunan ŞİRK ise “küfür” demektir. Şirk koşana “MÜŞRİK”, şirk koşulana “şerik” denir.
“ŞİRK; Allah’ın zâtında, sıfatlarında, fiillerinde veya O’na ibadet edilmesinde, Allah’ın bir ortağının, denginin yahut benzerinin bulunduğuna inanma” demektir.
Kısaca bir de “ŞİRKET” kavramına bir bakalım:
ŞİRKET: Sözlükte “bir şeye katılmak, onda pay sahibi olmak” anlamına gelir.
“Şirket, şerike, şirke, şerke..” kelimeleri; “İki veya daha çok kişinin sermaye, emek yahut itibarlarını birleştirerek meydana getirdiği ortaklık yanında, bir mal, hak veya menfaate müştereken mâlik/sahip olması..” nı ifade eder.
Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de özellikle “Allah’a ortak koşma” manasında, aynı kökten türeyen nice kelimeler çok sıkça kullanılmakla birlikte, “ŞİRKET” kelimesi yer almaz. “ŞUREK” yani “Ortaklar” ya da “HULET” yani “Ortakçılık” kelimeleri geçer.
Şu ayetlerde olduğu gibi:
“Allah şöyle bir misâl veriyor: Bir tarafta, karşılıklı rekabet hâlinde birbirleriyle sürekli çekişen kötü huylu ORTAKLARIN (şurakâu) emrinde çalışan bir kişi, diğer tarafta sadece tek bir insanın emri altında bulunan bir başkası.. bu iki adamın durumu hiç eşit olabilir mi? Elbette olamaz.” (Zümer suresi 29)
“Doğrusu aralarında ticari ortaklık bulunanların (mine-l huletâ-i) pek çoğu birbirine haksızlık eder. Ancak iman edip salih ameller işleyenler başka.” (Sâd suresi 24)
Kur’an-ı Kerîm’de “ŞİRK” kavramı ile aynı kökten türeyen “İSİM ve FİİLLERLE” birçok ayette geçmektedir.
“Şanı yüce Allah’ ın ULUHİYYETİNE ortak tanıma” anlamındaki ŞİRK’İN muhtevası; Kur’an’da “KÜF’/KÜFÜV” (denk, benzer), “MİSL” (eş, benzer), “VELÎ/VÂLΔ (dost, efendi), “NİD” (özünde benzeri), “ŞEFΑ” (şefaatçi) ve “ŞEHÎD” (yardımcı, lehte şahitlik yapan) vs.. kelimeleriyle çokça ifade edilmiştir.
Yüce kitabımız Kur’an’da “İnsanların selim fıtratlarına, vicdanlarına adeta bir ‘nokta atış’ yapılırcasına” hitap edilerek “Tabiatın yaratılışı ve insan hayatının devamına elverişli hale getirilmesinin” hangi varlık tarafından gerçekleştirildiği sorulur.
Bir yandan da “dehşetli bir olaya maruz olan ve aciz kalan bir kimsenin”, kimden yardım istediği, bu aciz kişinin feryadına “hangi varlığın cevap verdiği” de sorulur.
Böylece “ŞİRK” in, insanın ruh yapısında “Çok çok iğreti bir psikolojik halden ve bir dejenere olayından ibaret olduğu..” üstüne basa basa vurgulanır. Şu ayetlere bir bakalım kardeşlerim:
“Onlar mı hayırlı yoksa kendine yalvardığı zaman darda kalmış olanın imdadına yetişip başındaki sıkıntıyı gideren ve sizi yeryüzünün halefleri ve hâkimleri yapan mı? Allah ile beraber başka bir ilâh daha olur mu hiç? Ne de az düşünüp ders alıyorsunuz.” (Neml suresi 62)
“Onlar mı hayırlı yoksa karanın ve denizin kat kat karanlıkları içinde size yol gösteren ve rahmetinin önünde rüzgârları müjdeci olarak gönderen mi? Allah ile beraber başka bir ilâh daha olur mu hiç? Allah, onların ortak koştukları şeylerden çok yücedir.” (Neml suresi 63)
“Onlar mı hayırlı yoksa bütün varlıkları baştan yaratan, sonra o yaratmayı aralıksız tekrar edip yenileyen, öldükten sonra tekrar diriltecek olan ve sizi hem gökten hem de yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber başka bir ilâh daha olur mu hiç? Eğer doğru söylüyorsanız, haydi delilinizi getirin.” (Neml suresi 64)
Ben bu yazımda daha fazla detaya girip yazıyı uzatmak ve ortaya koymak istediğim ANA FİKİRDEN uzaklaşmak ve sizi de uzaklaştırmış olmak istemiyorum.
