Sel ve Afet Sonuçları Takdiri İlahi mi Takdiri İdari mi Sorusuna Cevap
Sel ve Afet Sonuçları Takdir-i İlahi mi Takdir-i İdari mi Sorusuna Cevap
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla..
Bizleri İslam ile şereflendiren Âlemlerin Rabbi, mülkün sahibi, şanı yüce Allah’a sonsuz defa hamd olsun.
Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi en başta ölçü ve örnek Rasul Hz. Muhammed’in, ehli Beytinin, güzide Ashabının, İslam ümmetinin ve sizlerin üzerine olsun.
Kardeşlerim ve sevgili Davetçi gençler
14 Ekim 2026 günü yoğun bir şekilde başlayan ve bugün de birçok yerde şiddetini devam ettiren İstanbul ve bölgedeki yağmurlar, eldeki verilere göre son 28 yılın en şiddetli yağmurları imiş.
Canlı yayınlarda da bil fiil gördüğümüz gibi bu yağmurlar İstanbul’ da adeta “Bir afete” dönüştü, canlarımız gitti, kayıp insanlarımız var, maddi hasarlar ise şimdilik açıklanmadı.
Her şeyden önce “çok çok geçmiş olsun ey güzel İstanbul” diyorum. Rabbim vefat eden kardeşlerimize gani gani rahmet eylesin. Yaralılarımıza acil şifalar bahşetsin. Çok mağdur olduklarına gözlerimizle şahit olduğumuz tüm insanlarımıza Rabbim sabırlar ve kolaylıklar versin.
Televizyon yayıncılığında, yayın yönetmeni ile “Yayın Sunucusu / spiker” arasında seyircilerin görmediği bir iletişim aracı vardır. Buna “kulaklık üzerinden iletişim” diyorlar.
Mesela haber sunan spikere diyorlar ki; “Şu anda Adalet Bakanının canlı basın toplantısı var, onu anons et biz de hemen seni yayından alalım, bakan beyin toplantısını bağlayalım..” İsteneni spiker anında yerine getiriyor.
Bunun benzeri şöyle bir olaya dün canlı yayında şahit oldum.
Spiker hanım bu sel afeti ve bunun “sebep – sonuç ilişkileri” konusunda bir Profesör bey ile canlı yayın yapıyordu.
Profesör bey konuşmasının bir yerinde: “Ortaya çıkan bu devasa problemler bir Takdir-i İlahi değil, Takdir-i İdari kararların sonuçlarıdır..” dedi ve konuşmasına devam etti.
Onu pür dikkat dinleyen spiker hanım “30-40 saniye sonra” hocanın pat diye lafını kesti ve “Hocam nasıl Takdir-i İdari dersiniz, bu yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebilir..” Bilahare aralarında ufak bir tartışma oldu.
Hocanın lafını kesmesi; zannı galibime göre spiker hanımın kendi tercihi değil, “yayın yönetmenin kulaklıktan verdiği talimatı ile” oldu.
İşte orada dile getirilen; “bir Takdir-i İlahi değil, Takdir-i İdari kararların..” cümlesi, benim bu yazıyı yazmama ışık tutan bir faktör oldu.
Hocanın; “Takdir-i İdari kararların sonuçlarıdır..” demesi belki hükümeti destekleyen bu kanal tarafından “bir suçlama” olarak algılandığı için bu müdahale yapılmış olabilir ki bu beni ilgilendirmiyor.
Benim üzerinde durmak istediğim asıl husus; “Takdir-i İlahi” ve “Takdir-i İdari” bağlamında “Siyasi bir vizyon” ortaya koyma arzumdur.
İnsanoğlu “çok aciz, sınırlı ve çok çok muhtaç” bir varlık sıfatlarına sahiptir. Mesela büyük bir su kütlesi/sel üzerine gelir onu durduramaz. Gözleri belli bir mesafeden sonrasını göremez. Acıkınca yemek zorundadır, yiyecek ve içeceğe muhtaçtır, yoksa ölür.
Onun tamamen bu “Şahsi iradesi” dışındaki her bir şey “Takdir-i İlahi” dir. Aynı; “kız mı erkek mi olmaya ya da Kürt mü Türk mü olmaya” kendisinin karar veremediği gibi.. Rabbi kendisini bir eşek yaratsa idi, kalkıp itiraz mı edecekti? (Bu ifadem eşeklere hakaret değil.. Teşbih için onlardan özür dilerim)
Bu aciz, sınırlı ve muhtaç kuluna Rabbi “bir akıl ve irade” vermiş, bunlarla onu, “belli konularda” tercih yapabilme kabiliyetine sahip kılmıştır. Diğer bir ifade ile birçok konu da “seçme serbestliği” söz konusu olmuştur.
Mesela büyük âlim “İbni Teymiyye” hayatı boyunca “evlenmemeyi” tercih etmiş ve ömür boyu bekâr kalmıştır. Yine, birisi renk olarak “siyah” takım elbiseyi tercih ederken, bazıları da “lacivert” renkte ısrarcı olabiliyor.
İşte bunlara asla “Takdir-i İlahi” denilmez, “Tercih-i İnsani” denilir kardeşlerim.
Sözün özü; insan fiillerini dakik bir incelemeye, araştırmaya tabi tuttuğumuzda, her insanda “iki çeşit fiilin” var oluğunu görüyoruz:
Birincisi: Kendi hükmü ve iradesi ile yaptığı, işlediği fiiller. Örneğin; İsterse “kuzu eti” yer, isterse papazlar gibi “domuz eti” yer. Tercihi tamamen kendisi yapar.
İkincisi ise: Tahakküm altında iken, gayrı ihtiyari yani istem dışı, istemeden işlediği fiiller.. Yani “Fail” kendisi ama “İrade” kendisine ait değil.
Mesela; arkadaşı ile ava gider. Arkadaşı, gördükleri avın “kuzey tarafına” mevzilenir, kendisi de “güney tarafta” yerini alır. Bunları gören ve kaçmaya çalışan “ava ateş eder ama arkadaşını vurur” ve öldürür.
İşte bu istem dışı öldürme, “Takdir-i İlahi” dir.
Ecellerimiz (yaşama süremiz) elinde olan şanı yüce Allah (cc), arkadaşı için böylesi bir ecel takdir etmiştir. Buna kimin itirazı olabilir ki? Böylesi bir karar veren ve uygulatan, mülkün ve “son kararın” asıl sahibi Rabbimizdir.
Keza yerde ve gökte ne varsa onundur onun tasarrufu altındadır. Gezegenler, yıldızlar, ay, güneş, galaksiler, bulutlar vs. hep onun emri altındadırlar. Rabbimiz dedi ki:
“Allah odur ki, rüzgârları gönderir, onlar da bulutları harekete geçirir. Derken biz o bulutları ölü bir beldeye sevk ederiz de, ölmüş olan toprakları bulutlardan inen yağmurlarla diriltiriz. Ölülerin diriltilmesi de işte böyledir.” (Fatır suresi 9)
“Derken bulutların arasından yağmurun boşaldığını görürsün. Allah, o yağmuru dilediği kullarına ulaştırınca, onlar hemen sevinir, yüzleri gülüverir.” (Rum suresi 48)
“Derken azabın simsiyah bir bulut şeklinde belirip vâdilerine doğru yöneldiğini görünce: ‘Bu, bize yağmur yağdıracak bir bulut..’ dediler. Hayır, Bu, bir an önce gelmesini isteyip durduğunuz cezadır; içinde can yakıcı azap taşıyan bir rüzgârdır” (Ahkaf suresi 24)
Güzel insanlar ve Davetçi gençler
Yukarıda fiillerle ilgili tasnifi yaparken demiştik ki; “Bir insanın kendi hükmü ve iradesi ile yaptığı, işlediği fiiller vardır ki bunlara Tercih-i İnsani” denilir.
Her ne kadar bu çeşit fiillerde bir “tercih hakkımız” var ise de, bunlardan doğan “olumlu ya da olumsuz sonuçların” bize “hem dünyevi hem de uhrevi” bir dönüşü olmayacak mı? Elbette ki olacak ve aklen olmalıdır da değil mi?
Şu ayet bunu ne güzel izah ediyor:
“Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. O, yine de çoğunu affeder.” (Şurâ suresi 30)
“Onlar, işledikleri kötülüklerden birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlardı. Yaptıkları bu davranış ne kadar kötüydü” (Maide suresi 79)
“İman edip salih ameller işleyenlere gelince, onlar için makam olarak Firdevs cennetleri vardır.” (Kehf suresi 107)
“Kim de bir gün Rabbinin huzuruna çıkıp hesap vereceği korkusuyla yaşamış ve nefsini kötü arzulara uymaktan dizginlemişse, işte cennet, onun varacağı yerin tâ kendisidir.” (Nazirat suresi 40-41)
“Allah, kendi yolunda çarpışırken öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vermek üzere satın almıştır…” (Tevbe suresi 111)
Muhterem kardeşlerim
“Tercih-i insani” dediğimiz husus, sadece “bireylere özgü” bir şey de değildir. Bir ailenin ya da bir toplumun da tercihleri olur.
“Niçin bunu tercih ettin?” sorusuna, tercih sahibi gayet doğal olarak; “Ben böyle takdir ettim, bunda karar kıldım ya da son kararım bu..” der değil mi?
Yani bir nevi “Aklen mutmain olma”olayına bağlıdır tercihler..
Şimdi gelelim “Takdir-i İdari” meselesine..
Takdir-i İlahi’ ye “İlahi takdir” dediğimiz gibi, “Takdir-i idari” ye de “İdari takdir, idari tercih ya da İdari karar” diyebiliriz.
Bu karar; toplumun işlerini yürütmeyi üzerine alan Devlet adamlarının “Fikren ve Fiilen tercih ettiği ve benimsediği” karar ya da kararlarıdır.
Bu bağlamda insanlık tarihi boyunca “Ebu Cehillerin, Ebu Leheblerin, Fravunların tercih ettiği ve benimsediği kararlar” ile içinde bulunduğumuz “21. Yüzyıl Devlet adamlarının tercih ettiği ve benimsediği kararlar” arasında “Zerre kadar bile” fark yoktur.
“- Hangi manada yoktur Bekir amca?”
Verilen son kararların “menşei ya da kaynağı itibariyle” yoktur güzel kardeşim. Yani her iki grubun ortak paydası; “Vahye dayalı, vahyi esas alan” kararlar değildir.
“- Peki, neye dayalı alınan kararlardır amcacığım?”
Mademki vahye dayanmıyor, artık “neye dayanırsa dayansın, ne renk olursa olsun” hiç bir şey değişmez. Yani “son kararı veren” Kral olmuş, Kraliçe olmuş, İmparator olmuş, Danışma Meclisi olmuş, vs. olmuş hiç bir şey değişmez.
Mademki son tahlilde; “Allah ve Rasulü, sosyal ve toplumsal hayatın dışına atılmış, kovulmuş” artık o kişi ya da kurum unvanının ne olduğu hiç mi hiç önemli değildir. İşte bu icraatın adına “Laiklik, Laik olma, Allah’ ın hükümlerini asla hayata karıştırmama..” diyoruz.
Günümüzün tüm “müesses nizamlarında ve Devlet yapılanmalarında, icraatlarında” Takdir-i idaride yani “tüm idari kararlarda” bu husus, onlar için “Olmazsa asla olmaz” bir şeydir.
Onlar herhangi bir hususta; karar alıp uygulamaya koyarlarken, “Allah ve Rasulü” akıllarına bile gelmez.
Yani şu ayet hiç mi hiç onların umurunda değildir:
“Allah ve Rasulü bir meselede kesin ve bağlayıcı bir hüküm verdiği zaman, mümin erkek veya mümin kadının, kendileriyle alakalı o meselede başka bir tercihte bulunma hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasulü’ne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzab suresi 36)
Kim diyor ayette? “Allah” ve “Rasulü”
Yani ne Allah’a muhalefet edebilirsin, ne de Rasulullah’a muhalefet edebilirsin. Sonuç itibariyle şayet “mümin erkek ve mümin kadın isen” tercihini mutlaka ama mutlaka “bu ikisinden yana” yapacaksın.
Aynı; sadece “La ilahe illallah” demekle Müslüman olamadığın gibi.. Cümlenin devamına illaki “Muhammedun Rasulullah” lafızlarını da eklemek zorundasın değil mi canım kardeşim.
İşte Demokratik Laik devlet düzenlerinin yöneticileri; her türlü “İdari takdirlerinde” Allah ve Rasulünü hiç “kaale bile” almazlar, dini asla hayata karıştırmazlar. Yoksa bu düzende o, asla yönetici yapılmaz.
Bireysel olarak nefsini ilgilendiren “ibadetleri yapar, namaz kılar, oruç tutar, tesettüre şeklen uyar, 10 kere de Hacca, Umreye gider” AMA devlet işlerine gelince, Allah ve Rasulünü işin içine karıştırmaz.
Bu karıştırmama, bunu benimseyen her insanı “adaletten” uzaklaştırır, bir zalim bir zorba yapar.
Onun zulmü sadece insanla da sınırlı kalmaz, hayvanlar bitkiler, arazi, dağlar, nehirler, göller, doğada ne var ne yok hepsini ifsat ve tahrip eder. Yani Rabbimizin şu ayette dediğini yapmaya başlarlar:
“O arkasını dönüp gidince veya bir işin başına geçince yeryüzünde bozgunculuk yapmak, ürünleri ve nesilleri yok etmek için koşturur durur. Oysa Allah, bozgunculuğu asla sevmez.” (Bakara suresi 205)
İşte bunun en son örneği İstanbul’ da yaşanan sel ve afetlerdir. Daha öncesinde ise ülkemizin birçok bölgesinde yaşanan sellerdir.
Bütün sellerin ortak özelliği, yerleşim ve iş yerlerinin neredeyse 100 yıldır ‘Dere Yataklarına’ yapıla gelmesidir. Nitekim bütün sele bağlı afetlerde bu çeşit “Şehir Planlaması Hataları” nın birer mahsulü değil midir?
İnsanoğlunun yüzlerce yıldır ilgilendiği bir bilim dalı var. Adı; Topoğrafya..
Topoğrafya nedir, tadımlık olarak izah edeyim.
Topoğrafya; “Yeryüzünün ya da belirli bir arazi parçasının dağ, vadi, ova, eğim gibi doğal ve yapay yüzey şekillerini inceleyen, ölçen ve bunları haritaya aktaran bilim dalıdır.”
Yani bu bilim dalının ana konusu; dağ, dere, tepe, ova, vadi vs. dir.
Rabbimizin yukarıda belirttiği; “yeryüzünde bozgunculuk yapmak..” konularından birisi de bu “Topoğrafya alanında” bol bol ve her gün yapılmaktadır.
Bu bağlamda sel felaketinin en tesirli olduğu yerlerin adına bir bakar mısınız?
Kağıthane Deresi, Riva Deresi (Beykoz), Ayazağa Dereboyu Deresi, Güvercintepe Deresi ve daha niceleri..
“Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir” misali, binlerce yıldır yağmur sularının bu derelerden gelip denize karıştığı da bellidir.
Ve binlerce yıldır bu dere yataklarında ne yerleşim yerleri ne de şehirler vardı. İnsanlar tarih boyunca yüksek yerler mesken edinmişler, yaylalarda evlerini, ovalarda ise ekme biçme işlerini yapmışlardır.
Ama Allah’ı ve Rasulullah’ ı tamamen dışlayan Kapitalizm ideolojisi ve Devlet düzeni, bu gidişatı “Rant uğruna” alt üst etmiş, münbit ovalar, meralar, otlaklar yerleşime açılmış, toplu konutlar, dev rezidanslar ardı ardına dizilmiş, derelerin üzeri ya tamamen kapatılmış ya da asfalt yollar yapılmıştır.
Derken; “eldeki verilere göre son 28 yılın en şiddetli yağmurları” dedikleri rahmet toprakla buluşunca, gidecek güzergâh bulamamış, insanoğlunun çaldığı “su yatağını” ondan geri almış, önüne gelen tüm engelleri yerle bir etmiştir.
Bu toplumu ve bu devleti yöneten “Takdir-i İdari” sahipleri adı “Topoğrafya” olan şeyi bilmiyorlar mıydı? Niçin tüm ülkede 100 yıldır bu “Dere yataklarına” imar izinleri verdiler, ev yapılmasına göz yumdular?
Bu beceriksiz, ferasetsiz, basiretsiz “İdari takdir” sahipleri sırf kendi siyasi menfaat ve ikbal endişeleri nedeniyle imar izin ve ruhsatlarını verdiler.
Onların bu doymak bilmez ihtirasları, dere yataklarında ölen binlerce cana, yok olan yüzbinlerce mala, sönen ocaklara sebebiyet verdi ve hâlâ da vermekte ve gelecekte de çok çok verecek. Çünkü hiç mi hiç ders alan yok.
Nisan 2013’ de, İstanbul Zeytinburnu Kazlıçeşme sahilinde, adeta denize sıfır yükselen ve Tarihi Yarımada’nın silüetini bozduğu gerekçesiyle büyük tartışmalar oluşturan meşhur “OnaltıDokuz (16/9) Gökdelenleri” inşaatı yapılıyordu.
Üç blok olan gökdelenlerin; 1. Bloğu: 36 katlı, 2. Bloğu 32 katlı ve 3. Bloğu da 27 katlı olarak kaba inşaatları bitmişti.
Bu devasa projenin sahibi olan iş insanı Mesut Toprak’ a o dönemin Başbakanı Erdoğan, “Kat sayısını azaltma” ricasında bulundu. Ama müteahhit bu ricayı kaale bile almadı.
Bunun üzerine Erdoğan, basın önünde şu serzenişte bulundu:
“Zeytinburnu’nda tartışma konusu olan o binaların sahibiyle konuştum. Tıraşlayın dedim, özellikle rica ettim. Yapacaklarını beklerken, hiçbir şey yapmadılar. O nedenle çok kırıldım, 5 yıldır konuşmuyorum. Bunları gördükçe kahroluyorum..”
2013-2014 yıllarında yerel mahkemeler ve Danıştay, silüeti bozan katların yıkılması (tıraşlanması) yönünde kararlar verdi. 2018 yılına gelindiğinde, İstanbul 4. İdare Mahkemesi daha önce verilen yıkım kararlarını iptal etti ve gökdelenlerin imar planını yasallaştırdı.
Erdoğan ile müteahhit Mesut Toprak arasındaki buzlar, Toprak‘ın Erdoğan’ın mezun olduğu İstanbul Recep Tayyip Erdoğan Anadolu İmam Hatip Lisesi’ni yıkıp yeniden inşa etmesiyle eridi. Erdoğan, 2017 yılındaki okul açılışında Mesut Toprak’a gayretlerinden ötürü teşekkür etti.
Bu konu ile ilgili bir başka örneği de hatırlayalım:
Çok değil bundan 8 – 9 yıl önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, 21 Ekim 2017 tarihinde Esenler‘ de düzenlenen “Uluslararası Şehir ve Sivil Toplum Kuruluşları Zirvesi” nde İstanbul’un mimari yapısı ve dikey yapılaşma üzerine konuşurken aynen şu ifadeleri kullanmıştı hatırlarsanız:
“Kadim şehirlerin en önemli güzelliği, ana karakterlerini kaybetmeden yeniyi bünyelerinde eritmesi, özlerinden katarak yeniden yoğurmasıdır. İstanbul bu açıdan gerçekten müstesna bir şehirdir. Ama biz bu şehrin kıymetini bilmedik, biz bu şehre ihanet ettik, hala da ihanet ediyoruz. Ben de bundan sorumluyum..” demişti.
Bu samimi itirafa binaen; “Sel ve afet sonuçları Takdir-i ilahi mi Takdir-i idari mi” sorusuna cevap aradığımızda, Devleti idare edenlerin verdiği yanlış nice kararların yani “Takdir-i idari” nin çok çok büyük vebal altında olduklarına şahit oluyoruz değil mi?
“- Peki, Bekir amca bu tür nice afetlerin ortaya çıkardığı nice acıları, nice can ve mal kayıplarını en azından asgariye indirecek ya da bitirecek bir çözüm bir çare var mı sende. Bak elin Japon gavuru 7,5 şiddetinde deprem denilen afeti yaşıyor, ölen birkaç kişi oluyor. Senin olmasını çok çok istediğin ya da önerdiğin yegâne doğru ve köklü çözüm nedir?”
Olmaz olur mu güzel kardeşim? Ta 1450 – 1460 yıl öncesinden gelen mükemmel bir çözüm var elhamdülillah.
“- Nedir güzel amcam?” Ne zaman ki;
Müslümanların istek, azim ve gayreti, şanı yüce Allah’ın da buna mukabil yardımı sonrasında, bizlerde bugün tekrar İslam Akidesinin amir bir hükmü ve gereği olarak, Allah’ın kitabı ve Rasulünün Sünneti arasında fikren ve fiilen bir bağ kurar, İslamiyet’i topraklarımızda yeniden “Hâkim, hakem ve hükümran kılacak” bir İslam Devleti’ni yeniden inşa eder,
Tüm İslam dışı uygulamalara, emperyalist kâfirlerin bir pislik ve bir bataklık olan Demokratik Laik düzenlerine Allah’ın izni ve yardımıyla son verir isek işte o gün, Allah ve Rasulünün razı olacağı yegâne “Doğru ve Köklü çözüme” ulaşılmış, İslam dışı tüm icraatlardan ve siyasetlerden kurtulmuş,
Toplumumuzda ve devletimizde, “Takdir-i ilahi” ile vücut bulan bütün afet ve imtihanların acısını, sıkıntılarını, ihtiyaçlarını İslam Devlet başkanının yani Halifemizin “Takdir-i idari kararları ile anında gidermiş oluruz bi iznillah.
“- Peki, Bekir amca Demokratik Laik zihniyete sahip bir Devlet başkanı ile İslam Devlet başkanı bir Halife arasındaki fark nedir? Sonuçta ikisi de devlet başkanı değil mi?”
Sana cevabı şu kıssa ile vereyim:
İbn Sa’d , Kitabu’t-Tabakati’l-Kübra isimli eserinde diyor ki: Hz. Ömer, geceleri Medine sokaklarını dolaşarak halkın durumunu kontrol ederdi.
Yine bir gece, çocukları ağlayan ve tencerede sadece su ve taş kaynatan bir anneye rastladı. Kadın, Halife Ömer’in durumlarından haberdar olmadığından yakınıyordu.
Bu duyan Halife Hz. Ömer hemen Beytülmal’e (Devlet hazinesine) gidip bir çuval un ve erzak hazırladı ve çuvalı sırtlandı. Yardımcısı Halife’ ye “Çuvalı kendisinin taşımak istediğini” söyleyince, Hz. Ömer şu tarihi cevabı verdi:
“Kıyamet gününde benim yükümü sen mi taşıyacaksın? Anası ağlayasıca Ömer, kalkıp halkın başına geçsin de sonra onlardan habersiz yaşasın, bu olacak şey mi?” Çuvalı sırtında taşıyarak kadının evine kadar götürdü ve çocukları doyurdu.
İşte aradaki devasa fark budur: “Kıyamet gününde benim yükümü sen mi taşıyacaksın..” diyen ve ahiret hesabı yapan bir adam ile hiç mi hiç ahiret gailesi olmayan laik adam bir olur mu? Elbette ki olmaz, olmaz, olmaz.
Keza; “İslam, asla bir Devletsiz olmaz.. Bir devlet te asla İslam’sız olmaz, olmaz, olmaz..”
Ey Müslümanlar ve ey Davetçi gençler
Ben sizlere ve tüm Müslümanlara bu davette bulurken, “Rabbimin şu hitabını” da bir kere daha hatırlatmak istiyorum:
“Ey iman edenler, Sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği, çağırdığı zaman, Allah’a ve Resulüne icabet edin.” (Enfal suresi 24)
Şanı yüce Allah (cc), bizlere tekrar “hem dünyamızı hem de ahiretimi kazandıracak İslami bir Devlet” kurma konusunda yardım etsin ve işlerimizi kolaylaştırsın.
“Ey Rabbim, bu makalemi okuyan, anlayan, benimseyen ve paylaşan tüm Müslümanlara, son nefeslerine kadar şahit, son nefeslerinde de o müjdelenen İslami Devlet’ te şehit olmayı nasip eyle..”
Ey güzel insanlar ve ey Davetçi gençler
Bir gün ecel/süre bitecek, ölüm gelecek ve ayrılacağız dostlar. Şu boş kubbede hoş bir sadâ bırakanlara selam olsun..
Bekir Yetginbal – 16 Ekim 2026
Tags: