Küreselci Sermaye’ nin yeni Merkez Üssü İstanbul’ mu Oluyor?
Küreselci Sermaye’ nin yeni Merkez Üssü İstanbul’ mu Oluyor?
KÜRESELCİ SERMAYE’NİN YENİ MERKEZ ÜSSÜ
DUBAİ’ DEN İSTANBUL’ A MI TAŞINIYOR?
Bizleri İslam ile şereflendiren Âlemlerin Rabbi, mülkün sahibi, Şanı yüce Allah’a sonsuz defa hamd olsun.
Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi en başta ölçü ve örnek Rasul Hz. Muhammed’in, ehli Beytinin, güzide Ashabının, İslam ümmetinin ve sizlerin üzerine olsun.
Muhterem kardeşlerim ve Davetçi gençler
Yazı başlığımı oluşturan ana konuya girmeden önce çok kısa olarak bir hususa değinmek istiyorum.
Birçok takipçi ve okuyucularım, paylaşımlarımın “uzun olması” serzenişinde bulunarak, daha kısa yazmamı ya da 2-3 parçaya bölüp paylaşmamı istiyorlar.
Onları bu düşünceye iten ana saik; uzun süreli okuma alışkanlıklarının olmaması ve bundan dolayı da sıkılmalarıdır.
Ama okuma ve yazma noktasında Rabbimizin “Farz kıldığı” bir amacı tahakkuk ettirmek isteyen, “Muayyen bir amaç için bu dünyada yaşayan bir davetçi”, böylesi bir “mazeret” yerine, güzel bir “maharet” göstermeli, amacına ulaşmak için “sabır ve azim” göstermelidir diye inanıyorum.
Bizlerde olabilecek bir “Okuma tembelliği” inanın çocuklarımıza ve çevremizdekilere de sirayet edecek, bu da bizlerin “Ehli Küfür” karşısında hezimete uğramamız sonucunu doğuracaktır ve nitekim doğurmuştur da.
Günde 3-4 saat cep telefonunu ve sosyal medyayı elinden bırakmayan davetçi gençlerin, Bekir amcalarına “3 günde bir” ve sadece “yarım saat” zaman ayırmaları çok mu?
Canım kardeşlerim, güzel insanlar
Hatırlarsanız bir önceki paylaşımımda İslam davasının yüklenen tüm Müslümanlar ve özellikle de “Davet yolundaki Gençler için kısa bir Şablon” paylaşmış ve şunları yazmıştım:
İslam davasını yüklenen, davetçi kardeşlerimiz, İster anlatırken, ister yazarken veya bir video çekerken bu şablondaki hususlara riayet eder ve gereğini uygularlar ise “Rabbimizin bu farzını Hakkı ile” yerine getirmiş olurlar.
BİRİNCİ HUSUS: Karşımıza çıkan vakıayı, problemi ya da ihtiyacı doğru okumak.. Doğru okuma ve doğru anlama, doğru çözüme gidişin ilk adımıdır.
İKİNCİ HUSUS: Her vakıanın öncesine, sonrasına ve öncesi ile sonrası arasındaki tüm alakalara, “Sebep – sonuç ekseninde” doğru teşhis koymalı, vakıasına mutabık doğru bir analiz yapılmalı, konu aydınlatılmalıdır.
ÜÇÜNCÜ HUSUS: Ele aldığımız vakıa, ister bir problem olsun, isterse acil ve doğru giderilmesi gereken bir ihtiyaç olsun, bunun toplumsal boyutu yani devletle çözüme gidilmesi hususu, ana fikir, nihai, doğru ve yegâne köklü çözüm olarak “İslam Devleti Vurgusu” mutlaka ama mutlaka yapılmalıdır.
Maalesef birçok davetçi genç, bir gazeteci gibi sürekli “Haber, olay, Problem vs.” paylaşımı yapıyor ama 2 sayfalık yazıda “İslami çözümü yani İslam Devleti’ni” hiç ortaya koymuyor. Bu çok büyük bir yanlıştır.
“Ya hayır konuş, ya da sus” diyen Rasulullah (sas), tüm konuşmalarının ve amellerinin finalinde, “Medine’ de İslam Devleti’ ni kurdu” değil mi?
O halde “İzindeyiz ya Rasululullah..” diyen davetçiler de efendimiz ve Ashabı gibi yapmalı, “İslam asla devletsiz, bir Devlet de asla İslamsız olmaz..” diyerek nihai, doğru ve yegane köklü çözüm ortaya koymalıdır.
Bu salih amel yapılmazsa, bu platformda boy göstermenin bir anlamı yok. Rabbim yar ve yardımcımız olsun..
Ey Davetçi gençler, gelin öncelikle şu eski bir haberi okuyalım ve nefsimize bir hatırlatma yapalım:
İstanbul Finans Merkezinin açılış töreninde konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan: Türkiye “Büyük Finans Devletleri” nin yer aldığı üst lige çıkabilecek dedi.
Türkiye Varlık Fonu sahipliğinde ve Çevre Şehircilik ve İklim Bakanlığı koordinasyonunda tamamlanan İstanbul Finans Merkezi bankalar etabı, bugün törenle hizmete girdi.
İstanbul Finans Merkezi projesi, İstanbul’u “Dünyanın sayılı finans merkezlerinden biri” hâline getirecek ve Türkiye’yi finans alanında “üst lige” taşıyacak.
İstanbul Finans Merkezi açılış töreninde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan konuşma yaptı.
Erdoğan, “Finans sektörümüz açısından stratejik öneme sahip bir açılış töreni gerçekleştiriyoruz. Tarih boyunca ülkemizin finans merkezi olan İstanbul, şimdi bu önemli misyonu yeniden üstleniyor. Finans merkezi sayesinde finans alanında yeni bir ekosistem kurulabilecek ve Türkiye büyük finans devletlerinin yer aldığı üst lige çıkabilecek.” dedi.
Erdoğan, “merkezin stratejik öneminin önümüzdeki yıllarda daha iyi anlaşılacağını” belirtti.
İstanbul Finans Merkezi, 1,3 milyon metrekare ofis alanı, 100 bin metrekarelik alışveriş merkezi, 2 bin 100 kişilik kongre merkezi, 5 yıldızlı oteli ve akıllı şehir modeli ile yurt içi ve yurt dışından birçok misafiri ağırlayacak.
Projede bankalar etabının açılmasıyla birlikte “yurt içinden ve yurt dışından” yine önemli “banka ve finans kuruluşlarının” da İstanbul Finans Merkezi’nde yer alması bekleniyor.
Projede ofisler ve alışveriş merkezi kapasitesinin çok daha üzerinde talep topladı
Merkezde son teknoloji ile donatılmış 21 ofis binası bulunuyor. Ofisler ve alışveriş merkezi açılışın çok öncesinden kapasitesinin çok daha üzerinde talep topladı.
A sınıfı binalarda tüm yönetim sistemlerini tek bir çatı altında toplayan proje, dünya standartlarının üzerinde ve akıllı şehir modeli ile tasarlandı.
Projede tüm ofisler açılabilir pencereler ve UV filtreli havalandırma sistemleri ile donatıldı. (Kaynak: DijitalHaber com tr – 18 Nisan 2023)
Muhterem kardeşlerim ve Davetçi Gençler
Haberi okudunuz ve “3 sene önce” söylenen bu sözler ile bu gün gelinen noktayı bir arada düşünüp bir kıyas yapalım.
Hatırlatma sadedinde bu şablonu bu yazımda bir kere daha ifade etme amacım; “Küreselci sermaye’nin yeni merkez üssü Dubai’ den İstanbul’ a mı taşınıyor?” başlıklı bu yazımda, yukarıda söz konusu ettiğim “Şablonu” nasıl uyguladığımı bizzat görmenizi sağlamaktır. Rabbim feraset ve basiretinizi arttırsın.
Öncelikle bir takım vakıaları ve yaşanan olaylardan bazılarını “parçalar halinde” ortaya koyalım. Sonra da bu parçalar arasında bir ilinti kurup, analiz yapıp, yazının finalinde “Nihai, doğru ve yegâne köklü çözümümüzü” ifade edelim inşaAllah.
BİRİNCİ PARÇA:
İster ülkemizdeki bir olay, bir vakıa, isterse dünyanın herhangi bir bölgesinde olup biten olaylar ve vakıalar hakkında “Doğru bir okuma, doğru bir tespit ve tanımlama” için de illaki çeşitli ama “Doğru Ön Bilgilere” ihtiyacımız vardır.
Ama siyaset öyle bir şey ki; “Devasa bir şey” sanılan şu “küçücük” dünyada, bir ülke ya da bölgede olup biten olaylarla, dünyanın diğer bölgesi ya da kıtası arasındaki olaylar arasında mutlaka bir “Organik Bağ” var.
Dolayısıyla “Devletlerarası siyasette” iyi bir okuyucu ve oyuncu olabilmek ya da “Bir bilen” olabilmek işte bu “Organik Bağları” da idrak etmemize bağlıdır.
İşte buna kısaca, “Büyük resim ile Küçük resim arasındaki bağ ya da alaka” diyoruz..
Bu bağı doğru kuramayanlar asla “iyi bir siyasetçi” olamazlar. Velev ki “İslami bir Devleti“ yönetmeye aday herhangi bir siyasi partinin üyesi ya da yöneticisi olsalar da..
Ya da halihazırdaki bir devleti yönetmekte olan “Devlet adamları” olsalar da..
İKİNCİ PARÇA:
Kur’an ve Sünnetin işaret ettiği noktadan İster dünyadaki isterse Türkiye’deki “Dâhili ve Harici Siyasete” şöyle bir göz gezdirdiğimizde “şu gerçeğin ortaya çıktığını” görüyoruz:
Mesela “Türkiye’deki “Devlet vakıasına” kuşbakışı bir bakışla baktığımızda tüm çıplaklığı ile görülen şey; Türkiye’de 2 iktidar vardır:
A: Hakiki iktidar: “Devlet aklı ve Devlet iradesi” diye tanımladığımız ama herkesin görüp hissedemediği bir iradedir.
B: Geçici iktidar: Başbakandır, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu üyeleri, Meclis ve Anayasa Mahkemesidir.
Cumhuriyet kurulduğundan bu güne “kimin” Başbakan, Bakan ya da Cumhurbaşkanı olacağına hep “Hakiki İktidar” karar vermiştir.
Fiiliyatta da hepimizin şahit olduğu şey;
“Hakiki İktidar” yani Devlet bir Hancı, Başbakan, Cumhurbaşkanları vs. yani kendisine “Geçici iktidar” emanet edilenler ise birer yolcudur.
ÜÇÜNCÜ PARÇA:
18. yüzyıl sonlarında, “50 adet Devletin” bir araya getirilmesi ile oluşturulan “Amerika BİRLEŞİK Devletleri / ABD” özellikle 20. Yüzyılda Küresel sermayenin ana merkezi oldu. Küresel sermaye sahipleri ABD’ yi dünyanın “Birinci Süper Devleti” yaptılar.
21. yüzyıla girerken artık ABD’ den vaz geçen Küreselci sermayenin İngiliz aklı, ABD’ yi parçalamaya, onu adeta “50 ayrı devlete” bölmeye karar verdi.
Kendileri için planlanan bu vahim durumu yakinen gören ABD’ nin “Ulusalcı Sermaye sahipleri”, ABD’ deki “Cumhuriyetçi Parti ve Pentagon işbirliği” ekseninde bir araya gelip, İngiliz aklına dayanan “Küreselci Sermaye” sahiplerine karşı “hem ülkelerinde hem de tüm dünyada” direnişe geçtiler.
Bu nedenle, Ulusalcı katil Donald Trump; “ABD’ yi parçalamalarına asla izin vermeyeceğim..” diye bas bas bağırmaktadır.
Küreselci sermaye sahipleri, bu amacına ulaşabilmek amacıyla işbirlikçileri “Demokrat Parti” eliyle; hem ABD içinde en başta “Göçmenler” üzerinden yakıp yıkmalara başlamış, hem de dünya çapında ABD maslahatlarına “darbe üstüne darbe” indirme gayretlerine girişmiştir.
Uluslararası bu “Devasa Küreselci Sermaye” sahipleri, öncelikle ABD’ yi parçalama yoluna revan olmanın yanı sıra, 21. Yüzyıl başlarında kendisine yeni “Merkez Üs” edindiği Çin topraklarında ürettikleri tüm Sanayi, Ticari, Zirai, Tıbbi vs. ürünlerini dünya pazarlarına “süratli bir şekilde ulaştırma” mücadelesine girmişlerdir.
Tabii ki Küreselci sermayenin tek amacı, “dünya pazarlarına ulaşmak” değildir. Varlıklarını adadıkları daha büyük ve “hayati bir projeleri” de vardır. O da şudur:
Çin topraklarını merkez üssü edinip, Çin devletini avuçları içine alan, onunla iş birliği yapan Küreselci İngilizler, Lanetli kör şeytanı kendilerine “Rab” edinmiş ve bir yandan da “Şeytanın yeryüzü hâkimiyetini” tahakkuk ettirme yoluna koyulmuşlar, bu yeni projeye de “Yeni Dünya Düzeni (İngilizcesi ‘New World Order) adını vermişlerdir.
Bu yeni düzen; tamamen “Dijital bir yeni Dünya Düzeni” dir. Diğer bir ifade ile, “Kameralara ve dijital verilere dayalı” bir “Sosyal kredi ve puanlama” sistemidir.
İşte bu yeni proje, Çin topraklarındaki “Hakiki iktidarın” benimseyip mücadelesini verdiği “Büyük resmin” ana parçalarından birisidir kardeşlerim.