Arzu eden kardeşlerimiz ŞİRK ile ilgili detaylı bilgilere İslami kaynaklardan ulaşabilir.
KELİME-İ TEVHİD: ( لَا اِلَهَ اِلَّا اللهْ مُحَمَّدُ الرَّسُولُ اللهْ )
Yukarıda detaylıca ortaya koyduğumuz “Tevhid” kavramından sonra Arapçası; “Lâ ilâhe illallah Muhammedun Rasulullah” olarak dile getirdiğimiz KELİME-İ TEVHİD nedir biraz da bunun üzerinde duralım.
“Allah’tan başka hiç bir ilah yoktur, Muhammed, Allah’ın Rasulü yani elçisidir.”
Sözlükte KELİME demek; “yaralamak, tesir etmek” anlamına gelen “KELM” kökünden türetilmiş bir “isim” olup nahivde; “Bir manaya delâlet eden lafız..” demektir.
KELİME; herhangi bir “zaman sigasıyla alakalandırılmadan” bir manaya delâlet ediyorsa İSİM, manaya delâletinde bir “zaman sigasına bağlı ise” bir FİİL, tek başına bir anlam taşımıyorsa HARF’ tir.
“Zât-ı ilahiyyeyi, ‘zihinde canlandırılabilecek her şeyden..’ berî kılmak” anlamındaki TEVHİD ile burada “cümle” manasına gelen KELİME’ den oluşan KELİME-İ TEVHİD (kelimetu’t-tevhîd) tabiri “Allah’tan başka hiçbir ilahın bulunmadığını, Muhammed’ in (sas), Allah’ın Rasulü yani elçisi..” olduğunu ifade eden cümlenin adıdır.
“Allah, adaleti ayakta tutarak, kendisinden başka hiçbir ilâhın olmadığına bizzat şâhittir. Ayrıca bütün melekler ve kendilerine ilim verilmiş olanlar da tam bir doğruluk, adâlet ve hakkaniyet içinde aynı gerçeğe şahittirler. Evet, O’ndan başka bir ilâh yoktur. O, kudreti daima üstün gelen, her hükmü ve işi hikmetli ve sağlam olandır.” (Al-i İmran suresi 18)
KELİME-İ TEVHİD, inanç esaslarının ve dolayısıyla “dinin özünü/hayat nizamımızı” oluşturan “İki ana temel” üzerine kurulmuştur:
Bunların birincisi “Allah’ın yüceliğini ve birliğini”, ikincisi de O’nun “insanlarla münasebetini sağlayan nübüvveti” vurgulamaktadır. Şu ayette belirtildiği gibi:
“De ki, Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Al-i İmran suresi 31)
“İslam dinine girmek isteyen bir kimsenin” yapması gereken ilk şey; KELİME-İ TEVHİD’ i, aklederek, can-ı gönülden yani içtenlikle benimsemesidir.
Bir kimsenin KELİME-İ TEVHİDİ hiç “söylemeyip” sadece TEVHİD’ i söylemesi onu Müslüman yapmaz.. “Hz. Muhammed’ in (sas) Rasullüğünü” dile getirmeden, iman etmeden ve benimsemeden asla Müslüman olamaz.
Rasulullah’a (sas) iman için “İNANMAK”, İslam için “ŞEHÂDET ETMEK” kavramlarını kullanmasından imanın, dolayısıyla KELİME-İ TEVHİD’ in “Zihnî ve kalbî” bir amel, KELİME-İ ŞEHÂDET’ in ise “Dil ve ikrar yoluyla icra edilen” bir fiil olduğu sonucunu çıkarmak mümkündür.
MEDİNE’de muhteşem bir İSLAM DEVLETİ kuran Rasulullah (sas), hemen “Cihad orduları” oluşturdu ve başlarına “Ordu Komutanları” tayin ederek seferlere başladı.
Birçok seferde de ORDU KOMUTANLIĞINI bizzat kendisi yaptı. Mesela MEKKE fethinde olduğu gibi.
Her bir seferde de mutlaka “İSLAM DEVLETİ’ ni temsil eden SANCAK ve BAYRAKLAR..” taşındı. Sancaklara Arapça’ da “LİVA” olarak ifade edilirken, Bayraklara Arapça’ da “RAYE” denilmektedir.
Bunun delili şu sahih rivayettir:
“Nebi (sas) fetih günü MEKKE’ye Beyaz bir LİVA ile girdi.” (İbn-i Mace Cabir’den rivayet etti)
Bir başka sahih rivayette ise şu zikredildi: Rasulullah (sas)’in HAYBER’de ordunun komutanı iken dedi ki:
“Yarın RAYE’ yi, Allah ve Rasulünü seven ve Allah ve Rasulünün de kendisini sevdiği bir adama vereceğim veya alacak. Allah onun eliyle fetih gerçekleştirecektir.”
O kişinin biz olmasını ümit ederken Ali (ra) çıka geldi. Bunun üzerine dediler ki: “Bu Ali..”
Böylece Resulullah (sas) (Siyah) RAYE’yi Ali’ye verdi ve Allah onun eliyle fetih gerçekleştirdi.” (Seleme İbn-u Ekvâ ra kanalıyla muttefekun aleyh)
Sancak yani LİVA, beyaz renkli kumaştır ve üzerinde “Siyah Hat” ile (لَا اِلَهَ اِلَّا اللهْ مُحَمَّدُ الرَّسُولُ اللهْ) “LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDUN RASULALLAH” yani Kelime-i Tevhid yazılıdır.
Bayrak yani RAYE, siyah renkli kumaştır ve üzerinde “Beyaz Hat” ile (لَا اِلَهَ اِلَّا اللهْ مُحَمَّدُ الرَّسُولُ اللهْ) “LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDUN RASULALLAH” yani Kelime-i Tevhid yazılıdır.
Âlemlerin Rabbi olan şanı yüce Allah (cc) “kıyamet gününe kadar” geçerli olmak üzere, “İSLAM DEVLETİ’ nin Sancak ve Bayrağını” bizzat Rasulü Hz. Muhammed (sas) vasıtasıyla bize “böyle öğretmiş ve bunu emretmiş..” oldu.
KELİME-İ TEVHİD’ in “Mutlak İfadesi” olan “LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDUN RASULALLAH”, aynı zamanda nedir biliyor musunuz ey Davetçi gençler?
“İSLAM AKİDESİ’ nin esasıdır, ‘İslam Fikri Liderliğinin temelidir’, ‘Hayatın öncesi, hayatın sonrası, öncesi ile sonrası arasındaki tüm alakalar hakkındaki doğru fikirlerin’ de ANA MEMBAI yani kaynağıdır..”
“İSLAMİ BİR DEVLET kurmanın ve bu Devlete ait tüm Anayasa ve Kanunların Kur’an ve Sünnete göre olmasının FARZ KERE FARZ kılınması..” işte bu KELİME-İ TEVHİD’ den dolayıdır.
Kardeşlerim ve ey Davetçi gençler
Hatırlarsanız “Amentu billâhi ve melâiketihî ve kutubihî…” diye başlayan bir duamız vardır. Ne demek “Amentu” bunu biraz açalım:
AMENTU; Arapça’ da “ÂMENE” fiilinin “birinci tekil şahsı” olup Türkçe karşılığı “iman ettim” demektir. Kur’an’da üç yerdebu ifade; “Kişinin imanını açıklarken kullandığı bir ifade..” olarak geçmektedir. Mesela şu ayette olduğu gibi:
“İşte bunun için (ey Rasulüm) sen davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah’ ın indirdiği bütün kitaplara İMAN ETTİM…” (Şura suresi 15)
Keza “AMENTU” diye başlayan duada şudur:
Allahu Ekber
“Amentu billâhi ve melâiketihî ve kutubihî ve Rusulihî ve’l-yevmi’l-âhiri ve bi’l-kaderi hayrihî ve şerrihî minallâhi teâlâ ve’l-ba‘su ba‘de’l-mevti hakkun. Eşhedu enlâ ilâhe illallâh ve eşhedu enne muhammeden abduhû ve Rasuluh”
Anlamı ise şudur:
“Allah tek büyüktür. (Allah en büyüktür.) Ben Allah-u Tealâ’ya, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere; hayır ve şerrin Allah-u Teâlâ’nın yaratmasıyla olduğuna inandım. Öldükten sonra dirilmek de haktır. Ben şehadet ederim ki (İMAN ETTİM Kİ), Allah-u Tealâ’dan başka ilâh yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed (sav) Onun kulu ve Rasulüdür.” (Buhari, “İman”, 37 İbn Hanbel Müsned, I, 21, Müslim “İman”, 1, Tirmizi “İman”, 4, İbn Mace “Muḳaddime”, Ebu Davud “Sünnet”, 17 ve Nesai’nin “İman”, 4)
Bu izahlardan sonra şimdide bir miktar “Kelime-i Şehadet” konusu üzerinde durmak istiyorum güzel insanlar.
KELİME-İ ŞEHADET: (اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ)
Öncelikle yukarıdaki bu Arapça cümlelerin kısa bir Türkçe açıklamasını yapalım kardeşlerim:
“Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve Rasuluhu”
“Ben şahitlik/şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve ben yine şahitlik/şehadet ederim ki Hz. Muhammed, O’nun kulu ve Resulüdür” demektir.
Sözlükte “hazır bulunmak, haber vermek, bilmek, gözlemek, görmek..” anlamlarındaki “ŞEHADET” kökünden türeyen “ŞAHİD”, fıkıh terimi olarak “bir olaya veya duruma tanık olan veya tanıklık eden kişiyi” ifade eder
ŞAHİTLİK genel olarak “bir kimsenin hazır bulunup görmek veya duymak suretiyle bildiği bir şeyi haber vermesi..” şeklinde tanımlanabilir.
“Hakkı ortaya çıkaran” bir delil olan şahitliğin “BEYYİNE” olarak da isimlendirilmesi ise, onun “Kapalılığı giderip hakkı açığa çıkarması..” sebebiyledir.
GÜNEŞ gibi, “apaçık bir bilgiye dayalı olmaksızın..” herhangi bir “ŞAHİTLİĞE” asla tevessül edilmemesi gerektiği anlamını içeren bir hadis sebebiyle, İSLÂM HUKUKÇULARI bu hususta objektif bir anlayışa sahip olmuş ve “Kesin şekilde bilinmeyen konularda..” asla ŞAHİTLİK edilemeyeceği ilkesini benimsemiştir.
“Ey iman edenler, Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile ŞAHİTLİK eden kimseler olun.” (Maide suresi 8)
“Ey iman edenler, Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için ŞAHİTLİK yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun.” (Nisa suresi 135)
Rasulullah (sas) dedi ki:
“Dikkat edin, Size ŞAHİTLERİN en hayırlısını haber vereyim mi? Çağrılmaksızın şahitliği kendiliğinden yapandır.” (Müslim, Akdıye, 8)
Hz. Ebu Bekir (ra) şöyle anlatmaktadır:
“Rasulullah (sas)üç kere, “Size büyük günahların en büyüğünü söyleyeyim mi? buyurdu. Biz, “Evet söyle ya Rasulallah” dedik. Bunun üzerine Allah Rasulü (sas), “Allah’a (cc) ortak koşmak ve anne-babaya saygısızlık/kötülük etmektir.” buyurdu.
Sonra arkasına yaslanmış hâldeyken doğruldu ve şöyle dedi: “Dikkat edin (bir de) yalan söylemek ve YALANCI ŞAHİTLİK yapmaktır. Dikkat edin (bir de) yalan söylemek ve YALANCI ŞAHİTLİK yapmaktır..” Bu cümleyi o kadar çok tekrarladı ki sanki “Susmayacak.” dedim. (Buhari, Edeb, 6)
“ŞAHİTLİK” lafzının cümle içinde mutlaka kullanılması konusunda HANEFİLER’e göre; “Bir şahidin, ‘ŞAHİTLİK EDİYORUM/Şehadet Ederim ki..’ demesi şahitliğin bir rüknüdür, ‘YEMİN’ lafızlarından sayılan bu sözün açıkça ‘Söylenmemesi’ o kişinin ‘yalan söyleme’ ihtimalini akla getirebilir..” derler.
Keza ŞAFİ mezhebinde de “şehadet/ŞAHİTLİK ederim ki..” lafzının gerekliliği kabul edilmiştir.
“KELİME-İ ŞEHADET” cümleleri içinde de yer bu ŞAHİTLİK meselesi, “İslam fıkhı içindeki yeri ve detayları” hakkında âlimlerimiz ciltler dolusu eserler yazmışlar. Dileyen kardeşlerimiz onlara bakabilirler.
Değerli kardeşlerim ve Davetçi gençler
Bir gün torunum, elindeki bir kâğıt ve kalemle yanıma gelse ve bana; “- Dede benim için Arapça bir TEVHİD BAYRAĞI resmi çizer misin? dese, onun bu isteğine karşılık olarak kâğıda ( لَا اِلَهَ اِلَّا اللهْ ) yazarım değil mi?
Çünkü yukarıda uzun uzadıya izah ettiğim gibi Tevhid; “LA İLAHE İLLALLAH” dır. Dolayısıyla da bir TEVHİD BAYRAĞI’ na bu Arapça lafızları nakşetmek gerekir.
Keza torunum; “- Dede bir de KELİME-İ TEVHİD bayrağı resmi istiyorum..” dese bu sefer kağıda ( لَا اِلَهَ اِلَّا اللهْ مُحَمَّدُ الرَّسُولُ اللهْ ) yazmam gerek değil mi?
Çünkü (مُحَمَّدُ الرَّسُولُ) “Muhammedun Rasulullah” (sas) ifadesi olmadan asla ve kat’a KELİME-İ TEVHİD bayrağı olmaz.
Yukarıdaki rivayetlerde ne geçiyordu:
RAYE (Bayrak); siyah renkli kumaştır ve üzerinde “Beyaz Hat” ile (لَا اِلَهَ اِلَّا اللهْ مُحَمَّدُ الرَّسُولُ اللهْ) “LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDUN RASULALLAH” yani “Kelime-i Tevhid” yazılıdır.
Yine bizim torun ısrarla; “- Dedeciğim son olarak bana bir de KELİME-İ ŞEHADET bayrağı çiz lütfen..” derse, ben bunu “bir emir” telakki ederim ve kağıt üzerine:
(اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ) “Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve Rasuluhu” cümlelerini yazarım.
Niçin “bir emir” telakki ederim biliyor musunuz? Çünkü; “Evlat bir sermaye, torun ise kâr’ı dır..” Bunu da ancak sizler EBE ve DEDE olduğunuzda “anlarsınız ve anlayacaksınız” inşaAllah.
Canım kardeşlerim, “Tevhid & Şirk, Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şehadet” ekseninde bu yazıyı kaleme almama “şöyle bir olay..” vesile olmuştur.
Bazı kardeşlerimiz “Sosyal Medya” da bir “KELİME-İ TEVHİD BAYRAĞI” resmi/görseli paylaşmış ve altına da şunu yazmıştı: “İslam’ın Birlik ve Diriliş Sembolü: TEVHİD BAYRAĞI”
Yukarıdan beri detaylıca izah ettiğim konular çerçevesinde özet bir ifade olarak, onların “TEVHİD BAYRAĞI” diye paylaştığı “bu resmin altına” şu yorumu yazmıştım:
Güzel insan, “Tevhid” ile “Kelime-i Tevhid” aynı şeyler değildir. Bu resimdeki bayrakta “Tevhid bayrağı” DEĞİLDİR. Çünkü bu resimde bulunan bayrağın üzerindeki yazı “TEVHİD” değil, “Kelime-i Tevhid” dir. Dolayısıyla bu bayrak, “Kelime-i Tevhid bayrağı” dır. Lütfen bizler kavramları “doğru ve yerli yerinde” kullanalım ki insanlar “doğru olanı” öğrensinler değil mi?
Bu yorumu birkaç arkadaşa da yazdıktan sonra gördüm ki, bu resmi/görseli “onlarca kardeşimiz daha paylaşmış ve yüzlerce beğeni” de almış.
İşte buna binaen “herkesin okuyup üzerinde düşünebilmesi, muhakeme edebilmesi ve DOĞRU MEFHUMA ulaşabilmesi için”, bir sorumluluk duygusuyla bu yazımı kaleme aldım.
Burada şu soru akla gelebilir: Benim yazdığım bu yorumu okuyan ve “Beğenen” bunca insan acaba NİÇİN, benim bu “İzahatıma rağmen..” kalkıp da aynı görseli “tekrar tekrar” paylaştı?
Şu ihtimallerden birisi olabilir:
Üzerinde KELİME-İ TEVHİD olan resmi beğendiği için.. Ya da bu resimle TEVHİD BAYRAĞI ifadesinin hiçbir farkı olmadığını düşündüğü için..
Veya benim ortaya koyduğum “bu yorumuma, düşünceme” ikna olmadığı için.. Belki de, KELİME-İ TEVHİD bayrağına düşmanlık gösteren alçak ve şerefsizlere inat için..
Son olarak ta sanırım, TEVHİD ile KELİME-İ TEVHİD arasında bir fark olmadığını sandığı için..
Umarım ki; bu makalem, bu konudaki “Zihin bulanıklığının kalkmasına” bir vesile olur ya da olmuştur inşaAllah.
“Ey Rabbim, bu makalemi okuyan, anlayan, benimseyen ve paylaşan tüm Müslümanlara, son nefeslerine kadar şahit, son nefeslerinde de o müjdelenen İSLAMİ DEVLET’ te şehit olmayı nasip eyle..”
Ey güzel insanlar ve Davetçi gençler
Bir gün ecel/süre bitecek, ölüm gelecek ve ayrılacağız dostlar. Şu boş kubbede hoş bir sadâ bırakanlara selam olsun..
Bekir Yetginbal – 16 Aralık 2025
Tags: