Tevafuk mu Tesadüf mü? İslamiyet, Tam Teslimiyet Demektir

Tevafuk mu Tesadüf mü? İslamiyet, Tam Teslimiyet Demektir

Bizleri İslam ile şereflendiren Âlemlerin Rabbi, mülkün sahibi, Şanı yüce Allah’a sonsuz defa hamd olsun.

Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi en başta ölçü ve örnek Rasul Hz. Muhammed’in, ehli Beytinin, güzide Ashabının, İslam ümmetinin ve sizlerin üzerine olsun.

Değerli Müslümanlar ve ey Davetçi gençler

Bu kavramlar çerçevesinde yazımı yazmaya, çok sevdiğim bir kardeşimle aramızda geçen “bazı yazışmalarımız” vesile oldu elhamdülillah.

Bu yazışmaların, sadece iki kardeş arasında geçen “özel bir yazışma” olarak kalmayıp, toplumla da paylaşmanın diğer insanlara da bir fayda sağlayacağı düşüncesiyle burada sizinle de paylaşıyorum.

Sizlerden istirhamım; bu iki kavramı “berrak bir şekilde” anlayabilmemiz için öncelikle sabır, sonra da dikkatle tüm yazılanları sonuna kadar okumanız ve “konular arasındaki organik bağı” yakalamaya çalışmanızdır.

Bunu yaparsanız, inanın kazanan siz olacaksınız. Bu fakire de bir dua ederseniz, onu çok mutlu etmiş olursunuz.

En basit örneği ile bir helva yapmak isteyen kişi; unu, suyu, şekeri, yağı vs. yi bir araya getirmek, hamurunu hazırlamak zorundadır ki amaç tahakkuk etsin değil mi kardeşlerim?

O halde “ya Allah bismillah” diyerek başlayalım.

Yukarıda söz konusu ettiğim yazışma yaptığım kardeşimin adı Köksal’dır. Kendisi rahmetli Mehmed ALAGAŞ kardeşimizin yazılarını çok seven, bu yazıların 40 adede yakın kitaplar haline getirilmesine vesile olan salih bir kardeştir.

Bu yönünü bildiğim için, rahmetli Mehmed kardeşimizin aşağıdaki yazısını ona bir mail ile gönderdim. Gelin önce bu yazıyı birlikte bir okuyalım.

“İSMAİL ALEYHİSSELAM’IN KURBAN EDİLMESİ”

Yazan: Mehmed ALAGAŞ

Evlat sevgisiyle ilk imtihanı “ayrılık hükmüyle” olan İbrahim Aleyhisselam, bu imtihana tam bir teslimiyet göstermişti. Nitekim hiç çırpınmadan, hiç direnmeden ve hiç isyan etmeden ailesiyle birlikte yollara düşmüş ve onları ıssız bir yer olan KABE‘nin yanına kendi elceğiziyle bırakmıştı.

Çünkü o; büyük imtihanların, büyük kahramanıydı. Çünkü o; küçük yaşlardan beri Allah’a teslim olmuş ve bu teslimiyeti kendisine şiar edinmiş biriydi. Çünkü o; her hükümde Allah’a tam teslim olan ve bu teslimiyeti ile “şeytanı teslim alan” İbrahim Aleyhisselam idi.

Fakat ne var ki bitmemiş, sona ermemişti İlahi imtihan..

İbrahim Aleyhisselam arka arkaya gördüğü rüyalarda, kendisini “elinde bir bıçakla” oğlunu, oğlu İsmail‘i boğazlarken görüyordu.

Peygamberler dışındaki insanlar gördüğü zaman “hiçbir bağlayıcılığı olmayan” ve şeytani bir kâbus olarak nitelendirerek, şerrinden Allah’a sığınılması gereken “böyle bir rüya”, hak peygamber İbrahim Aleyhisselam için İlahi bir işaret, İlahi bir emir niteliğinde idi.

Çünkü âlemlerin Rabbi olan Allah Celle Celaluhu, İbrahim Aleyhisselam’dan bu rüyayı doğrulamasını, bunun gereğini yapmasını emrediyordu.

Bazı tefsirlerde; “İbrahim Aleyhisselam daha önceden oğlunu kurban olarak adamış fakat bu adağını unutmuştu. Gördüğü bu rüya ile adağı kendisine hatırlatıldı..” denilmektedir. Böylesi batıl yaklaşımlarından, İbrahim Aleyhisselam’ı hiç düşünmeden tenzih etmemiz gerekir.

Çünkü hiçbir peygamber ve hiçbir Müslüman, bir insanı “kurban olarak adama ve kurban etme hakkını” kendinde göremez. Doğmuş ya da doğacak çocuğumuzu elbette ki Allah’a adayabiliriz.

Ancak Hz. Meryem örneğinde de olduğu gibi bu adağın ve adanmışlığın, Allah için kesilen bir kurban olarak değil, “Allah yoluna adanan ve Allah’a emanet edilen bir kul olarak” gerçekleştiğini görürüz. Nitekim doğru ve hak olan da budur.

Peki, bu gibi batıl rivayetleri reddettikten sonra, İbrahim Aleyhisselam’ın gördüğü rüyayı ve bu rüyanın arka planını nasıl anlamamız, nasıl tefsir etmemiz gerekir?

Tabi ki bu konuyu fazlaca zorlamamıza, arka plana ait bilmediğimiz boşlukları, ayet-i kerimelerle ilgisi olmayan “varsayımlarla” doldurmaya çalışmamıza hiç gerek yoktur.

Konuyla ilgili bu ayet-i kerimeleri ve olayın akışı içinde İbrahim Aleyhisselam’a fidye olarak bir kurbanın verildiğini dikkate aldığımız zaman, İbrahim Aleyhisselam’ın -bir kefaret veya bir şükür vesilesi olarak- Allah’a söz verdiği bir “adağı” olduğunu anlayabiliriz.

Evet, bir “adağı” vardı İbrahim Aleyhisselam’ın. Rabbi için kan akıtarak, bir kefaret veya bir şükür vesilesi olan bu adağını yerine getirmek istiyordu.

Ancak kendisi için oldukça önemli olan bu “adak” konusunda, sadece bir şeyi bilmiyor, sadece bir konuda kararsızlığa düşüyordu İbrahim Aleyhisselam.

“Rabbi için ne kesmeliydi?”

Âlemlerin Rabbi olan Allah Celle Celaluhu için “büyük ve değerli bir kurban” kesmek istiyor, kesmek istiyordu ama bu büyük ve değerli kurban ne olmalıydı?

Koyun mu, keçi mi, sığır mı, deve mi?

İbrahim Aleyhisselam bu sorularla istihareye yattı mı – yatmadı mı, bu konuda Allah’tan bir işaret bekledi mi – beklemedi mi bilmiyoruz.

Bize bildirilen gerçek, İbrahim Aleyhisselam’a “bu cevabın ve bu İlahi işaretin” bir rüyada verildiğidir. İbrahim Aleyhisselam arka arkaya gördüğü rüyalarda, kendisini “oğlu İsmail’i boğazlıyorken” görmektedir.

Hükmünde hikmet, hikmetinde rahmet olan Rabbimiz, İbrahim Aleyhisselam’a gösterdiği bu rüya ile;

“Ey İbrahim, madem ki benim için büyük, benim için değerli bir kurban kesmek istiyorsun, bu kurban senin için de büyük, senin için de değerli olan İsmail’dir” buyuruyordu..

Açık seçik bir şekilde bu rüyayı gören İbrahim Aleyhisselam, yattığı yerde usul usul gözlerini açtı. Hiç hareket etmiyor, hiç hareket edemiyordu.

Uzaklara, çok uzaklara dalıp giden hareketsiz gözleriyle öylece duruyor, bütün duyu ve duygularının donduğunu hissediyordu. Kendisinde bir hata, kendisinde bir suç arayarak “Neden yattım, neden uyudum” diyordu kendi kendisine.

Çünkü böyle bir rüyayı göreceğini bilseydi, belki de ömrünün sonuna kadar hiç yatmaz, ömrünün sonuna kadar hiç uyumak istemezdi İbrahim Aleyhisselam..

Oğlunu düşündü ve oğlu geliverdi gözlerinin önüne. 

İçinde “sessiz bir patlamayla, sessiz bir ateş” harlayıverdi. Nemrut‘un kendisi için yaktığı ve kendisinin içine atıldığı ateş, bu sefer dışında değil içinde tutuşmuş, çok daha büyük alevlerle içinde tutuşuvermişti.

Bu ateş sönmüyor, bu ateş söndürülmüyordu.. İbrahim Aleyhisselam’ın içini kavuran bu ateş, Nemrut’un yaktığı ateş gibi serin ve soğuk olmuyordu.

Ağlamaya başladı İbrahim Aleyhisselam.

“Ya Rabbi ben bunu nasıl yaparım, nasıl yapabilirim?” diye ağlamaya başladı. Elbette ki her canlı gibi İsmail de, sevgili oğlu İsmail de ölebilirdi. Ve buna dayanır, buna dayanabilirdi İbrahim Aleyhisselam.

Fakat Rahman olan Allah bu işi ona, bu işi kendisine vermişti. İyi ama o, bu işi nasıl yapacak, o sevgili oğulcağızını kendi elleriyle nasıl boğazlayacaktı?

Bu acıyla günler, bu acıyla haftalar geçiren İbrahim Aleyhisselam, İlahi takdir dâhilinde yine de bir çıkış, bir kurtuluş vesilesi bekliyordu. Kendisine “kesin bir zaman, kesin bir mühlet” verilmemekle beraber, rüyasında gördüğü o çocuk, “İsmail’in şimdiki halinden” çok daha büyük, daha gelişmiş bir durumdaydı.

Bu nedenle hiç acele etmedi ve içinde her geçen gün daha da mayalanan bu acı ile İsmail‘in biraz daha büyümesini bekledi.

Ayrıca içindeki acı ne kadar büyük olursa olsun, bu geçen süre zarfında gönlünde besleyip büyüttüğü “bir de umudu” vardı İbrahim Aleyhisselam’ın. Bu umudunun gerçekleşebilmesi için İsmail‘in büyümesini, gezip-koşabilecek bir çağa gelmesini bekliyordu. 

Nitekim zaman geçip “Böylece (çocuk) onun yanında koşabilecek çağa erişince (İbrahim ona): “Oğlum” dedi. “Gerçekten ben seni rüyamda boğazlıyorken görüyorum. Bir bak, sen ne düşünüyorsun…” (37-Saffat suresi 102)” dedi İsmail Aleyhisselam’a.

Biricik oğluna rüyasını anlattıktan sonra “Bir bak, sen ne düşünüyorsun” diyen İbrahim Aleyhisselam, böyle bir yaklaşım ile oğlu İsmail‘e “tercih hakkı” veriyordu. Daha açık bir ifadeyle “Oğlum, ben boğazlamakla emrolundum fakat sen boğazlanmakla emrolunmadın, tercihin nedir?” diyordu.

Yumuşacık yüreği rahmet depremleriyle sarsılarak bu soruyu soran İbrahim Aleyhisselam, gezip-koşabilecek çağa gelen İsmail’in, belki de koşarak kendisinden uzaklaşmasını, uzaklaşıvermesini umut ediyordu. Çünkü böyle bir durumda ne “kendisini boğazlatmayan” İsmail, ne de İsmail’i “boğazlayamadığı için” kendisi sorumlu olmayacaktı.

Fakat olmadı, gençlik duyguları ve yaşama heyecanı ile kaçıp gitmedi İsmail.. Çünkü İbrahim Aleyhisselam’ın oğlu, İbrahim Aleyhisselam’a yakışan bir evlat, bir İsmail idi o.

Nitekim hiç durmadan ve duraksamadan “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaAllah, beni sabredenlerden bulacaksın. (37-Saffat suresi 102)” cevabını verdi babasına.

Artık her şey bitmiş, bütün çıkış yolları kapanmıştı İbrahim Aleyhisselam için.

İsmail‘in bu “muhteşem cevabı” karşısında öylece kalakaldı. Kendisine “Babacığım” diyerek sevgisini, “Emrolunduğun şeyi yap” diyerek saygısını, “İnşaAllah” diyerek tevekkülünü, “Beni sabredenlerden bulacaksın” diyerek tam teslimiyetini ifade eden oğluna bakakaldı.

Üzülmesi mi, yoksa böylesine salih bir evlat ile gurur duyması mı gerekiyordu, bilemedi.. Ne var ki yapılması gereken iş, yapılacaktı artık.

Rivayetlere göre oğlu İsmail’i yanına alıp Mina’ya doğru giderken, Şeytan aleyhillane “üç kere” karşısına çıkmış ve İbrahim Aleyhisselam, çeşitli vesveselerle kendisini engellemeye çalışan bu şeytanı, “üç keresinde de” taşlayarak uzaklaştırmıştır.

Ve Mina’ya geldiklerinde oğlu gibi kendisi de Allah’ın hükmüne tam teslim olmuş ve İsmail’i alnı üzerine yatırmıştı.

Sadece okuyarak, kelimeleri ve cümleleri telaffuz ederek “bu olayı anlayamayacağınızı” bildiğiniz için, bu “muhteşem olayı” yaşarcasına tefekkür ediyorsunuz.

Nitekim bu “müthiş olayı” yaşarcasına düşünürken, tüm duygularınızın titrediğini hissediyorsunuz.

Meleklerle, cinlerle ve bütün kâinat ehliyle birlikte, İsmail Aleyhisselam’ın yere uzanışına, boynunu hafifçe uzatışına bakıyorsunuz. Kalbiniz duruyor fakat yaşıyorsunuz, yine de yaşayabiliyorsunuz bu yaşanan hadise karşısında..

İsmail’in anası olan “Hacer” validemizi düşünüyorsunuz bir de..

Yıllar önceki hadiseye dönüyor ve Hacer validemizin “Ya Rabbi İsmail susuz, İsmail susuzluktan kavruluyor..” diyerek yaptığı yakarışları hatırlıyorsunuz. Böyle bir olayın; “duygularla yüklü bir kadın, yüreği merhamet dolu bir anne” için çok çok büyük bir imtihan olduğunu biliyorsunuz.

Sonra bir de İbrahim Aleyhisselam’a bakıyorsunuz.

Yüreğinde evlat sevgisi ve elinde bıçak ile İsmail‘in başucunda duran İbrahim Aleyhisselam’a bakıyorsunuz.

Söylenecek bir söz, konuşulacak bir kelime kalmıyor. Gözleriniz doluyor ve ağlamaya başlıyorsunuz. “Ya Rabbi nasıl, nasıl dayanabildi buna, nasıl üstesinden gelebildi böyle bir imtihanın?” diyerek ağlıyorsunuz.

Biricik oğlu İsmail‘in başucunda öylece duran İbrahim Aleyhisselam’ın gözlerine bakıyor, rahmet ve merhamet yüklü bu gözlerde bir gözyaşı gibi eridiğinizi, bir gözyaşı gibi akıp-gittiğinizi hissediyorsunuz.

İsmail’i boğazlamaktansa, “dünyevi ateşlere binlerce kez atılmaya razı olabilecek” olan İbrahim Aleyhisselam, ağır ağır İsmail’in boğazına doğru eğiliyor. Bir an duruyor, sağ eline ve sağ elindeki bıçağa bakıyor. Bıçak sanki titreyen ellerinden düşecek gibi. Son bir güçle ellerini sıkıyor, ellerini sıkarak bıçağı kavramaya çalışıyor.

İbrahim Aleyhisselam henüz İsmail’i kesmemiş, İsmail’i boğazlamamıştır ama bu kısacık sürede içindeki binlerce İbrahim kesilmiş, binlerce İbrahim parçalanmış gibidir. İçi kan olmuştur, içi kan dolmuştur, içi kandan bir derya olmuştur İbrahim Aleyhisselam’ın.

Gözlerinden artık yaş değil sanki kan, kıpkırmızı bir kan boşanıyordur.

Dayanılası bir hal değildir bu. Elindeki bıçağı atarak geri dönmesi, geri dönüvermesi de hiç mümkün değildir. Çünkü Allah’ın, âlemlerin Rabbi olan Allah Celle Celaluhu’ın emridir bu. İlahi emre teslim olmaktan başka ne yapabilir, ne yapabilirdi ki.

İbrahim Aleyhisselam titreyen ellerindeki bıçak ile İsmail‘in, yüzünü ve gözlerini görmediği o ciğerparesi oğlunun, önünde boylu boyunca yatan o sevgili oğulcağızının boğazına tekrar eğildi.

Hiçbir şey düşünmek, hiçbir şey hissetmek istemiyordu. “Bitsin, artık bitsin, artık bitiversin” duyguları içinde “Bismillahi Allahu ekber” diyerek bıçağı İsmail‘in boğazına çaldı. İşte o an; bıçağın tene değdiği o an, rahmet kapıları açılmış ve İbrahim‘e “büyük bir kurbanı” fidye olarak gönderen Rahman’ın, “rahmetin ta kendisi” olan sesi duyulmuştu.,

“Ey İbrahim.. diye seslendik. Gerçekten sen, rüyayı doğruladın. Hiç şüphesiz Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz.” (37-Saffat suresi 104.105)”

Rüyasında gördüğü olayı aynen yaşayan ve “tüm hücrelerindeki titremesi” henüz geçmeyen İbrahim Aleyhisselam anlaşılmaz duygular içindeydi. İnanılmaz bir darlıktan çıkarılmış, adeta inanılmaz bir genişliğe bırakılmış gibiydi.

Şaşkın gözlerle elindeki bıçağa ve önündeki İsmail’e baktı. Önündeki İsmail yaşıyordu, yaşıyordu ama “bıçağın tene değdiği o anda, o unutulmaz anda”, İbrahim Aleyhisselam gönlündeki İsmail’i boğazlamış, İsmail‘ini boğazlayıvermişti.

Artık gönlünde bir İsmail değil, “İsmail’i kendisine bağışlayan” Allah, sadece Allah Celle Celaluhu vardı.

Engin bir huzuru yaşayan İbrahim Aleyhisselam’ın gönlünde, “sadece ve sadece Rahman, sadece ve sadece Rahman’ın sevgisi” kalmıştı. Ve “onu yaratan, ona bu olayı yaşatan Rahman”, insanlık tarihine “büyük harflerle” geçen bu olaydan sonra bize şöyle buyuruyordu.,

“Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı. Ve ona büyük bir kurbanı fidye verdik. Sonra gelenler arasında ona (hayırlı ve şerefli bir isim) bıraktık. İbrahim’e selam olsun. Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz. Şüphesiz o, Bizim mü’min olan kullarımızdandır.” (37-Saffat suresi 106…111)”

“İbrahim’e selam olsun” buyuran Rahman’a bizler de katılıyor,

“Selam olsun böyle bir baba oğula, tekrar tekrar selam olsun İbrahim ve İsmail Aleyhisselam’a” diyoruz..

Bu yazı; Rahmetli Mehmed ALAGAŞ kardeşimizin BEKLENEN MÜSLÜMANLARA / YARATILIŞ VE İNSANLIK TARİHİ kitabının 200-205. Sayfalar arasından alınmıştır.

– – – – – –

Değerli Müslümanlar ve ey Davetçi gençler

Kendisine bir mail ile gönderdiğim bu güzel yazıyı okuyan Köksal kardeşimden şu cevabı aldım:

– – – – – –

Selamunaleyküm Bekir Abi,

Daha önce de okumuştum bu güzel yazıyı. Bana göndermek nereden aklına geldi, nasıl oldu bilmiyorum ama adeta “öyle bir zamanlama ile” gönderdin ki Rabbime hamd ettim, okuduktan sonra “Allahu Ekber” diyebildim.

Bu vesileyle merhum Mehmed abimi de anmış oldum tekrar, mekânı Cennet olsun Rabbim gani gani rahmet eylesin kendisine, senden de Rabbim razı olsun bizleri Cennetinde buluştursun..

Büyük kızım (AYLİN DİLA) 3 yaşından beri EPİLEPSİ hastası, şu an 20 yaşında. İki sene önce lise bitti, ilk üniversite sınavı iyi geçmedi, bir yıl benimle işyerine gidip geldi, şimdi tekrar önümüzdeki sınava hazırlanıyor İnşaAllah.


Yıllardır epilepsi nöbetleri geçirir farklı zamanlarda, farklı yerlerde Artık ilaçlar da pek fayda etmiyor, “ilaca dirençli” bir tür imiş hastalığı.. O yüzden senede 2-3 ile 6-7 arası nöbetleri oluyor yıllardır.


Birkaç istisna dışında nöbetlerinin çoğu bizim yanımızdayken (evde) oluyordu. Yani hemen müdahale etme imkânımız oluyor Elhamdülillah.


Özellikle bir nöbeti bizi çok sarsmıştı, düşerken “mutfak mermerine” yüzünü çarpmış ağzı burnu kan içindeydi, ön dişlerinden biri kopmuş yerinden çıkmıştı.


Ama Rabbime şükürler olsun “uzun zamandır” bu tür bir durum yaşamadık, hep yanında “biri varken” nöbet geçirdiği için kafasını yüzünü bir yerlere çarpmadan yere uzatabildik, sayısını hatırlamıyorum ama son zamanlardaki nöbetlerinde hep Rabbim yardım ediyor hep böyle hasarsız atlatıyoruz Elhamdülillah.

İki gün önce yine bir nöbet geçirdi, o anda annesi karşı komşudaydı ama yanında kardeşi, diğer kızım MEVA vardı.


MEVA bana seslenince hemen yukarıya koştum, anladım yine nöbet geçirdiğini..


MEVA’yı annesini çağırması için gönderince kızım DİLA ile tek kaldım, zaten nöbeti de bitmek üzere gibiydi.

Normalde nöbet biterken “titreme ve kasılmalar” yavaş yavaş azalır, “yumuşak bir geçişle” kendine gelmeye başlardı.

Bu kez nöbetin bitmesine yakın bir anda “bütün hareketler” durdu, titreme, kasılma, öksürme vs. hiçbir şey kalmadı, DİLA tamamen hareketsiz yatıyordu yerde.


“DİLA, kızım kendine geldin mi?” falan diyorum ama “gözler bomboş, vücutta hiçbir tepki yok, nefes alışverişi yok..” DİLA öylece yatıyor..


Bir yandan da nöbetin başından beri “Ya Şafi, Ya Şafi” deyip Rabbim’den yardım istiyorum, onu da bıraktım “DİLA, DİLA” diyorum sadece.. Çünkü şimdi yazması bile çok çok zor geliyor ama “öldü” zannettim abi..


10-15 saniye kadar sürdü bu durum.. Sonra bir anda öksürmeye başlayınca “Elhamdülillah elhamdülillah..” dedim, kendine gelmişti ama bu kez çok korkmuştum, hayatımda ilk kez böyle bir şeyle karşılaşıyordum.


Sonra yavaş yavaş bilinci açılmaya başladı, annesi geldi o sırada, DİLA’nın konuşacak mecali yoktu ama kendine geldiğini anladık, yatağa kaldırdık dinlenmesi için, sonra konuşmaya da başladı, Elhamdülillah birkaç saat sonra da normale döndü.

Bunları niye anlattım abi biliyor musun?


“DİLA’nın öldüğünü” zannettiğim o “10-15 saniyede” takılı kalmıştım. Birkaç gündür hiç aklımdan çıkmıyor, “ya onu kaybetseydik ne yapardım acaba?” diye düşünüyorum, o anları tekrar tekrar yaşıyorum..


Diğer yandan Rabbim’den yardım ve şifa diliyorum, “adak” adıyorum “hiç olmazsa bir yıl nöbetsiz geçsin..” diye.

Tabi bunları yapıyorum ve sabretmek gerektiğini de çok iyi biliyorum, Rabbime her durum için hamd ediyorum ama sen gel bir de bunu benim içime sor abi.


Bir yandan da o içimdeki şeyle mücadele ediyorum, -haşâ- isyan değil ama bana göre “HADDİ AŞMAK” anlamına gelebilecek çeşitli düşünceler, vesveseler vs..

Şimdi bana maille gönderdiğin bu yazıyı tekrar okuyunca “kafamda ne dank etti” biliyor musun abim?


İbrahim Aleyhisselam, gönlündeki İsmail’i boğazlamıştı. Ben de DİLA’ mın “kısa süreliğine” de olsa “ölümüne şahit” oldum adeta, o duyguyu gerçekten yaşadım.


İşte tam burada, “bu kıssadan” alınacak dersi aldım Elhamdülillah..


DİLA’ yı tekrar bana bağışlayan Rabbime hamd olsun, emrettiği ve layık olduğu şekilde sonsuz defa hamd olsun..


Bütün bunların “birer imtihan” olduğuna ve “kayıtsız şartsız” sabretmemiz gerektiğine, teslimiyetimizin, sabrımızın ve salih amellerimizin neticesinde “Rabbimizin bizi ödüllendireceğine” tekrar iman ettim.

Kerim Rabbim bana bu nasihatleri “tekrar hatırlatmak için” seni vesile kıldı Bekir abi. O’na ne kadar şükretsem azdır.


Sana da can-ı gönülden teşekkür ediyorum, Rabbim senden razı olsun güzel abim.

“İbrahim Aleyhisselam; gönlündeki İsmail’i boğazlamış, İsmail’ini boğazlayıvermişti. Artık gönlünde bir İsmail değil, İsmail’i kendisine bağışlayan Allah, sadece ve sadece Allah Celle Celaluhu vardı.”


“Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı. Ve ona büyük bir kurbanı fidye verdik. Sonra gelenler arasında ona
(hayırlı ve şerefli bir isim) bıraktık. İbrahim’e selam olsun. Biz, ihsanda bulunanları böyle ödüllendiririz. Şüphesiz o, Bizim mü’min olan kullarımızdandır.” (37-Saffat suresi 106…111)

Selametle canım abim

– – – – – –

Değerli Müslümanlar ve ey Davetçi gençler

Köksal kardeşimin yazdığı, bir babanın “kalbinin taa derinlerinden gelen” bu duygu yüklü ve beni de ağlatan yazısını okudunuz. Rabbim kuzusuna acil şifalar versin. Amin amin

Şimdi gelin bu olayla bağlantılı “Tesadüf ve Tevafuk” lafızlarının, hamallığını yaptıkları manaları ortaya koyma sadedinde ona yazdığım cevabı da birlikte okuyalım ve birlikte istifade edelim inşaAllah.

– – – – –

Aleykumselam ve Rahmetullahi ve beraketuhu alnı secde izli güzel kardeşim.

Seni sırf Allah rızası için Müslüman kardeşim olduğundan dolayı çok çok seviyorum. Sadece seni değil; “fikir, zikir ve duygularda” sana benzeyen, teknik tabiriyle “aynı frekansta” olan diğer Müslümanları da sırf Allah rızası için çok çok seviyorum.

Ben bu tür yazıları zaman zaman kendime maille iletirim ki; bir daha okuyayım ve gerekirse bu güzel yazıyı şahsi web sitemde de yayınlayayım.

Rahmetli Mehmed ALAGAŞ kardeşimin bu yazısı da “yayınlamak niyetiyle” kendime gönderdiğim, seni de etiketleyerek ilettiğim bir yazı idi.

Rabbim bana bu yazı vesilesiyle; BİR TAŞLA İKİ KUŞ VURMAYI nasip etti elhamdulillah. Şöyle ki;

Hem rahmetli kardeşimin “bu yazısını” hem “senin burada yazdıklarını” ve hem de “benim cevabımı” birbirine ulayacak ve web sitemde yayınlayacağım inşaAllah.

Canım kardeşim Köksal

Senin ve diğer okurlarımın bu iki kelimeye ve bunların “tam mefhumlarına” doğru bir şekilde vakıf olabilmeleri için, internet ortamında derlediğim şu tadımlık bilgileri buradan paylaşmak istiyorum:

İnsanlara hitap ederken ısrarla diyoruz ki; “TESADÜF YOK, TEVAFUK VAR..”

Peki, nedir birer “mana hamalı” olan bu TESADÜF ve TEVAFUK kelimelerinin mahiyeti?

TESÂDÜF: (ﺗﺼﺎﺩﻒ) (Arapça sadf > musadefe “karşılaşmak”tan tesaduf)

Bunu biraz açacak olursak TESÂDÜF sözlükte; “Tasarlanmadığı halde karşılaşma, rastlama, rast gelme, rastlama sonucu olarak, tedbirsiz meydana gelme ve yalnızca ihtimallere bağlı olan bazı olayların “kesin olmayan sebepler silsilesi” dir.” şeklinde anlamlar verildiğini görüyoruz.

TEVÂFUK: (ﺗﻮﺍﻓﻖ) (Arapça vefḳ “uyma, ahenk, uygun gelme, uygun olmak” tan tevâfuk)

Keza TEVÂFUK kelimesinin de sözlükte “Hoş ve zarif bir şekilde varlıkların veya olayların birbiri ile örtüşmesi, İlahi iradenin bir şeyi, diğer bir şeye denk getirmesi yani Allah’ın onları uyumlu kılması” nı ifade eden terimdir.

İçinde bizlerinde bu bulunduğu şu muazzam kâinat, Allah’ın yarattığı adeta “muhteşem” bir kitaptır. Bu kitap, baştan sona hikmetlerle doludur. Onun hiçbir yerinde asla bir abes, bir fazlalık söz konusu değildir.

Rabbimiz dedi ki;

“Şüphesiz biz her şeyi dakik, şaşmaz bir ölçüye ve bir kadere göre yarattık.” (Kamer suresi 49)

Ve yine dedi ki Rabbimiz:

“Gökleri yedi kat üzerine yaratan O’ dur. Rahman’ın bu yaratmasında asla bir düzensizlik bulamazsın. Gözünü bir çevir bak, bir çatlak görebilir misin? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bir daha bak. Göz; aradığı kusuru bulamamanın ezikliği ve bitkinliği içinde sana geri dönecektir.” (Mülk suresi 3 ve 4)

Özellikle, “tesadüfen verilme ihtimali olmayan” ve arkasında “İlahi bir kasıt ve irade varlığı yakinen hissedilen” çeşitli “denk gelmeler” aslında birer tevafuktur.

Yani tevafuk; yaşadığımız hiçbir şeyin, insanın başına “boştan yere ve anlamsız bir şekilde” gelmeyeceği demektir.

Tesadüf kelimesi ile eş anlamlı kelimeler olarak baktığımızda, tam olarak “anlamdaş” olan kelimeler; “rastlantı ve rast gelmek” tir. Bunun zıt anlamı olan, karşılığı olan bir kelime ise bulunmamaktadır.

Hiçbir karşılaşma, hiçbir hissediş, düşünüş, bakış, algılayış, seziş asla tesadüf değildir. Hatta bunların tersi de…

Gün boyu yaşadığımız en basit bir olay bile herhangi bir zihinsel, fiziksel, ruhsal ya da duygusal bir olayın tetikleyicisi olur.

Rüzgârlar rastgele değil, Allah’ın emrine göre eserler. Hiçbir olayda tesadüf yoktur. “Tesadüf, adeta bizim cehlimizi örten bir perdedir.”

“İrademiz dışında olup biten” ve bizim tesadüf olarak gördüğümüz nice olay, hakikatte Allah’ın bir tasarrufudur.

Mesela, siz evinizde otururken, birden içinize “dışarıya çıkıp biraz dolaşma” hissi doğsa ve çıktığınızda sokakta, “yıllardır görmediğiniz” bir dostunuzla karşılaşsanız, bu bir tesadüf, bir rastlantı değil; bir tevafuktur, yani ilahi bir tasarruftur.

Bakınız Rabbimiz ne dedi:

وَاَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْۜ لَوْ اَنْفَقْتَ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا مَٓا اَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ اَلَّفَ بَيْنَهُمْۜ اِنَّهُ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ

“Müminlerin kalplerini ısındırıp birbirine bağlayan da O’dur. Öyle ki Rasulüm, eğer sen yeryüzünde bulunan her şeyi bu maksatla harcasaydın yine de onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah onları kardeş yaparak birbiriyle kaynaştırdı. Şüphesiz ki O, kudreti daima üstün gelen, her işi ve hükmü hikmetli ve sağlam olandır.” (Enfâl suresi 75)

Mesela, atom ile güneş sisteminin birbirine “bir tevafuku ve benzerliği” vardır. Modelleri adeta birbirine çok benzer. Atomun ortasında çekirdek ve onun etrafında da elektronlar döner.

Güneş sisteminde; ortada güneş, etrafında da gezegenler döner. Bu tevafuk, zerreyi ve güneş sistemini yaratanın Allah (cc) olduğunun ve şirkin (bir ortağın) müdahalesinin “İMKÂNSIZ” olduğunun adeta bir ilanıdır.

Zerreleri ve güneşi başıboş ve ölçüsüz bırakmayan âlemlerin Rabbi, elbette insanların tüm fiillerini de kontrol etmektedir ve tüm amellerini; tıpkı zerrelerde gösterdiği aynı hassas ölçülerle, hesap gününde değerlendirecektir.

Şurası da bir gerçektir ki; günlük hayatta toplumumuz, Tesadüf kelimesini çok çok kullanmasına rağmen, Tevafuk kelimesini ve özellikle de muhtevasını, toplumda sadece “belli kesimler” bilmektedir.

Bu yüzden başımıza gelen bazı olaylar karşısında çok defa şaşırır, hayrete düşer veya bazılarının yaptığı gibi, “kendimizi bir şey sanmaya..” başlarız. Oysa başımıza gelen olay, sadece bir tevafuktur.

Mesela, birisini aklımızdan geçirir veya anarız.. Andığımız veya aklımızdan geçirdiğimiz kişi, ya bizi arar, ya çıkagelir, ya da onun başına bir şey, bir iş gelir.

Bunu hemen büyütüp kendimizi bir veli veya ermiş (!) bir kişi saymaya gerek olmadığı gibi, o kimsenin başına gelen her hangi bir şeyin de bizimle hiçbir alakası yoktur. Bu yüzden kendimizi suçlu görmemiz de gerekmez.

İyi şeyler için şükretmek, kötü şeyler için de o kişiye dua edip Allah’tan hem onun hem de kendimiz için af dilemek ve inayetine, himayesine sığınmak yapılacak en doğru iş ve en kısa yoldur.

Tesadüf anlayışında adeta bir “başıboşluk ve başıbozukluk” vardır. Tevafukta ise “İlahi kudrete sımsıkı bağlılık” esastır.

Tesadüf; felsefede her şeyin “bir rastlantı sonucu” meydana geldiğini, “İlahi iradenin asla söz konusu olmadığını” savunan ateist görüşün en temel kavramıdır.

Tevafuk ise “her şeyin İlahi iradeye bağlı olarak” meydana geldiğini, hiçbir şeyin “rastlantı” olmadığını, “kâinatta bir rastlantıya ve tesadüfe asla yer olmadığını” ifade eden “Kur’an hikmetine” bağlı bir kavramdır.

Tesadüf ayyaşlığı, serseriliği, hedefsizliği, kararsızlığı, rast geleliği ifade eder.

Tevafuk ise İlahi iradeyi tanımayı, inanmayı ve ona “tam teslim olmayı” ifade eder.

Tesadüf adeta dinsizliği, tevafuk ise dindarlığı çağrıştıran bir kavramdır..

Muhterem kardeşim Köksal

Bu tadımlık bilgilendirme sonrası diyorum ki; Bir kul, her ne kadar “kendi iradesi dahilinde” bir çok güzel ameller ortaya koysa da, onun her anını (sanise’ sini demiyorum, bu uzun bir zaman dilimi) izleyen şanı yüce Allah (cc) onun bir salih amelini, bir başka kulunun “niyet, düşünce ve ameliyle” adeta ÖRTÜŞTÜRÜYOR..

İşte ben buna da TEVAFUK diyorum ki bunun içinde kim bilir “ne hikmetler var” biz bilemeyiz Allah (cc) bilir.

Kendi arşivi için, bu yazıyı kendine gönderirken, Bekir abinin aklına, halisane bir niyetle “Akide kardeşi Köksal’ı da bilgilendirmek, etiketlemek” geldi.

Ama “bilahare bize deşifre edilen sonuçlara” bir baktım ki, benim bir tıklama ile yaptığım bu etiketleme yani “kardeşinin de mail adresini yapıştırma”, meğer “ilk domino taşına vurulan bir fiske” olmuş elhamdulillah.

Mesajında anlamlı bir cümle kurmuş ve demişsin ki;

“Abi bunu bana göndermek nereden aklına geldi? Nasıl oldu bilmiyorum ama adeta ÖYLE BİR ZAMANLAMA İLE gönderdin ki, okudukça Rabbime sonsuz defa hamd ettim..”

Takva ehli güzel kardeşim; işte bu bir lütuftur, bu hoş bir tevafuktur, Rabbimizin “kulunu kuluna” vesile eylemesidir.

Ben de; beni buna vesile kılan Rabbime sonsuz defa hamd ediyorum. Ümit ediyorum ki, senin kalbinin taa derinliklerinden gelen bu duaların, “amel defterime” bir nokta konmasına vesile olur inşaAllah güzel kardeşim.

İnanıyorum ki; bu kızların ve kuzuların, adeta sana CEVAP ANAHTARI DA VERİLMİŞ hoş imtihanlarındır yiğidim.

Ne dedi sana da bana da: “Off bile demeyin..”

Sevgi saygı ve muhabbetlerimle gözlerinden öpüyorum güzel insan. İyi ki senin gibi bir kardeşim var elhamdulillah elhamdulillah.

– – – – –

“Ey Rabbim, bu makalemi okuyan, anlayan, benimseyen ve paylaşan tüm Müslümanlara, son nefeslerine kadar şahit, son nefeslerinde de o müjdelenen İSLAMİ DEVLET’ te şehit olmayı nasip eyle..”

Sevgi, saygı ve muhabbetlerimle

Bekir Yetginbal – 01 Kasım 2025


Tags:

 
 
 

Bir cevap yazın