İnsanın Hayata Bakışı Nasıl Olmalıdır?

İnsanın Hayata Bakışı Nasıl Olmalıdır?

İnsanın “hayata bakış açısı”, onun yaşantısı açısından çok çok çok önemlidir. Çünkü “bu dünyada sürdüreceği yaşantı”, onun “hayat hakkındaki anlayışına göre” şekil alır.

Temel dinamik ve kişinin “hayat hakkında kabul ettiği temel fikir” ne olursa, “sürdüreceği yaşantı” da onun üzerine bina edilecektir.

Kişi, kendisi için hayatiyet taşıyan ‘nasıl yaratıldığı’ ile ilgili soruları kendisine sormalı, buna cevap verirken de mutlaka “insaflı davranmalı, cevaplarda kesinlik ve katiyet” aramalıdır.

Bu kesinlik ve katiyet, onda bir “iman” meydana getirecektir. İman kelimesi; “şeksiz, şüphesiz emin olma” anlamına gelir.

İslam’ın “Hayat hakkında” ortaya koyduğu fikir; “her şeyin öncesinde bir yaratıcının varlığına iman” ki o da; Allah-u Teâla’dır. (Burada “Hayat” bir milat gibi düşünülmeli, “milat öncesi ve milat sonrası” yaklaşımı ile tefekkür edilmeli)

“Hayat sonrasına” da iman etmek gerekir ki o da; “Ahiret günü” dür.

“Hayat” ile “Hayat öncesi” arasındaki münasebet “iki konuyu” kapsar:

1-Yaratıcı, yaratık ilişkisi,

2-Allah’ın emirleri.

“Hayat” ile “Hayat sonrası” arasındaki münasebet de yine “iki konuyu” kapsar:

1-Ölümden sonra dirilme,

2-Haşr-u neşr (toplanıp bir araya gelme, sonra dağılma) ve insanın dünyada yaptığı fiillerinden sorulması.

ALLAH’A İMAN:

Allah’a iman; yani onun varlığına iman, bizler için “atalarımızdan kalma geleneksel bir iman” olmaktan çıkıp, daha “delilli ve tahkiki” olmalıdır.

Yani insan; kesinlikle “Allah’a iman etmesi gerektiğini” araştırmalar, incelemeler sonunda “ikna olmuş olarak” anlamalı ve bundan “kesin emin” olmalıdır.

Aksi takdirde bu kişinin “Müslüman bir anne ve babadan doğması” büyük bir “avantaj” olarak kabul edilebilir.

Kişi; “tahkiki yani araştırmaya dayalı bir imanı” gerçekleştirdiği takdirde “Yahudi bir anne babadan” veya “Dinsiz bir anne babadan” doğmuş olması onu asla etkilemeyecektir.

Çünkü o kişi, bu araştırması sonucu Allah-u Teâlâ’yı tespit edecek, onun “var olduğuna” ulaşacaktır.

Geleneksel olarak iman eden bir kişi ise; “Hıristiyan bir anne babadan” doğdu ise Hıristiyan, “Yahudi anne babadan” doğdu ise Yahudi ve “Dinsiz anne babadan” doğdu ise dinsiz olur.

Çünkü geleneksel olarak iman eden o kişide “bir taklitçilik” mevcuttur. Bu anlamda Müslüman Allah’a olan inancını “delilleriyle, kanıtlarıyla ve tahkiki olarak” kabul etmesi gerekir.

Allah-u Teâla’nın “varlığını” şu üç yolla bulabiliriz:

1-İnsanoğlu “aciz” bir varlıktır. Bu sebeple, kendisi gibi “aciz olmayana” doğru yönelir.

2-İnsanoğlunda mevcut olan içgüdülerden “tapınma/tedeyyün içgüdüsü” onu “bir yaratıcıya kulluk etme” ye zorlar.

3-Eşyayı kontrol ettiğinde ve onu incelediğinde (asi olan insan haricinde) her şeyin “görevini harfiyen yerine getirdiğini” ve insanın müdahalesi olmadığı sürece “tabiatın, kâinatın çok müthiş bir düzene sahip olduğunu” görür.

Bu düzenin içindeki tüm varlıklar “birbiri ile ilişkili ve birbirine bağımlı” bir vaziyettedirler. Bu da göz önünde bulundurulduğunda “bu durumun kendiliğinden oluşması” kesinlikle imkânsızdır.

Sonuç itibariyle, bunu tesis eden “mutlak yaratıcıya” ihtiyaç vardır.

Bazı ideolojiler “bu varoluşu” tesadüflere bağlamışlardır. Bazıları için ise, “bu var oluşun sebebinin” yaratılmışlık veya tesadüfilik olmasının o kadar da önemli olmadığı kanaatini taşımaktadır.

Müslümanlar için, yukarıda saydığımız şıklar ve esaslar büyük önem arz eder. Çünkü işin temeli budur. Baştan beri söylediğimiz gibi “temel sağlam ise bina sağlam olur, temel bozuk ise bina tüm ihtişamına rağmen” yıkılmaya mahkûmdur.

Yukarıda bahsedilen maddeleri bazı örneklerle açıklayacak olursak:

İNSANIN ACİZLİĞİ:

İnsan, gerçekten çok çok aciz bir mahlûktur. Gözleri belli bir mesafeye kadar olanı görebilir, keza kulakları belli bir mesafeden ses işitebilir ya da bağırsa belli bir mesafeye sesini ulaştırabilir, ayakları belli bir hızda koşabilir ve yaşma süresini asla ve kat’a kendisi belirleyemez.

Bütün bu saydıklarımızın dışında örnek sayısı daha da arttırılabilir. Bu sebeple her insanın “zaafa düştüğü, aciz kaldığı ve çok çok muhtaç olduğu” zamanlar pek çoktur.

İşte, bu dönem ve zamanlarda kendisini “düştüğü bu çıkmazdan kurtaracak bir güç arar” veya “hayatının devamını sağladığını zannettiği bir güce yönelerek” onu “bir ilah” edinir.

Bu aynı zamanda onda mevcut olan “tapınma içgüdüsü” nün de bariz bir tecellisidir. Çevresini, kendisinde “aydın bir bakış açısına sahip olmadan” incelediğinde şöylesi bir tespit yapabilir:

Güneş suyun buharlaşmasını, bu da yağmur bulutlarının meydana gelmesini, bunun sonucu olarak da yağan yağmurla nebatın meydana geldiğini, aynı zamanda güneşin olmaması halinde bunların meydana gelmeyeceğini düşünerek “Güneşi” bir yaratan yani “yaratıcı” edinebilir.

Nitekim geçmişte “bu şekilde yaşamış, buna inanmış” benzer birçok toplumlar olmuştur. “Onların ilahları,” kâinat içindeki varlıklardan birisi oluşmaktadır.

İşte bu yaklaşım ve kabul, “problemin esasını” teşkil etmektedir.

Çünkü insan; “duyu organlarıyla” algıladığı şeyleri sınıflandırırsa karşısına; bir kâinat ve bu kâinatta bulunan canlı, cansız tüm varlığın bir yaşama süresi ve kendisi de bu kâinat içinde bulunmasına rağmen onlardan “düşünme yetisi ve karar verme yetisiyle” ayrılan bir mahlûk yani “insan” gerçeğiyle karşılaşacaktır.

İşte burada algıladıklarının hepsi de “insanın kendisi gibi aciz ve sınırlı” dır. O halde bu aşamada, “bu aciz ve muhtaç varlık âleminin öncesinde acaba ne var?” sorusu akla gelmektedir.

Çünkü “aciz ve muhtaç” olanın, “aciz ve muhtaç olmayan” bir düzenleyiciye/yaratana ihtiyacı vardır ki, işte bu da “her şeyi yoktan var eden” Allah-u Teâlâ’dır.

Gelinen bu yeni aşamadan sonra, şu sorularda insanın aklını kurcalayabilir: “Yaratıcı yarattı, peki ben şimdi yaratıcımla nasıl alaka kuracağım ve yaratıcının yaratmasındaki asıl maksat nedir?”

İşte, bu sorunun hemen akabinde devreye “Rasul ve Nebiler” girmektedir. Yani Allah’ın elçileri..

Onlar “Yaratan tarafından” aramızdan seçilmişler ve Allah-u Teâlâ’nın “mahlukatı yaratmasındaki maksadını” bizlere onlar bildirmişlerdir. Bu maksat Kur’an’da şöyle zikredilmektedir:

وما خلقت الجن والإنس إلا ليعبدوني

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat suresi 56)

Buraya kadar yaratıcının varlığı ve yaratılış gayemizin ne olduğu açıklandığına göre, şimdi de, “sınırlı olan bu kâinatın yok oluşundan sonra” acaba ne var? Sorusu akla gelir ki, bu da “Ahirete iman” ile bağlantılı bir husustur.

AHİRETE İMAN:

“Yeniden dirilme ve hesap gününe iman, Cennet ve Cehenneme iman..” gibi hususlar, hayata bakışımızın esası ve açısı olmalıdır. “İslam akidesinin ve ona imanın önemi”, ayrıca bunun “hayatla ile olan bağlantısı” çok çok iyi kavranmalı ve canı gönülden benimsenmelidir.

İster Mümin, ister kâfir olsun bütün insanlar, bu hayatın da bir “sonu” nun olduğunu kabul etmektedir.

Ancak, “ölümün varlığını” kabul etmek bizi asla kurtarmaz. Düşünen her insan, “acaba ölüm sonrasında sonra ne var?” sorusunu da mutlaka kendisine sormalıdır. Bu soruya işaretle Allah-u Teâlâ yüce kitabı Kur’an’ı Kerim de şöyle cevap vermekte:

الذي خلق الموت والحياة ليبلوكم أيكم أحسن عملا وهو العزيز الغفور

“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O; mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.” (Mülk suresi 2)

Bu ayet te bize gösteriyor ki; “bu hayatın sonunda ölüm mutlaka vardır, hayata gelişimizin gayesi ise kulluktur..”

Öldükten sonra ise “yeniden bir diriliş, hesaba çekiliş, ceza ve mükâfat vardır.” Dinimiz bu konuyu “iki ana kaynakta” detayları ile işlemiştir.

“İnsan, hayat, kâinat ve bunlara ait tüm düzenlerin” bir gün mutlaka yok olacağını, alt üst olup bozulacağını Allah-u Teâlâ şöyle bildirmektedir:

فإذا نفخ في الصور نفخة واحدة(13)وحملت الأرض والجبال فدكتا دكة واحدة(14)فيومئذ وقعت الواقعة(15)وانشقت السماء فهي يومئذ واهية(16)والملك على أرجائها ويحمل عرش ربك فوقهم يومئذ ثمانية

“Sur’a bir üfürüş ile üfürüldüğü, yer ve dağlar kaldırılıp bir vuruşla birbirine çarpıldığı zaman, işte o gün olacak olur, kıyamet kopar. Gök yarılır, o gün tüm düzen bozulur. Melekler onun çevresindedirler, o gün Rabbinin arşını onlardan başka sekiz tanesi yüklenir.” (Hakka suresi 13-17)

İçinde bulunduğumuz “şu kâinatın ve mevcut olan tüm düzenlerin nasıl yok olacağını” ise Rabbimiz şöyle ifade etmektedir:

إذا الشمس كورت(1)وإذا النجوم انكدرت(2)وإذا الجبال سيرت(3)وإذا العشار عطلت(4)وإذا الوحوش حشرت(5)وإذا البحار سجرت(6)وإذا النفوس زوجت(7)وإذا الموءودة سئلت(8)بأي ذنب قتلت(9)وإذا الصحف نشرت(10)وإذا السماء كشطت(11)وإذا الجحيم سعرت(12)وإذا الجنة أزلفت(13 علمت نفس ما أحضرت

“Güneş dürülüp ışığı kalmadığı zaman. Yıldızlar düşüp, söndüğü zaman. Dağlar yürütüldüğü zaman. Doğurması yaklaşmış develer başıboş bırakıldığı zaman.

Yabani hayvanlar bir araya toplatıldığı zaman. Denizler kaynaştırıldığı zaman. Canlar bedenlerle birleştirildiği zaman.

Kız çocuğunun hangi suçtan ötürü öldürüldüğü kendisine sorulduğu zaman. Amel defterleri açıldığı zaman. Gök yerinden oynatıldığı zaman.

Cehennem alevlendirildiği zaman Cennet yaklaştırıldığı zaman. İnsanoğlu önceden ne hazırladığını görecektir.” (Tekvir suresi 1-14)

“Kıyametin koptuğu anı” ise Rabbimiz bize şöyle bildirmiştir:

يوم ترونها تذهل كل مرضعة عما أرضعت وتضع كل ذات حمل حملها وترى الناس سكارى وما هم بسكارى ولكن عذاب الله شديد

“Kıyameti gören her emzikli kadın emzirdiğini unutur, her hamile kadın çocuğunu düşürür. İnsanları sarhoş gibi görürsün, oysa sarhoş değillerdir, fakat bu sadece Allah’ın azabının çetin olmasındandır.” (Hac suresi 2)

ما ينظرون إلا صيحة واحدة تأخذهم وهم يخصمون

“Çekişip birbirleriyle çekişip dururlarken kendilerini yakalayacak bir tek çığlık beklerler.” (Yasin suresi 49)

Bu ayet ise ilk önce “Sur’a üfürüleceğinden” bahsetmektedir. Böylece insanların tamamı ölür.

ونفخ في الصور فإذا هم من الأجداث إلى ربهم ينسلون

“Sur’a üflenince, kabirlerinden Rablerine doğru (dalgalar halinde ve mecburen) koşarak çıkarlar.” (Yasin suresi 51)

Bu ayet bize “Sur’a ikinci defa üfürülüşte” insanların mezarlarından kalkarak Rablerine gideceklerini bildirmektedir.

إن كانت إلا صيحة واحدة فإذا هم جميع لدينا محضرون

“Tek bir çığlık kopar, hepsi hemen huzurumuza getirilmiş olur.” (Yasin suresi 53)

Böylece insanlar Allah-u Teâlâ’nın huzuruna getirilirler ve daha sonra;

وأشرقت الأرض بنور ربها ووضع الكتاب وجيء بالنبيين والشهداء وقضي بينهم بالحق وهم لا يظلمون

“Yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanır, kitap açılır, Peygamberler ve şahitler getirilir ve onlara asla bir haksızlık yapılmadan, aralarında adaletle hüküm verilir.” (Zümer suresi 69)

Hesap günü “Resule gelen Risalete iman edip etmediğimiz, Şer’i hükme bağlı kalıp kalmadığımız” hususunda çok şiddetli bir hesaba çekileceğiz.

Efendimiz (sas) bu muhakeme yani “hesaba çekilme” ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

“Kişi… şu beş değişik şahitler ile mahkemeye gelir: Herhangi bir ameli işlerken yeryüzü, onun lehine ve aleyhine şahittir, Vücudundaki bütün uzuvlar onun lehine aleyhine şahittir, Amel defterleri onun lehine aleyhine şahittir, Yazıcı melekler onun lehine aleyhine şahittir ve her şeyi bilen Allah Subhenehû ve Teala onun lehine ve aleyhine şahittir ve hüküm verir.”

Yukarıda geçen bu “şahitlik hususunda” Rabbimiz Kitab-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

وقال الإنسان ما لها(3)يومئذ تحدث أخبارها(4)بأن ربك أوحى لها

“İnsanın; ‘Buna ne oluyor?’ dediği zaman; İşte o gün, yer, Rabbinin ona vahiy etmesiyle kendi haberlerini anlatır.” (Zilzal suresi 3-5)

وجاءت كل نفس معها سائق وشهيد

“Her can, kendisiyle beraber bir sürücü ve şahit bulunduğu halde gelir.” (Kaf suresi 21)

Buraya kadar yapılan açıklamalardan şu anlaşılmaktadır:

“Kur’an ve Sünnet, dünya hayatında yaptığımız bir işten, söylediğimiz bir sözden dolayı hesap günü beş değişik şahidin şahitliğinde, muhakeme olacağımızı bize açık açık bildirmektedir…”

(Bu yazı alıntıdır – Fikirlerden Bir Demet)


Tags:

 
 
 

Bir cevap yazın