Çin’ de bulunan bu “Hakiki iktidar”, benim indimde “Çin artı İngiltere işbirliği” olduğu için, bu yeni yapıya ben kısaca “Çingiltere” diyorum.
DÖRDÜNCÜ PARÇA:
Eski İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ ın da itiraf ettiği gibi, yıllarca Afganistan, Pakistan ve Irak’ ta katil ABD ile birlikte çalışan ve bunun bir ödülü olarak, Saddam Hüseyin sonrası kendisine teslim edilen Irak’ı da “Şii Hilali” projesine dâhil eden İran, ne yaptı biliyor musunuz?
Çeşitli devletlerin kendi aralarında kurdukları “siyasi ittifaklar” silsilesinde İran, Şeytan’a tapan Küreselci sermayenin yani “Yeni Dünya Düzeni” projesinin amiral gemisi “Çingiltere” ye yeşil ışık yaktı, onun kanatları altına sığındı.
Çin; İran Devletini tamamen safına katmak için, ona çok büyük bir yem atmış ve İran ile Çin arasında gelecek 25 yıl içerisinde İran’a 400 milyar dolarlık bir yatırım yapma anlaşması imzalamıştır. Tarih: 26 Mart 2021.
Bu gidişat elbette ki ABD’yi çılgına çevirmiştir.
BEŞİNCİ PARÇA:
Üretim & Tüketim ekseninde, ortaya “Trilyonlarca Dolar” sermaye koyan, Çin’ deki üretici şirketler ve bunların ana sermaye sahipleri için her ne kadar tüm dünya bir “Pazar” ise de, asıl “Ana Pazar” adeta “Tüketim Kolik” olan Avrupa halklarıdır.
İşte, İngiliz aklıyla hareket eden bu Uluslararası devasa sermaye sahibi Batılı Kapitalist şirket patronlarının, Çin topraklarında oluşturdukları bu yeni “Siyasal & Sosyal Sistem” 2013 yılında Dünya çapında yeni ve devasa bir proje daha başlattı.
21. Yüzyılın bu devasa “Modern İpek Yolu” projesinin İngilizce adı, “One Belt One Road” (OBOR), Türkçe adıyla ise, “BİR KUŞAK, BİR YOL” projesidir ve Çingiltere bu proje için kendisine, denizden ve karadan 6 adet “Ana Koridor” belirledi.
Mesela; Çin, Tacikistan, Özbekistan, Türkmenistan, Hazar Denizi, Azerbaycan, Ermenistan, Türkiye üzerinden Avrupa’ya giden ve içinde Ermenistan’daki “Zengezur Koridoru” nun da bulunduğu güzergâh bunun bir koludur.
Keza; Çin, Afganistan, İran, Türkiye üzerinden Avrupa’ ya giden güzergâh da bir diğer koldur.
Bu proje ve onun sahiplerinin “kendi aleyhine” büyük bir iş başlattıklarını gören “Ulusalcı ABD Sermayesi” tüm güzergâhlarda bu projeyi “Sabote etme” için girişimlere başladı.
Bunun bir meyvesi olarak, 9-10 Eylül 2023 tarihleri arasında Hindistan’ da yapılan “G20 Yeni Delhi Zirvesi” nden şu kararın çıkmasını sağlamıştır:
“Hindistan’ı, Orta Doğu ve İsrail üzerinden Avrupa’ya bağlayacak” yeni bir demiryolu ve limanlardan oluşan “Tarihi yeni bir ekonomik koridor” kurulacaktır..
“G20 Yeni Delhi Zirvesi” ve alınan bu karar ve “Çin planlarını sabote girişimi” sonrası ne oldu biliyor musunuz?
Zirveden “Tam 27 gün sonra” 07 Ekim 2023 Cumartesi sabahı, İzzeddin el Kassam tugayları Gazze’ den “Aksa Tufanı” operasyonunu başlattı ve ABD projesi, o gün bu gün “güme gitti” vesselam.
ALTINCI PARÇA:
Şanı yüce Allah (cc) yüce kitabında bundan 1440 küsur yıl öne Müslümanlara “Yahudilerin” ne kadar hain, sinsi, cani, fırıldak, yalancı, çift yüzlü, alçak ve şerefsiz bir mahlûk olduklarını tafsilatlıca anlattı.
Aradan geçen 1,5 asra rağmen, Kur’an’ da anlatılan “Yahudi aynı Yahudi..” ve onda hiçbir şey değişmedi.. Ama yine “Kur’an’ da anlatılan Müslüman” ile bugünkü Müslüman, acı ama gerçektir ki, “Aynı Müslüman” değildir..
“Vahşet ve katliam” denince ilk akla gelen kavim olarak bilinen Yahudileri, İngilizler o kadar iyi tanımışlar ki; 1948 yılında onlara “İsrail” adını verdikleri bir devlet kurdular.
Niçin? Kendi menfaatleri için..
21.Yüzyılda tüm dünyaya yeni bir format atmak ve “Yeni bir Dünya Düzeni” kurmak için yola revan olan ve Çin devletini avucunun içine alıp “Çingiltere” dediğimiz ittifakı kuran aynı İngiltere, şimdi bu “Çakma Devlet” İsrail’i, artık Filistin topraklarından kaldırmak ve bu “pislik kavmi” bir başka coğrafyaya (mesela Ukrayna, Kanada ya da Avusturalya olabilir) taşımak istiyor.
Niçin? Kendi menfaatleri için..
Çünkü artık İsrail’in bölgedeki varlığı “kendileri aleyhine” olmaya başlamıştır. İsrail ve Siyonist Yahudiler; Emperyalist kâfirlerin (çenesinde “1 Ton” basınç bulunan ve tuttuğunu koparan) “Pitbull köpeğidir..” (Bu teşbihten dolayı tüm köpeklerden özür diliyorum)
Bu azgın, kudurmuş, insanlık düşmanı ve bebek katili kavim, 200 yıldır kah İngiltere, kah ABD tarafından defalarca kullanılıp çöpe atılan “Sümüklü Mendil” gibi oldu.
Adeta ömrünün “son demlerini yaşadığını gören” İsrail ve Yahudiler, “tarihte daha önce yaptıkları bir şeyi” tekrar yapmaya başladılar.
“- Nedir o Bekir amca?”
Rasulullah (sas) efendimiz, malumunuz Hicret ile birlikte Medine’ de İslam Devleti’ ni kurmuş ve ilk “Devlet Başkanımız” olmuş, hicretin 4. senesi Rebiulevvel ayı içinde gidip Yahudi Nadiroğullarının muhasara altına almıştı.
Pislik kavim, bunun üzerine “Çok sağlam olduklarına inandıkları kalelerine” sığınmışlardı. Efendimiz (sas) onlara emrini bir kere daha hatırlatarak:
“Medine’den çıkıp gidiniz..” dedi.
Benî Nadir (Nadiroğulları), bu teklifi kabule asla yanaşmadı ve “Ölüm, bize, senin teklif ettiğin şeyden daha kolaydır. Ölümü göze alırız ama teklifini asla kabul etmeyiz.” diyerek meydan okudular.
Efendimiz (sas) onlarla şimdilik çarpışmayı uygun görmedi ama Allah’ın izniyle mükemmel bir harp planı tatbik etti.
En yakın Yahudi “evlerini yıkma ve hurma ağaçlarını kesme” emrini verdi. Bu hareket, düşmanın “kaleden dışarı çıkıp çarpışmasını temin etmek” gayesiyle yapılıyordu.
Evlerinin yıkıldığını, hurma ağaçlarının kesilip yakıldığını gören Yahudiler; “Ya Muhammed, Sen bozgunculuğu, bozup dağıtmayı yasaklar ve yapanları ayıplardın. Şimdi ne diye yaş hurma ağaçlarını kestiriyor ve yaktırıyorsun?” diye bağrıştılar.
Bu bağrışmalar, bir takım Müslümanları da tereddüde sevk etti. Bunun üzerine Rabbimiz, hemen şu ayet-i kerimeyi indirdi:
“Hurma ağaçlarını kesmeniz de kesmeyip dikili bırakmanız da Allah’ın izniyledir ve o fasıkları /Yahudileri rezil, perişan etmek içindir.” (Haşr suresi 5)
Bu ayetin gelmesiyle Müslümanların tereddüt ve endişeleri giderilmiş oldu.
Muhasaranın on beşinci gününde, “pislik kavim” teslim olmayı kabul etti ve “Emân diledi.” Peygamber (sas) Efendimiz de kendilerine emân verdi ve hiçbirisinin canına dokunmadı. Silahları hariç, başka mallarından develerine yükleyebildikleri kadar eşya alarak çıkıp gitmelerine izin verdi..
Bu izin üzerine 600 deveye yükleyebildikleri kadar mal ve eşya ile birlikte tam Medine’den ayrılacakları sırada ne yaptılar biliyor musunuz?
Geride sağlam kalmış olan tüm evlerini “Müslümanlar asla oturmasınlar..” diyerek “kendi elleriyle” yaktı ve yıktılar ve Medine’yi terk ettiler. Bir kısmı Şam, bir kısmı Hayber, diğer bir kısmı ise Yemen tarafına gitti. (Kaynak: Sire, 3:199; Tabakât, 2:57; İnsanü’l-Uyûn, 2:560)
Şimdi tarih tekerrür ediyor.
Kendilerine artık “Yol görüldüğünü, Filistin’den defolup gideceklerini” gören pislik kavim, sadece Gazze’ yi değil, tüm Filistin’i, Mescid-i Aksa’ mızı, Lübnan’ ı, Suriye’ yi, Yemen’ i, İran’ ı yakıyor, yıkıyor, “Taş üstünde taş, vücut üstünde baş” kalmasın diye elinden geleni ardına koymuyor görüyorsunuz değil mi ey kış uykusundaki Müslümanlar..
Ne demiştim yukarıda?
Aradan geçen 1,5 asra rağmen, Kur’an’ da anlatılan “Yahudi aynı Yahudi..” ve onda hiçbir şey değişmedi.. Ama yine “Kur’an’ da anlatılan Müslüman” ile bugünkü Müslüman, acı ama gerçektir ki, “Aynı Müslüman” değildir..
YEDİNCİ PARÇA:
28 Şubat 2026 günü katil İsrail ve katil ABD’ nin bir okuldaki 165 minik kız öğrencinin katliamıyla başlatılan “İran – ABD & İsrail Savaşı” bu gün 38. Gününde.
Bu güne kadar yaşanan süreçte, benim gördüğüm ve vakıadan okuduğum kadarıyla şöylesi bir durum ortaya çıkmıştır:
İran’daki “Hakiki iktidar” ile onun bu savaştaki “görülmeyen ama yakinen hissedilen” Partneri Çingiltere, halihazırda birlikte hareket etmektedirler.
Belki birileri, bunu “normal hatta zaruri bir birliktelik” olarak görebilir. Hatta bazı kardeşlerimiz, “İran bu birlikteliği, kendi bekası için zaruri gördü ve iyi ki de yaptı, sonuç ortada..” diyebilir.
“Çünkü İran, bir süper devlete karşı tek başına ne yapabilirdi ki?” diyenleriniz de vardır sanırım.
Ama hal ve gidişat çok çok farklı şeyleri ortaya çıkarmaya başladı kardeşlerim. Şöyle ki:
Bir savunma refleksi ile hareket eden İran, “bilerek ya da bilmeyerek veya isteyerek ya da istemeden” adeta Çingiltere’ nin gönüllü bir “Truva Atı” oldu.
“- Bunu neye istinaden söylüyorsun Bekir amca?” diyenlere cevabım şudur:
Katil Çingiltere, dünya siyasetinde hiçbir şeyi “Kendi akışına” bırakmaz ve bırakmıyor da. Dolayısıyla tüm olup bitenler; “bir hedefe yönelik, bir plan dâhilinde ve bir takım siyasi üsluplar kullanılarak” icra ve infaz edilmektedir.
Yani hiçbir şey kendiliğinden ya da tesadüfen olmuyor.
Piknikte, abim, yengem, onların çocukları, bizim çocuklar oturup çay içiyorken, arka taraftan başıma “ceviz büyüklüğünde” bir taş geldi ve kafam kanaya başladı.
Elbette ki bu taş yerden “kendi kendine havalanıp, uçup, nokta atış yaparcasına” benim kafayı delmedi. Bunun bir “faili” olmalıydı.
Nitekim bulduk faili.. 7-8 yaşlarındaki kız çocuğu yeğenim “ben atmıştım amca, özür dilerim..” dedi.
Yukarıda, yani ÜÇÜNCÜ PARÇA’ da şu cümleyi kullanmıştım: “21. yüzyıla girerken artık ABD’ den vaz geçen Küresel sermayenin İngiliz aklı, ABD’ yi parçalamaya, onu adeta 50 ayrı devlete bölmeye karar verdi..”
İşte şimdi bu savaşta katil Çingiltere; Yeni Dünya Düzeni’ ni kurma ve bunun tahakkuk edebilmesi için de “ABD’ yi ortadan kaldırma operasyonlarından” bir operasyon olarak şu an gönüllü “Truva Atı” İran’ı çok yönlü olarak kullanmakta.
Ve yine az önce demiştim ki; “Bu savaşın hal ve gidişatı, çok çok farklı şeyleri ortaya çıkarmaya başladı..”
Mesela uzun zamandır bu operasyonu hazırlayan, İran’a birçok silah, mühimmat, balistik füze teknolojisi, bunların kullanım eğitimi, stratejisi veren ve “Haziran 2025 deki 12 günlük” İran-ABD İsrail savaşında “Test vuruşlarını” tamamlayan Çingiltere, 28 Şubat 2026 da başlayan yeni saldırı sürecini, hemen kendisi için bir “Altın Fırsat” a çevirdi.
Katil Çingiltere için; İran, Katar, Umman, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ya da Bahreyn’deki Müslümanların katledilmesi, petrol ve su arıtma tesislerinin vurulup havaya uçurulması, şehirlerinin harabeye çevrilmesi “hiç mi hiç” umurunda değildir.
Hatta katil Çingiltere, adeta İran’a şu talimatı vermiş gibi görünüyor:
“Savaşı uzatabildiğin kadar uzat, gerekirse 2-3 sene uzat, füzelerin % 85 ini körfez ülkelerine, % 10-15 kadarını da İsrail’ e yönelt.. Körfez ülkelerinin hayati tesislerini, finans merkezi gökdelenlerini, havalimanlarını yerle bir et, ama sakın ha İsrail’ in can damarlarına, su arıtma tesislerine, Hayfa’ daki petrolüne, özellikle de havaalanlarına ve Tel Aviv’ deki finans merkezi kulelerine vurma.. Bazı küçük yerleşim yerleri füzelerden nasibi alsın..”
Netice itibariyle bakıyoruz ki, % 100 “Nokta Atış” kapasitesine sahip İran füzeleri, bu güne kadar “bil fiil” bu talimatları harfiyen uygulandı..
“- Peki, Bekir amca Çingiltere niçin böyle bir taktik uyguladı ve halen de uygulamakta?”
Canım kardeşim yine yukarıda “Büyük resim ile Küçük resim arasındaki bağ ya da alaka” diye bir şey söz konusu etmiştik.
Büyük resim; Ulusalcı ABD ile Küreselci Çingiltere arasındaki siyasi, askeri, ticari ve stratejik mücadeleye dayalı birbirlerini “parçalama, yok etme” hamleleridir.
Küçük resim ise; ister Tayvan üzerinden, ister İran üzerinden isterse Venezüella üzerinden kurdukları sinsi oyunlardır.
Katil Çingiltere’nin yani Küresel sermaye sahiplerinin ABD’ deki “Demokrat Parti” li uşakları yani milletvekilleri üzerinden yaptıkları “Dâhili operasyonlar” da bu “parçalama” işlerinin “ayrılmaz” birer üsluplarıdır.
Mesela Kasım 2026 daki seçimlerde, katil Donald Trump’ un partisi Temsilciler Meclisinde çoğunluğu kaybederse, Demokrat Parti, katil Trump’ un “Başkanlıktan Azli” sürecini hemen başlatacak, “İsrail’e Epstein dosyalarından dolayı gebe olan” katil Trump’ un belki de başkanlığı elinden alınabilecektir.
Bu kayıp, belki de ABD’ nin dağılma ya da kendi iç kabuğuna/Amerika kıtasına çekilmesini sağlayacaktır.
SEKİZİNCİ PARÇA:
Şimdi gelelim Türkiye’ ye..
“Büyük resim – Küçük resim ekseninde” Türkiye nerede, ne yapıyor ve hedefleri nelerdir okumaya çalışalım.
Hayat tecrübelerime ve birikimlerime istinaden derim ki Türkiye; kendi menfaat ve maslahatlarını, hem Ulusalcı ABD’ ye hem de Küreselci Çingiltere ittifakına “Mavi Boncuk” dağıtmada görüyor.
Nedir mavi boncuk dağıtmak?
Yahudi ABD’li işadamı David Younnes ile evlenen şarkıcı Emel Sayın’ ın şarkısı ve filmiyle özdeşleşen bu ifade ya da deyimin aslı şöyledir: “Mavi boncuk kimdeyse benim gönlüm ondadır..”
Bununla kastedilen ise; “Herkese şirin görünen, gönül alan, kurnazca herkese ümit veren kişi ya da kişilerdir.”
Ben burada konunun tam anlaşılması için “bir teşbih olarak” bunu kullandım.
Bu siyaset, günümüz devlet siyasetinin yani Türkiye’ deki “Hakiki İktidarın” bir siyaset yapma üslubudur.
Bu cümleden olmak üzere Türkiye, hiçbir zaman ABD ile ipleri hiç koparmamış, değişen onca ABD başkanına rağmen “Gelene ağam, gidene paşam..” demiş, devlet adamları onları; “Vay dostum..” diye karşılamış, ABD ise bu sıcak ilgiyi gösterenleri “öve öve” bitirememiştir.
Keza Türkiye’ deki “Hakiki İktidar” sahipleri, şeytana tapan, onu Rab edinen, İngiliz akıllı Küreselci sermayenin Çingiltere ittifakı ile de “yağlı ballı” ilişkilerini artan bir ivme ile bu güne kadar da devam ettirmişlerdir.
Özellikle İran – ABD savaşı sonrasında da katlanarak, fuleli adımlarla büyüyeceği görülmektedir. Çünkü bu ittifakın öneri ve istekte bulunduğu birçok şeye, Türkiye’ deki “Hakiki İktidar” hemen hemen hiç “Hayır” dememiştir.
Son 30 yıl içinde olup bitenlerden örnekler vermek gerekirse;
En başta Anayasa ve kanunların tamamen “Batı standartlarına” uydurulması, Demokrasi ile İslam’ ın harmanlanıp halka benimsetilmesi, kadın erkek eşitliğine dayalı “kadın işçi istihdamında” % 35’ ler seviyesine çıkılması, İstanbul sözleşmesi, cinsiyet eşitliği, zinanın suç sayılmaması, idamların yasaklanması, tarihte görülmemiş özelleştirmelerin yapılması, pandemi ilan edilmesi ve malum sıvı mecburiyetleri, bütün resmi kurumların dijitalleşmeye geçmesi ve en son olarak da 01 Nisan 2026 itibariyle “5G Vahşeti’ nin uygulamaya başlaması vs. örnek olarak verilebilir.
Bir de bunların yanında özellikle İstanbul şehrinin özel bir “Kentsel Dönüşüm ve Değişim Siyaseti” ile kasten her alanda büyütülmesi, Avrupa’nın en büyük Havalimanının, 3. Havalimanı olarak bu şehre yapılması, en büyük ve ortasından tren yolu da geçen/geçecek olan bir köprünün inşa edilmesi, Yüksek hızlı trenler, Avrupa’ da bile olmayan bazı otoyollar, Avrupa ve Ortadoğu’ nun en büyük (hali hazırda birçok binaları boş olmasına rağmen) “İstanbul Finans Merkezi” nin bu şehirde yapılmış olması her halde “kendi kendine hasbel kader” olup biten işler değildir.
Benim kafama düşen taş misali..
Bu cümleden olmak üzere “iki şeye daha” dikkatinizi çekmek isterim kardeşlerim ve Davetçi gençler.
Birinci husus; Malumunuz son 23 yıldır, yapılan birçok Anayasa ve kanun değişiklikleri ile Türkiye’ de “İstikrarlı seyreden” bir “Devlet Düzenini” bu toprakları yöneten “Hakiki İktidar” tesis etmiştir.
Zannediyorum ki, Ekim 2027 de yapılacak erken Genel seçimlerinde Erdoğan tekrar Cumhurbaşkanı olacaktır.
Çünkü onun disiplinli karizmatik liderliğinden herkes memnundur. Şayet onun yaşı çok ilerlememiş, orta yaşta bir siyasetçi olsaydı, 2030’ lu yıllarda da yine onu Cumhurbaşkanı görebilirdik.
Çünkü tuttuğunu koparan, her bir dediğini “Harfiyen uygulatabilen” bir siyasi profildir Erdoğan.
100 yıllık Cumhuriyet tarihinde, son 25 yılda yapılanlar, önceki 75 yılın, “yüzlerce katı” işlerdir. Eğri oturalım ama doğruyu konuşalım bu bir hakikattir..
İkinci dikkatinizi çekmek istediğim husus ise; Müesses nizam içinde oluşturulan şu meşhur “Türkiye Varlık Fonu” dur.
Belki bilmeyenleriniz olabilir diye bunu kısaca izah edelim. Nedir bu fon:
Türkiye Varlık Fonu (TVF); Devletin elindeki kamu iktisadi teşebbüsleri, gayrimenkuller ve lisanslar gibi stratejik varlıkları “Tek bir havuzda” toplayarak, bu varlıkların değerini artırmak, büyük projelere sermaye sağlamak ve finansal piyasaları güçlendirmek amacıyla kurulan, 2016 tarihli 6741 sayılı kanunla oluşturulmuş özel bir yatırımdır.
Bu fon, Başbakanlığa bağlı olarak kurulmuş olsa da, 10 Temmuz 2018‘den itibaren Cumhurbaşkanlığı’na bağlanmış, Kamu varlıklarından elde edilen kâr, kira ve lisans gelirlerini kullanarak finansal piyasalarda aktif yatırımlar yapmıştır.
Genel literatürde varlık fonları devletlerin bütçe fazlası veya doğal kaynak gelirleriyle oluşturduğu devlet destekli yatırım araçları iken, Türkiye Varlık Fonu daha çok kamu varlıklarının değerini artırmaya odaklanan bir kalkınma fonu yapısında bir kuruluştur.
Bu fonun, bünyesindeki şirketlerin değerini artırmak, yurt dışı yatırım fırsatlarını değerlendirmek ve Türkiye’den küresel liderler çıkarmak temel stratejileridir.
Keza bu fon; Türkiye’nin en büyük kamu şirketlerini, finansal kuruluşlarını ve lisanslarını bünyesinde barındıran stratejik bir portföyü yönetmektedir. Portföyde Ziraat Bankası, BOTAŞ, PTT, THY, Türk Telekom, Turkcell, Borsa İstanbul, ÇAYKUR ve Eti Maden gibi dev kuruluşlar yer almaktadır. Fon, 7 farklı sektörden 36 şirket, 2 lisans ve çeşitli taşınmazlardan oluşmaktadır.
Bu yapısı itibariyle “Türkiye Varlık Fonu” adeta dünyanın en büyük sayılı Holdinglerinden birisi konumundadır.
Muhterem kardeşlerim, güzel insanlar
Bu fon ile ilgili belki bazı kimselerin bilmediği şu bilgileri de size ileteyim:
Türkiye Varlık Fonu (TVF) bünyesindeki şirketler veya bu şirketlerdeki hisseler “satılabilir, devredilebilir veya halka arz edilebilir.” TVF, portföyündeki şirketleri büyüme, borç yapılandırma veya nakit yaratma amacıyla “satma” yetkisine de sahiptir.
Özetle, Cumhurbaşkanına direk bağlı bu Varlık Fonu‘ndaki tüm şirketler, fonun “Yönetim Stratejisi” ne bağlı olarak “Yabancı veya Yerli” tüm yatırımcılara “Hisse devri veya satışı yoluyla” elden çıkarılabilir.
DOKUZUNCU PARÇA:
Şu haber birçok davetçinin gözünden kaçtı ya da önemsemediler sanırım. Haber şu:
Dünyanın en büyük Varlık Yönetim Şirketlerinden birinin değil, “Dünyanın en büyük” Varlık Yönetim Şirketi “BlackRock Inc.” nin sahibi ve CEO’su olan “Laurence D. Fink” Türkiye’ ye geldi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Dolmabahçe’de buluştu.
Fink’in sıradan bir yatırımcı olmadığı açıktır. Şu anda dünyadaki “en büyük” varlık yönetim şirketini yönetiyor. “14 trilyon Dolarlık” bir büyüklükteki bu şirket fonu, birçok ülkenin milli gelirinin çok çok üstünde bir fondur.
Sadece bir yıl öncesine kadar Türkiye piyasasında neredeyse hiç varlık bulundurmayan BlackRock’un Frontiers Yatırım Fonu, yakın bir zamanda, portföyünün yaklaşık yüzde 10’unu “Türk Hisselerine” ayırma kararı aldı. Bu oranla Türkiye; Suudi Arabistan ve BAE’nin ardından bu fonun “en büyük üçüncü durağı” haline geldi.
Şirket yöneticileri Samuel Vecht ve Emily Fletcher, Türkiye’deki mevcut “ekonomik tabloyu” açıkça büyük bir “Fırsat” olarak tanımlıyorlar. (Kaynak: AA / 27 Mart 2026)
Muhterem kardeşlerim
Aynı zamanda Davos’ taki “Dünya Ekonomik Forumu (WEF)” nin de Başkanı ve Küreselci sermaye patronlarından birisi olan Laurence D. Fink’ in bu ziyaretini, ben şahsen “Hayra alamet” bir ziyaret olarak görmüyorum.
Özellikle de Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın, 28 Şubat’ta İran savaşının başlamasından sonraki “iki hafta” içinde, hem de dünyada altın fiyatlarının “düşüş trendine” girdiği ve birçok Devletin de altın alımlarını arttırdığı bir zamanda, kalkıp yaklaşık “60 ton Altın satması” sonrasında Laurence D. Fink efendinin topraklarımızda “Fink atmaya başlaması” doğrusu beni çok rahatsız etti.
Laurence D. Fink ile Erdoğan ne konuştular hiç açıklanmadı ama çok yakında gerçekleşecek bazı Büyük özelleştirmelerin “hangi yerli firmalarla ortaklık kuran yabancı sermaye şirketlerine” verileceğine hep birlikte şahit olacağız.
Devletin resmi verilerine göre, 2002 yılından 29 Ekim 2022 tarihine kadar toplam 273 kuruluşta, Özelleştirme kapsamında “Hisse Devri” veya “Varlık Satış-Devir İşlemleri” gerçekleşmiş.
1986 yılından 2002 yılına kadar “8 Milyar Dolar” lık bir Özelleştirme yapılırken, 2002 yılından 2022 yılına kadar toplam “63 Milyar Dolar” lık satış söz konusu olmuş.
Merak edenler, 2022 – 2026 yılları arasını araştırıp bulabilirler.
Bu vahim gidişat bana şu ayeti hatırlattı: “ فَاَيْنَ تَذْهَبُونَۜ “ “Nereye gidiyorsunuz?” (Tekvir suresi 26)
ONUNCU PARÇA:
Kardeşlerim, yukarıda “İran – ABD & İsrail savaşı” orkestra şefi diyebileceğimiz Şeytana tapan Küreselci Çingiltere ittifakı, “Truva Atı” gibi kullandıkları İran’ a şu talimatı vermişler gibi demiştim:
“Savaşı uzatabildiğin kadar, gerekirse 2-3 sene uzat, füzelerin % 85 ini körfez ülkelerine, % 10-15 kadarını da İsrail’ e yönelt.. Körfez ülkelerinin hayati tesislerini, finans merkezi gökdelenlerini, havalimanlarını yerle bir et..”
Şu an İran, bunu büyük bir zevkle yapmakta.
Bir de İstanbul’ da Avrupa ve Ortadoğu’ nun en büyük “Finans Merkezi” nin bu şehirde yapılmış olması bende şöyle bir soru ve kanaat oluşturdu:
“Yeni Dünya Düzeni” için tüm dünyaya yeni bir format atmaya devam eden bu soyguncu Küreselci çete yani Çingiltere; ABD’ nin onlarca yıldır çöreklenip sömüre geldiği ve bir “Petro & Dolar Finans Merkezi” yaptığı Dubai şehrini, bu bombardımanla yerle bir edip, ABD’ nin “Dolar Saltanatına” son vermek ve İstanbul’ u yeni bir “Küresel Finans Merkezi” mi yapmak istiyor?
Ve aklıma şu deyim geliyor: “Perşembe’nin gelişi, Çarşamba’dan bellidir.”
Böyle bir şey gerçekleşirse ve bu sömürgeci kâfirler, yeni bir “Özelleştirme” ya da “Hisse satışları” furyası ile Türkiye Varlık Fonu (TVF)’nun elindeki devasa yerli şirketlere, kurumlara çökmeye kalkarlarsa “Vay halimize vay..” diyeceğiz Allah korusun.
100 yıllık Demokratik, Laik, Kemalist ve tam Kapitalist Cumhuriyet dönemi, her ne kadar toplumu “Ekonomik alanda ve anlamda” birçok farklı noktalara getirmiş ise de, “İslam dışı” bir devlet nizamı kabulü ve yönetimi, “Ne halikı ne de mahlûkunu” asla razı ettirememiş ve ettiremeyecek de..
Halikı asla ve kat’a razı ettiremeyecek çünkü “halk eden, yaratan” şanı yüce Allah (cc) yüce kitabında;
“Ben dinimi(sosyal yaşantı sisteminizi) tamamladım ve din olarak (Sosyal yaşantı sistemi olarak, Demokrasiden Laiklikten değil) sadece İslam’dan razıyım..” (Maide suresi 3. ayet). buyurmuştur.
Halikın asla razı olmadığı bir “yönetim nizamından”, elbette ki Müslüman mahlûk olarak insan evladı da asla razı olamaz.
İkinci husus; akıl sahibi hiçbir insan, hiçbir konuda “kendisine zulmedilmesini” asla kabul etmez, karşı çıkar. Mukabelede bulunur, kendisini korumaya alır değil mi? Bu da onun en doğal hakkıdır.
Burada çok basit ve her gün yaşadığımız canlı bir örnek vermek istiyorum.
Hatırlarsanız, 01 Ocak 2009 tarihinde yeni 200,- TL’ lik kâğıt para, bu Demokratik Laik düzen tarafından piyasaya sürülmüştü.
Merkez Bankası resmi sitesinin döviz kurlarını esas alarak gittik, 02.01.2009 da birim fiyatı 1,5367 TL’ den 200,- TL’ye = 130,- Dolar alabiliyorduk..
Yine gittik, 02.01.2015 de birim fiyatı 2,3491 TL’ den 200,- TL’ye bu sefer = 85,- Dolar aldık.
Bugün itibariyle yani 06.04.2026 de birim fiyatı 44,59 TL’ den 200,- TL’ ye = 4,5 Dolar aldık..
Neredennnn nereye..
Yine bir başka mukayese yapalım dedik. 120-130 yıl öncesi Osmanlı İslam Devleti parası olan “Reşat Altından” bir adet alalım ve onu TL ve USD (Amerikan Doları) ile kıyas edelim dedik, bakın ne çıktı.
06.01.2009 tarihinde alınan 1 adet Reşat altın 286,- TL’ye, o da toplam 186,- Dolara tekabül etti.
Yine 05.04.2023 tarihinde alınan 1 adet Reşat altın 8.450,- TL’ ye, o da toplam 440,- Dolar oldu.
Bugün itibariyle yani 06.04.2026 de aldığımız 1 adet Reşat altın 45.702,- TL’ye, o da toplam 1025,- Dolar etti.
Neredennnn nereye..
Canım kardeşlerim ve ey Davetçi gençler
Bu mukayeseleri niçin yaptım biliyor musunuz? Hani yazımın başında; “Davet yolundaki Gençler için kısa bir Şablon” ortaya koymuş ve bu şablonun ÜÇÜNCÜ HUSUS bölümünde demiştim ki:
“Ele aldığımız vakıa, ister bir problem olsun, isterse acil ve doğru giderilmesi gereken bir ihtiyaç olsun, bunun toplumsal boyutu, nihai, doğru ve yegâne köklü çözümü mutlaka ama mutlaka ortaya konulmalıdır…”
İster Türkiye özelinde, isterse dünya genelinde Müslümanların tüm problemleri üç aşağı beş yukarı aynıdır.
Para bir ekonomik değerdir. Bunun bir devlet elinde “Altın Para” olması ile olmaması arasında dağlar kadar fark vardır.
130 yıl öncesinin Osmanlı parası hala değerini mükemmel bir şekilde korurken, bugün piyasalara hâkim olan Dolar, Euro, Yuan, Sterlin vs. para birimleri “Fırtınalı denizin dev dalgalarında” sağa sola savrulan, batmasına ramak kalan bir gemi gibi bir “seyri sefer” izlemekte görüyorsunuz.
Ayrıca her devlet, kendi parasının “Tek Horoz” olmasını istemekte ama bu da hiçbir işe yaramamaktadır.
Rasulullah (sas) efendimizin Medine’de kurduğu İslam Devleti’ nin para birimi “Altın” idi ve dünyanın en kıymetli parası idi. Ne enflasyonlar ne devalüasyonlar onun kıymetine etki edemezdi.
Bu yüzden de; Ekonomik ve İktisadi hayatta tam bir istikrar ve huzur vardı.
Huzurun da ötesinde bu sistem, Rabbimizin emrettiği ve razı olduğu bir sistemdi. Bunun uygulanması, aynı zamanda “Ahiret hayatımızın” da teminat altına alınmasını beraberinde getiriyordu.
Çünkü İslam Anayasası ve kanunlarının, İslami vasfa ve mekanizmalara sahip bir İslam Devleti eliyle uygulanması, Rabbimiz tarafından “Farz kere Farz” kılınmıştı. Namaz gibi, oruç gibi, tesettür gibi ve zekât gibi kardeşlerim.
Şu ayette buyurulduğu gibi:
“Hangi dinden olurlarsa olsunlar, onların arasında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından bile seni saptırmamaları için, onlara karşı son derece dikkatli ol. Eğer senin verdiğin hükmü kabul etmez de yüz çevirip giderlerse, şunu bil ki Allah, bir kısım günahları sebebiyle onları belâya uğratmak istemektedir. Zaten insanların birçoğu Allah’ın yolundan çıkmış kimselerdir.” (Maide suresi 49)
Sadece bu ayeti bile ele alarak ifade etmek gerekirse;
“Bir farzı yerine getirmek için gereken her bir şey de farzdır..” Şer’i kaidesine binaen, İslam Risaletinin tam tatbiki, ancak ve ancak “İslami bir Devlet” ile mümkün olabilecek bir şeydir.
Dolayısıyla sık sık dile getirdiğimiz;
İSLAM, ASLA BİR DEVLETSİZ OLMAZ..
BİR DEVLET TE ASLA İSLAM’SIZ OLMAZ..
Düşünce inancımızın ne kadar “Hayati bir öneme” sahip olduğu bu vesileyle bir kere daha anlaşılır değil mi kardeşlerim?
Bu topraklarda ve tüm İslam âleminde Osmanlı İslam Devleti’nin yıkılmasından sonra, Müslüman halklar üzerine Demokrasi, Laiklik, Kraliyet ve Cumhuriyet fikir ve mefhumlarının akidesi olan Kapitalist akide ve nizamlar hakim ve hükümran kılındı..
Tüm batıl, sapık, insanlık dışı, adeta “Zulüm Üretme Makinası” olan bu Anayasa ve Kanunlar kâfirlerden ithal edildi, Müslüman halklara “Dipçik zoru ve idam üstüne idamlarla” tatbik edildi.
Ne zaman ki;
Müslümanların istek, azim ve gayreti, şanı yüce Allah’ın da buna mukabil yardımı sonrasında, İslam Akidesinin amir bir hükmü ve gereği olarak İslam Devleti tekrar kurulur, işte o zaman sadece paraya, sermayeye dayalı bu zulümler, vahşet ve katliamlar ve tüm İslam dışı uygulamalar, Allah’ın izni ve yardımıyla o zaman son bulur ve bulacaktır da inşaAllah..
Yeter ki bizler gerçekten onu “Canı gönülden ve tam bir teslimiyetle isteyelim, onun yolunda canlarımızı, mallarımızı, zamanımızı ve nice emeklerimizi feda edelim” güzel kardeşlerim.
Bu hastalıklı gidişata “Doğru teşhis” sadedinde şu kıssayı bir kere daha hatırlayalım derim güzel insanlar:
Yeni tanıştığı arkadaşıyla sohbet etmekte olan adam, arkadaşına demiş ki:
“- Bu günlerde çok belim ağrıyor..” Arkadaşı ona cevaben: “- Ondan dır” demiş.
“- Gözlerim de artık iyi görmüyor.” Arkadaşı cevaben: “- O da Ondan dır” demiş.
“- Kulaklarım bitmek üzere çok zor duyuyorum.” Cevap yine: “O da ondan dır”
“- Uyku denen bir şeyim kalmadı.” “- O da ondan dır” cevabını alınca dayanamamış sormuş;
“- Arkadaş, belim dedim, ondan dedin. Gözüm dedim ondan dedin. Kulaklarım dedim o da ondan dedin. Uyku dedim hepsi ondan dedin. Allah için söyle, Ondan, ondan dediği O şey nedir?”
Arkadaşı cevaben; “- 80 yaşındasın değil mi? Hepsi de İhtiyarlıktan dır..” Demiş.
Türkiye halkına yani kamuya ait bunca kurumun “Zarar ediyorlar, Devlete bir kambur oluşturuyorlar..” gerekçesiyle özelleştirilmesi, Küresel sermaye şirketlerine devredilmesi de ONDAN’ dır kardeşlerim.
“O nedir?” Bekir amca derseniz, derim ki;
Yukarıdaki darbı meselde olduğu gibi arz üzerinde Allah’ın kitabı ve Rasulünün sünnetini, Anayasa ve kanun olarak hâkim, hakem ve hükümran kılacak İslam bir Devletin olmayışındandır.
Dolayısıyla, yegâne doğru ve köklü çözüm bellidir, o da İslam Devleti’ nin tekrar kurulmasıdır.
Şu iki ayet, iki kulağımıza küpe olsun yiğitlerim, bacılarım
“Ey iman edenler, Eğer siz (cihad ederek ve İslami Hareketi destekleyerek) Allah’a (onun dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım edip (zafere ulaştıracaktır. Dünyada izzet ve şerefe, ahirette ise Cennete ulaşıncaya kadar sizi hidayet üzerinde devamlı kılıp) ayaklarınızı sabit ve sağlam tutacaktır.” (Muhammed suresi 7)
“Allah, içinizden iman edip de Salih amel işleyenlere vaad etti ki, kendilerinden evvel gelenleri nasıl yeryüzüne sahip ve hakim & hükümran kıldıysa, onları da yeryüzüne sahip ve hakim kılacaktır..” (Nur suresi 55. Ayet)
Ey şeytana tapan, onu Rab edinen, İslam ümmeti ve tüm insanlığa “Tuzak üstüne tuzaklar kuran” Küreselci sermaye çetesi ile onların yerli ve milli uşakları..
Şu iki ayette sizin kulağınıza küpe olsun:
“Kafirlere de ki; yenileceksiniz ve cehenneme sürüleceksiniz.. Ve o ne kötü bir döşektir” (Ali İmran suresi 12)
“Ben onlara sadece mühlet / bir süre veriyorum. Şüphe yok ki, benim tuzağım metin/çetindir.” (Kalem suresi 45)
Ey Rabbim bizleri de bu salih amele memur eyle, bizlere Nusret ile İslami bir Devlet sahibi olmayı, bu Devletimizin ilan edeceği Cihad yoluyla İslam Risaletini tüm dünyaya hakim, hakem ve hükümran kılmayı nasip et Allah’ ım..
Ey Rabbim, bu makalemi okuyan, anlayan, benimseyen ve paylaşan tüm Müslümanlara, son nefeslerine kadar şahit, son nefeslerinde de o müjdelenen İslami Devlet’ te şehit olmayı nasip eyle.
Ey güzel insanlar ve Davetçi gençler
Bir gün bizler için de ecel/süre bitecek, ölüm gelecek ve ayrılacağız dostlar. Şu boş kubbede hoş bir sadâ bırakanlara selam olsun..
Bekir Yetginbal – 06 Nisan 2026
Tags: