Çocuk Haddini Bilmez, Anne Baba da Öğretmez ise Ona Kim Öğretecek?
Çocuk Haddini Bilmez, Anne Baba da Öğretmez ise Ona Kim Öğretecek?
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla..
Bizleri İslam ile şereflendiren Âlemlerin Rabbi, mülkün sahibi, şanı yüce Allah’a sonsuz defa hamd olsun.
Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi en başta ölçü ve örnek Rasul Hz. Muhammed’in, ehli Beytinin, güzide Ashabının, İslam ümmetinin ve sizlerin üzerine olsun.
Şimdiki nesilden farklı olarak çocukluk yıllarım, şehirde yaşamamıza rağmen “bahçe içinde bulunan müstakil bir evde” geçti hamd olsun.
İçine çeşitli “sebze ve meyveler” ektiğimiz kocaman bir bahçemiz vardı. Bahçe olur da hiç “ağaç” olmaz mı?
Toprakla “kök bağı” bulunan “bu iki bitki türü” ile ta çocukluk yıllarında uğraşmak; sanırım “farkında olmadan” içimizde, “Bitki ve Ağaç Sevgisi” denilen o hoş sevgi ve muhabbeti de beraberinde yeşertiyor, büyütmemizi sağlıyor.
Aynı annelerin evlerinde saksı içinde de olsa “Çiçek Yetiştirme Sevgisi” gibi bir sevgi oluşuyor iç dünyamızda..
Yetiştirme sürecinde “Ağaç & İnsan İlişkisi” belki inanmayacaksınız ama “bu iki mahlûk” arasında da “Sevgili” olmayı doğuruyor.
Ve yine belki inanmayacaksınız ama bu iki sevgili “karşılıklı oturup” konuştuklarında veya biz gidip ona dokunduğumuzda, “mutlaka ama mutlaka” birbirimizle etkileşim içinde olduğumuza da şahit oluyoruz. Tabii ki “vakıayı okuyabilme oranınızda” bunu görebiliyorsunuz.
İşin “biyolojik ve fiziksel boyutu” ise oldukça şaşırtıcıdır.
Bitkiye sevgi gösterirken yaptığınız bu “insani bazı eylemlerin”, onların “anatomisinde ve büyüme süreçlerinde” “gerçek ve ölçülebilir bazı değişimler” oluşturduğu bilimsel olarak da gözlemlenmiştir.
Arzu edenler bu konuda yazılmış nice makalelere bakabilirler. Belki halkımızın “Çiçek, sevgi ile büyür..” deyimi de bir çeşit “Çocuk ve Çiçek Benzetmesidir” diyebiliriz.
Canlı bir mahlûk olarak ağaçlar; sadece “sulamak” ile değil, bir de onları “budamak” suretiyle serpilir ve büyürler.
Elbette ki “budama” nın da belli mevsimleri vardır.
Aralık ve Mart ayları arasında yapılan “Kış budaması” nın amacı ile Haziran ve Ağustos ayları arasında yapılan “Yaz budaması” nınamacı,birbirinden farklı amaçlar taşır.
Budama süreçlerinde, özellikle de “Ağaca şekil verme” amaçlı “Fazla sürgünlerin seyreltme budaması”, bu ağacın “Gelişim aşamasında” onu dimdik ayakta tutan “Ana gövde” nin çok çok güçlenmesini sağlar.
Köklerin ve ona bağlı olan “Gövdenin güçlü olması” demek; takdir edersiniz ki “Sert rüzgârlar” karşısında bu ağacın kolay kolay “yıkılmaması ve ayakta kalması..” demektir.
“- Ya Bekir amca ben de yazının başlığını okuyunca, herhalde Bekir amcam çocuk eğitimi ile ilgili bir konuyu ele alacak zannettim. Ama şu ana kadar; bahçe, çiçek, böcek, ağaç, budama vs. dedin durdun..”
Delikanlı nedir bu acele? Sabret biraz hele..
Bugün içinde yaşamakta olduğumuz şu “Demokratik, Laik, Kemalist yani tam Kapitalist” devlet düzeninin 100 yıldır ki uyguladığı “Eğitim ve Öğütüm Siyaseti” maalesef her konuda “çok çok sathi düşünen” nice anne ve baba adayları yetiştirdi.
Günü geldi, bu anne ve baba adayları; anne oldular, baba oldular AMA sizler de şahitsiniz ki, iyi birer “Mürebbiye yani eğiten, terbiye eden” kişiler olamadılar..
Peki, niçin olamadılar?
Şimdi buraya dikkat et sabırsız delikanlı.. Az önce yukarıda ne demiştim; “Canlı bir mahlûk olarak ağaçlar; sadece ‘sulamak’ ile değil bir de onları ‘budamak’ suretiyle serpilir ve büyürler..”
İşte bugünün o “İyi birer mürebbiye olamayan bu anne ve babaları” yetiştiren nice anne ve baba; evet yavrularına en güzel elbiseleri aldılar, en güzel ayakkabıları giydirdiler, en lezzetli, sağlıklı gıdalarla beslediler “suladılar” AMA onların “büyüme ve serpilme” süreçlerinde yani 3 ile 13-15 yaş aralığında onlara hiç mi hiç “Doğru bir budama” yapmadılar..
Ufak bir örnek vereyim.
Yeni nesil anne ve babaların; çocuklarını büyütürken daha 3-5 yaşlarından itibaren “Onların bir dediklerini iki etmemeleri, her istediklerini adeta ‘bir emir’ sayıp anında almaları, ‘Ben çocukken görmedim yavrum mahrum kalmasın..’ demeleri, yani SINIRSIZ yani hadsiz bir cömertlik (!) sergilemeleri” çok büyük ve yanlış bir yaklaşımdır.
Her istediği “hem de anında” yerine getirilen ve anne babasından hiç “HAYIR..” kelimesini duymayan, diğer bir ifade ile “hiç budanmayan” bu yavru, “Çocukluk psikolojisi ile” asla ve kat’a bu ebeveynlerinin “Sevgi dolu birer anne ve baba olduğunu..” düşünmüyor ve düşünmez de..
Ne düşünüyor biliyor musunuz?
“İçinde yaşadığım dünyada hiçbir had, hudud yani bir SINIR yok ve tüm dünya benim etrafımda dönmek zorunda..”
Vay bacaksız vay.. Sen neymişsin be abi?
Peki, onu bu şekilde düşünmeye ve bunu merkeze alan “bir düşünce ve amel yapmaya” sevk eden amil nedir, kimdir? Elbette ki “gafil” anne ve babasıdır.
Burada ne ortaya çıkıyor biliyor musunuz?
Vallahi de billahi de “İslam Akidesinin önemi, gereği ve zarureti” ortaya çıkıyor..
“- Ne alaka yine Bekir amca?”
Yine mi karşıma dikildin sabırsız delikanlı?
Ölçü ve en güzel örnek baba Hz. Muhammed’ in (sas) şu sözleri, kız olsun erkek olsun yavrularımızda, daha “ilk konuşmaya başladığı günlerde” onların “diline ve gönüllerine” yerleştirilmeli.. Dedi ki:
“Çocuklarınız ilk (düzgün) konuşmaya başladığı zaman, onlara ilk söz olarak لٰ لَا اِلَهَ اِلَّا اللهُ ‘Lâ ilâhe illâllah (Allah’tan başka ilah yoktur) demeyi öğretiniz..” (Beyhaki, Şuabü’l-İman, VI, 398 – İbn Sinni, Amelu’l-Yevm.., 423)
Allahuekber.. Bu ne “muhteşem bir teşviktir” efendimizden (sas).. Anam, babam tüm ailem sana feda olsun ya Rasulullah.
Doğduğu gün, büyük bir sevinçle ve öncelikle kulağına “Ezan okuduğumuz ve ismini söylediğimiz” bu minik nimete, 10-15 ay sonra da ‘Lâ ilâhe illâllah’ (Allah’tan başka ilah yoktur) demeyi öğretmekte acaba “ne hikmetler ve ne sırlar” vardır?
Cevabını; “siyasi tefekküre ve zannı galibime göre” ben vereyim mi güzel insanlar?
Çocuk konuşmaya daha “ilk başladığında” onun dilinden dökülen “ilk cümlenin” de ve bir insan bu fani dünyadan göçerken (son nefesinde) söylemesi tavsiye edilen “son sözün” de yine “Lâ ilâhe illâllah” olması; tüm hayatın “Tevhid Çemberi” ile kuşatılmasını “sembolize eder” ve “önemini ortaya koyar” kardeşlerim.
Aklen ve kalben tam bir itminan içinde “Allah’tan başka ilah yoktur” diyen “er kişi ya da her dişi”, bunu söylerken;
“Sonsuz, SINIRSIZ mutlak bir güç ve kudret sahibi vardır ki, o da tüm alemlerin de benim de Rabbim olan şanı yüce Allah’ tır..” demekte, bunu sadece “içselleştirmekle” kalmayıp, nefsinde de muhteşem “bir mefhum” haline getirmekte yani onu “Mefhumlaştırmak” tadır da.
Ne demek mefhum halime getirmek ya da mefhumlaştırmak?
Büyük Devlet adamı ve âlim Şeyh Takıyyuddin en Nebhani (mekânı cennet olsun) İslam Nizamı isimli kitabının giriş kısmında demiştir ki;
“Eşya hakkındaki mefhumları” ortaya koyan ve onları yerleştiren ancak fikirdir. Her insan, davranışlarını “Hayat hakkındaki mefhumlarına göre” düzenler.
Canım kardeşlerim
Sözlük anlamı itibariyle baktığımızda Fikir; “Vakıalara ya da eşyanın esas bilgisine ulaşmak için aklın maksatlı ve düzenli olarak gösterdiği faaliyetlerle elde edilendir..”
Az ve öz olarak ifade etmek gerekirse Fikir; “Bir vakıa hakkında verilen hükümdür, karardır..”
Arapça “fhm” kökünden gelen Mefhum مَفهوم “Anlaşılan, Fehim edilen” sözcüğünden alıntıdır. Türk Dil Kurumu sözlüğünde ise Kavram kelimesinin “Eşdeğeri” olarak gösterilmiş ve şöyle tanımlanmıştır:
Mefhum/Kavram; “Bir eşyanın, bir nesnenin veya bir düşüncenin zihindeki ortak özelliklerini kapsayan ve bir ortak ad altında toplayıp tanımlayan genel tasarım, fikir ve mefhum-u mücerred..” olarak tanımlanmıştır.
Mesela; “Kur’an kavramları, Kavram karmaşası, Somut ve soyut kavramlar, İslami kavramlar..” ifadelerini; “Kur’an mefhumları, Mefhum karmaşası ya da İslami mefhumlar..” olarak ta kullanabiliriz.
Madem ki; Fikir; “Bir vakıa hakkında verilen hükümdür, karardır..” dedik, o halde bir de “İslam literatüründe” kullanılan “Şer’i Hüküm nedir?” sorusuna bir cevap:
Şer’ i Hüküm; “Kulların, mükelleflerin fiilleriyle alakalı Şari’nin hitabına Şer’i hüküm denilir” diye cevap verilir. Burada “Şari” Allah-u Teala’dır.
Şar’i yani Rabbimiz olan şanı yüce Allah (cc); “Hüküm ortaya koyan, son kararı veren, SINIRLARI çizen, kullarına HADDİNİ bildiren ve son sözü söyleyen..” dir.
Bu hüküm; ister Onun (cc) “Emirleri” içine girsin, isterse “Nehiyleri” içine girsin tüm “salih ve saliha kullarını” bağlar yani bunlara harfiyen itaat etmeliler ki “Kul kere kul olmanın” gereğini hakkıyla yerine getirmiş olsunlar.
Harfiyen itaat etmeliler ki; Rabbi onlara hesap gününde “Ey kulum..” diyebilsin, Rasulullah (sas) de “Ey Ümmetimden filanca kişi..” diyebilsin.
Sadece “salih ve saliha kullarını” mı bağlar? Elbette ki hayır.. “Kâfirleri de bağlayan çok çok yönleri de vardır” ama konuyu uzatmamak için bunlara girmeyeceğim.
Bir Müslümanın, herhangi bir İslami Fikir ya da mefhum ile kurduğu “Fikri veya ameli alaka” gayet tabidir ki, “O fikir ya da mefhum hakkında kendisinde var olan kanaatlere göre” olmaktadır.
Şayet; “o fikir ya da mefhumu tam bir idrak ve onu tam bir tasdik ile tasdik edip ihlas ve ihsan ile benimsemiş ise” artık onun “tüm hal ve hareketleri, davranışları” tamamen “O fikir ya da mefhumun emrettiği ya da nehyettiği şekilde..” olacaktır ve olmaktadır da..
İşte buna; mefhumlaştırma yani o fikri, o akideyi, “Kendisinden ayrılmaz bir mefhum haline getirme..” diyoruz.
Şeyh Takıyyuddin en Nebhani kitabında; insan davranışları arkasındaki itici ana unsurun, işte bu “Mefhum” olduğu gerçeğini ortaya koyduktan sonra yazısının devamında, “İnsan davranışındaki köklü değişimin” nasıl olacağı konusunda “berrak bir açıklama” yaparak diyor ki:
Bir insanın, sevdiği şahıs hakkındaki mefhumu ona karşı davranışını belirler. Bu davranışı, sevmediği ve nefret mefhumlarına sahip olduğu diğer bir şahsa olan davranışından başkadır.
Her iki davranışı da hiç tanımadığı ve hakkında hiçbir mefhuma sahip olmadığı üçüncü bir şahsa karşı olan davranışından çok daha farklıdır.
Şu halde insanın davranışları mefhumlarına bağlıdır. İnsanın düşük davranışını değiştirip seçkin bir davranış hâline getirmek istediğimizde öncelikle onun mefhumlarını değiştirmemiz gereklidir.
Şeyh Takıyyuddin en Nebhani, bu izahları akabinde Rabbimiz insan davranışları ile ilgili “Kıyamete kadar baki olan şu hükmünü” bir ayet ile de ortaya koymuş:
“Bir kavim (İnsanlar) kendi nefislerindekini değiştirmedikçe Allah da asla onların halini değiştirmez..” (Rad suresi 11)
Bu ayete benzer bir ayette şudur:
“Allah, bir kavme (topluluğa) lütfettiği nimetini, onlar kendilerini değiştirmedikçe asla değiştirmez ve Allah her şeyi işitip bilmektedir..” (Enfal suresi 53)
Bu iki ayette ayrı ayrı zikredilen, “kendi nefislerindekini ya da kendilerini değiştirmedikçe” ifadelerinden kastedilen şey;
“Bu toplumun ya da kavmin; zulümden adalete, yalandan gerçeğe, eğriden doğruya, kötülükten iyiliğe, inkârdan imana, kısacası İslam dışı bir yaşamdan, İslami bir yaşama geçip kendilerini değiştirmedikçe..” dir.
Diğer bir ifadeyle;
“Toplumun, kendilerinde bulunan hayat hakkındaki İslam dışı mefhumları terk edip, bunların yerine; ‘İslam akidesinin merkezde ve temelde olduğu’ hayat hakkındaki İslami mefhumları kendilerinde mefhumlaştırmadıkça..” demektir.
Unutmayalım ki; İslam akidesinin merkezde ve temelde OLMADIĞI her fert, her aile, her cemaat, cemiyet ve Devlet, çok çok kısa zamanda YIKILMAYA, dünya ve ahiret hüsranına uğramaya mahkumdur..
İslam tarihinin “Hulefa-i Raşidin Dönemi” sonrası yaşanan malum olaylar buna canlı birer örneklerdir.
Canım kardeşlerim, anne ve babalar..
Şimdi gelin, buraya kadar anlattıklarımla “Çocuk eğitimi” konusunda sizinle “Fikren” şu husus üzerinde mutabık kalalım. Sonra sizler de inşaAllah fikren mutabık kaldığımız bu hususu “Fiilen” yavrunuza her gün uygulayın.
Yukarıda demiştim ki:
Her istediği “hem de anında” yerine getirilen ve anne babasından hiç “HAYIR..” kelimesini duymayan, diğer bir ifade ile “budanmayan” bu yavru, asla ve kat’a bu ebeveynlerinin “Sevgi dolu birer anne ve baba olduğunu..” düşünmüyor.
Ne düşünüyor? Çocuk kendi kendine; “İçinde yaşadığım dünyada hiçbir SINIR yok ve tüm dünya benim etrafımda dönmek zorunda..” diyor. Onu bu düşünceye adeta biz teşvik ediyoruz.
“Sebep & Sonuç” ekseninde bu konuya yaklaştığımızda “Çocukta oluşan bu düşünce ve kanaat” bir sonuçtur ve bunun “müsebbibi” birinci derecede anne ve babasıdır.
Bu minik yavru; daha konuşmaya yeni başladığı ilk andan itibaren “Asıl SINIRSIZ olanın”, kendisini de yoktan var eden ve yaratanın; yegâne mutlak ve SINIRSIZ güç, kuvvet ve kudret sahibi “Allah (cc)” olduğunu, onun dışında “Dünyada ne varsa” her bir şeyin, “Aciz, muhtaç ve SINIRLI olduğunu” görür ve hissederse yani “yakinen hissettirir isek”, onun kafasındaki; “dünyada hiçbir SINIR yok” kanaati inanın “180 derece” değişir.
Bu değişime bağlı olarak da yavrumuz; “tüm dünya benim etrafımda dönmek zorunda..” demekten, “hem fikren hem de amelen” artık vaz geçer.
Daha “küçücük bir fidan” iken bu minvalde “şekil verilmeyen, budanmayan yavrular” büyüdüklerinde görüyoruz ki;
Rabbimizin çok çok nefret ettiği ama şeytanın çok çok sevdiği birer “Kibir Abideleri” oluyorlar ve teşbih yerinde ise “Burnundan kıl aldırmıyorlar..”
Diğer bir ifade ile eleştiriye asla tahammül göstermeyen, yapıcı ya da haklı bir eleştiri bile yapsanız, “hemen kızan, köpüren, burnundan soluyan, küsen veya sert tepki gösteren” anormal ve “A sosyal” kişilikler oluyorlar.
Ondaki bu kibir ve büyüklenme; kendini her zaman ama her zaman “haklı görme, yaptığı her işin de kusursuz olduğunu düşünme” girdabına sürüklüyor.
Son tahlilde ise; bu yavrularımız, “okulda, arkadaşları arasında hatta evlendiğindeki ailevi ilişkilerinde” görüyoruz ki; çok çok geçimsiz, kolay kolay anlaşamaz tipler oluyorlar.
Sonuç; boşanma ve ortada kalan yavrular..
Bu yüzden de çevrelerindeki insanlarda, onlarla konuşurken “kullandıkları tüm kelimelerini dikkatle seçmeleri gerektiği” hissini uyandırıyorlar. Çünkü bu tip insanlar, bakıyorsunuz ki; “Öküzün altında buzağı arıyorlar” adeta.
Allah’ın, Rasulünün ve tüm insanların nefret ettiği bu tip “Kibir Abideleri”; sadece “Anne babanın yanlış yaklaşımlarının bir sonucu değil”, içinde yaşamakta olduğumuz şu adaletsiz ve merhametsiz “Demokratik, Laik yani tam Kapitalist” devlet düzeninin 100 yıldır ki uyguladığı “Eğitim ve Öğütüm Siyasetinin” de birer “defolu” ürünleridir.
“- Allah senden razı olsun Bekir amcam. Peki; yegâne doğru ve köklü çözüm nedir? Yarın bir gün bende evleneceğim, çoluk çocuğa karışacağım inşaAllah.. Senin bizleri davet ettiğin ve ‘çaresi işte bu..’ dediğin şey nedir?”
Bu güzel sorunun sahibi şu delikanlıya; “Saliha bir eş ve onlar için hayırlı olacak üçüz dördüz yavrular nasip eyle Allah’ ım..”
Mademki buraya kadar yazdıklarımızdan; “Kelime-i Tevhid yani ‘İslam akidesi ile çocuk terbiyesi arasındaki o muhteşem alakaya’ ve hayati bağa, ‘Fikren de’ şahit olduk, ilaveten İslam akidesinin önemi, gereği ve zaruretini ta hücrelerimize kadar hissettik..” elhamdülillah.
O zaman gelin şimdi “İki boyutlu doğru ve köklü çözümü” de ortaya koyalım:
Birinci Boyut:
Anneler ve babalar olarak öncelikle çok çok itina edeceğimiz şey; Rasulullah (sas) efendimizin dediği, Lâ ilâhe illâllah cümlesini daha bebeklikten yeni kurtulup “Anne – baba” demeye başladığı andan itibaren her gün dile getirip öğretmek olmalıdır.
Sonra ilerleyen yıllarda “Kelime-i Tevhid” in hem “Ubudiyet” hem de “Ulûhiyet” boyutu, onun anlayacağı bir seviyede ve “Akli bir idrake dayalı olarak” benimsetmeye çalışılmalıdır.
Özellikle ilkokul çağına geldiğinde, Kur’an okumayı öğrenmesi, ezberleyebildiği kadar ezberletilmesi, Arapça ve meal hatmi yapması sağlanmalıdır.
İlk hesaba çekileceği amelin “Namaz” olduğu, mutlaka ama mutlaka onda “bir mefhum haline” getirilmeli ve bu hususun onda “mefhumlaştığı” görülmelidir kardeşlerim. Bu birinci boyut, “bireysel anlamda” yapabileceğimiz hususlardır.
İkinci Boyuta gelince:
Öyle durumlar oluşur ki; işin çapı artık “bireyi, aileyi tümden aşar” ve toplum, adı “Devlet” olan bir “maddi güce” ihtiyaç duyar. Çünkü “devletin imkânları”, fertlerin ve ailelerin çok çok üstündedir.
Elbette ki; Rabbimizin istediği “tüm İslam muhtevalı işleri” ancak ve ancak “İslam akidesini temel edinmiş ve İslami vasfa haiz” bir devlet yapabilir.
İsrail gibi, Yunanistan ve Çin gibi “İslam’ la zerre kadar bile” alakası olmayan “Demokratik, Laik, tam Kapitalist” bir devlet düzeninden böyle bir şey beklenir mi?
Rengi, boyası, şekli, şimali “buram buram İslam kokan”, İslam’ ın tüm hükümlerini dört dörtlük tatbik ederken, içinde “İslam akidesini merkeze koymuş, Kelime-i Tevhid bilinç ve şuurunu tam ve doğru bir şekilde daha İlkokuldan itibaren buluğ çağına kadar yavrularımıza vermiş ve onlarda Kelime-i Tevhid bilinç ve şuurunu tamamen mefhumlaştırmış..” muhteşem bir İslam Devleti, “Olmazsa asla olmazımızdır” kardeşlerim.
Bu nedenle İslam Devleti’ nin, yavrularımızın “buluğ çağına kadar” sürecek “Temel Eğitim Siyaseti”; İslam Akidesi temeli üzerine yükseltilmiş, çocuklarımızda “İslami zihniyet, İslami nefsiyet ve İslami şahsiyet sağlayacak” bir eğitim siyaseti olacaktır inşaAllah. Sonrasında mühendislik, tıp, teknoloji vs. eğitimlerine start verilir.
“- Ne zaman Bekir amca?” Sen ve ben Rabbimizin nusretini hak ettiğimizde inşaAllah yiğidim.
İşte burada zikrettiğimiz şeyler, “hayati öneme haiz” ikinci boyuttur. Birinci boyut “su” ise; ikinci boyut, o suyun içine konduğu “şişe” gibidir.
Dolayısıyla yüksek sesle bir kere daha diyoruz ki; “Bir devlet asla İslam’ sız olmaz, İslam da, asla Devletsiz olmaz olmaz olmaz..”
Ne zaman ki;
Müslümanların istek, azim ve gayreti, şanı yüce Allah’ın da buna mukabil yardımı sonrasında, bizlerde bugün tekrar İslam Akidesinin amir bir hükmü ve gereği olarak, Allah’ın kitabı ve Rasulünün Sünneti arasında fikren ve fiilen bir bağ kurar, İslamiyet’i topraklarımızda yeniden “Hâkim, hakem ve hükümran kılacak” bir İslam Devleti’ni yeniden inşa eder,
Tüm İslam dışı uygulamalara, emperyalist kâfirlerin bir pislik ve bir bataklık olan Demokratik Laik düzenlerine Allah’ın izni ve yardımıyla SON VERİR İSEK işte o gün, Allah ve Rasulünün razı olacağı yegâne “Doğru ve Köklü çözüme” ulaşılmış, İslam dışı tüm icraatlardan ve siyasetlerden kurtulmuş,
Yavrularımız, neslimiz İslami bir Eğitim siyasetine, toplumumuzda İslam ile dolu dolu nice güzel hal ve gidişata, İslam Devlet başkanının yani Halifemizin İslami icraatları ile anında ulaşmış oluruz bi iznillah.
Buradaki kazanımımız, sadece “Dünyevi bir kazanım” olmakla kalmaz, inşaAllah “Ahiret saadeti ve cennet nimeti ile de” müşerref oluruz.
Ey Müslümanlar ve ey Davetçi gençler
Ben sizlere ve tüm Müslümanlara bu davette bulurken, “Rabbimin şu hitabını” da bir kere daha hatırlatmak istiyorum:
“Ey iman edenler, Sizi, size hayat verecek şeylere davet ettiği, çağırdığı zaman, Allah’a ve Resulüne icabet edin.” (Enfal suresi 24)
Şanı yüce Allah (cc), bizlere tekrar “hem dünyamızı hem de ahiretimi kazandıracak İslami bir Devlet” kurma konusunda yardım etsin ve işlerimizi kolaylaştırsın.
“Ey Rabbim, bu makalemi okuyan, anlayan, benimseyen ve paylaşan tüm Müslümanlara, son nefeslerine kadar şahit, son nefeslerinde de o müjdelenen İslami Devlet’ te şehit olmayı nasip eyle..”
Ey güzel insanlar ve ey Davetçi gençler
Bir gün ecel/süre bitecek, ölüm gelecek ve ayrılacağız dostlar. Şu boş kubbede hoş bir sadâ bırakanlara selam olsun..
Bekir Yetginbal – 29 Ekim 2026
Tags: