Menfaat Bağı Cemaatleri Bitirir. Peki, Nerede Hata Yaptık?
Menfaat Bağı Cemaatleri Bitirir. Peki, Nerede Hata Yaptık?
Muhterem kardeşlerim ve Davetçi gençler
Yakın zamanda okuduğum güzel bir paylaşımı, sizlere de faydası olur düşüncesiyle aşağıda yayınlıyorum. Bilahare bu yazının devamında, kendi düşüncelerimden birkaç hususu sizler için kaleme alacağım inşaAllah.
Paylaşım şu idi:
Laik devlet, son zamanlardaki cemaatlere yönelik operasyonlarla, İslami camiaya adeta bir “gözdağı” veriyor: “Herkesin her şeyini biliyoruz, hiç kimse bir yere kaçamaz..” mesajı veriyor.
Müslümanları “gerçek anlamda birleştirmeyen”, aksine onları zamanla “parçalara ayıran ve istenilen birliktelikten uzaklaştıran” bağların en tehlikelilerinden biri “Menfaat bağı” dır.
Menfaat üzerine kurulan birliktelik asla “kalıcı ve sağlam” değildir. “Daha büyük bir menfaat karşısında” bu bağ hemen ortadan kalkar, “menfaatler çatıştığında” ise sona erer. Karşılıklı “menfaatler gerçekleştiğinde” ise artık bu bağ son bulur.
Bu nedenle menfaat bağı, insanları “sürekli olarak” birbirine bağlamaya değil, “zamanla birbirlerinden ayırmaya” çok çok daha elverişli bir bağdır. Taraflar arasında “çıkar çatışmalarına” sebep olduğu için de “gayri insanî ve çok tehlikeli” bir bağdır.
Günümüzde “İslami camia içerisinde de” maalesef menfaat bağının belirleyici hâle geldiği görülmektedir.
Özellikle “cemaat yöneticileri ile cemaat mensupları”, daha özelde ise “yöneticiler ile davetçi gençler” arasındaki kopukluğun önemli sebeplerinden biri, aradaki bağın; artık “ortak bir fikir ve ilkeler” yerine “menfaate” dayanmasıdır.
“Menfaat değiştiğinde” veya “tarafların menfaatleri çatıştığında” bu bağ da artık çözülmekte ve insanlar birbirlerinden uzaklaşmaktadır.
Bu durum “Laik devlet açısından da” çok önemli bir avantaj sağlamaktadır. Devlet açısından bilinen gerçeklerden biri de işte budur.
Birbirine “ortak fikir ve sağlam ilkeler” ile değil, menfaat bağlarıyla bağlı olan insanlar, “menfaatleri değiştiğinde veya çatıştığında” artık kolayca birbirlerinden ayrılabilmekteler.
Peki, asıl ölçü nedir?
Allah Subhânuhu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ
“Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât suresi 56)
Öyleyse Müslümanları bir araya getirecek temel bağ; asla “şahsî” veya “grup menfaatleri” değil; “Allah’a kulluk, ortak akide, ortak fikir ve ortak istikamet” olmalıdır.
Allah Subhânuhu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:
وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا
“Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin.” (Âl-i İmrân suresi 103)
Allah Rasûlü ﷺ şöyle buyurmuştur:
الْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا
“Mümin, mümin için birbirini destekleyen bir bina gibidir.”
Rasûlullah ﷺ bu sözünü söylerken parmaklarını birbirine geçirerek müminlerin “birbirlerine nasıl kenetlenmeleri gerektiğini” de göstermiştir. (Buhârî, Müslim)
İşte gerçek birlikteliğin asıl ölçüsü budur:
Kişileri, makamları veya maddî çıkarları merkeze alan bağlar değil; “Allah’a kulluk, ortak akide, ortak fikir ve ortak hakikat” etrafında oluşan sağlam bir bağ.
Müslümanlar; “cemaat yöneticileri” ve “cemaat mensupları” olarak, “şahısların veya menfaatlerin etrafında” değil, “Allah’ın rızası ve hakikatin etrafında” birleşmelidir.
“İslâm’ı hayatın bütünlüğü içinde yaşama” gayesiyle hareket etmeli ve “ortak bir istikamet” üzerinde yürümelidir.
Çünkü “gerçek birliktelik” menfaatlerin ortaklığından değil, “Allah’ın rızası için aynı hakikate ve aynı istikamete yönelmekten” doğar. – Alıntıdır-
Bekir Yetginbal kardeşiniz olarak bu faydalı yazıya ilave diyorum ki;
Rasulullah (sas) efendimizin ashabı ve tüm Müslümanlar arasındaki “Akide Bağı” bu gün bizler arasında da “yegâne bağ” olmazsa ya da olmamışsa, o zaman lanetli kör şeytanın razı olduğu ve istediği “Menfaatçilik bağı” illaki birbirimiz arasındaki tek bağ olacaktır.
Aynı şu konu gibi:
Dünyadaki tüm Milliyetçiler komünizme şiddetle kaşıdırlar. İslam’ da şiddetle Milliyetçiliğe karşıdır. O zaman Milliyetçilerin “düşünce ve amel dünyasında” ne hâkim olacaktır? Cevap: Tam kapitalizm..
Vakıalarına bakın; bil fiil adamlar dört dörtlük kapitalisttirler.. Velev ki inkar etseler de..
Demokrasiye, laikliğe yani tam kapitalizme iman eden devletler ve onların yöneticileri, kendi aralarındaki alakaların “ana ölçüsü” olan bu “Menfaatçilik bağı” nın tüm toplumda özellikle de “İslami cemaat elemanları” arasında da “vücud bulması” için çok çok çaba sarf etmektedir.
Çünkü bunun vücut bulması, devletin ve siyasetçilerin; cemaatleri “Parçala ve kolay yönet” stratejisinin de bir merhalesidir.
Nitekim son 100 yılın siyasi tarihinde onlarca çeşitli cemaatin, “yüzlerce parçaya bölündüğüne” şahit olduk. Gerekçe ortaktık: Menfaat çatışması..
Bir de buna ilave “işin tuzu biberi” diyebileceğimiz şey; çeşitli cemaat yöneticilerinin, bulundukları makam ve mevkiyi “kendi menfaat ve ikbali için” istismar etmesidir.
21. yüzyılın teknolojik imkânları ve artık devletlerin de her alanda “Dijital alt yapıya” yönelmesi, “Dijital para transferleri, dijital denetim takip araç ve gereçleri”, MASK (Mali Suçları Araştırma Kurulu) RAPORLARI, bu istismarcı cemaat yöneticilerinin tüm ayıplarını gün yüzüne çıkarabilmekte.
Bunun “deşifre edilmesi” haliyle de cemaatlerin “daha da bölünmesine” vesile olmakta.
Dolayısıyla İslami cemaatler, dernekler, vakıflar, İslami dergiler ya da tüm STK’ lar, artık devletlerin “yakın markajında” dır ve devletler, velev ki; “1 milyon” üyesi de olsa bu STK’ların istediği anda kapatabilir. Yeter ki “kendi kriterine göre” onların bir “yamuklarını” yakalasın.
“Menfaatçilik ölçüsü ve bağıyla” cemaatlerini yöneten liderler, bu ayıplarıyla, “hem nefislerine, eşine, çoluk çocuklarına zulmetmekte, hem de cemaat mensuplarına” zulmetmektedir.
Bu kapitalist düzende “dünyevi cezası” hapistir.. Ya ahiretteki “uhrevi cezası” ne olacaktır?
Hâlbuki Rabbimizin emri ve Rasulullah (sas) ile Ashabının (ra) “Akide bağına bağlı” olan tüm ilişkileri, mükemmel örneklerle doludur.
Hem de öylesine mükemmel örnekler ki; bırakın “kendi menfaati için dava arkadaşına yanlış yapmayı”, kendi nefsinden önce “akide kardeşini” düşünen nice sahabelere şahit olduk. İşte bunlardan bir örnek.
Hz. Huzeyfe (ra) anlatıyor:
Yermük Muharebesi’nde idik. Çarpışmanın şiddeti geçmiş, ok ve mızrak darbeleri ile yaralanan Müslümanlar, düştükleri sıcak kumların üzerinde can vermeye başlamışlardı.
Bu arada ben de bin bir güçlükle kendimi toparlayarak, amcamın oğlu Hâris’ i aramaya başladım. Son anlarını yaşayan yaralıların arasında biraz dolaştıktan sonra, nihayet aradığımı buldum.
Fakat ne çare, bir kan gölü içinde yatan amcamın oğlu, göz işaretleriyle dahi zor konuşabiliyordu. Daha evvel hazırladığım su kırbasını göstererek:
“– Su istiyor musun?” dedim.
Belli ki istiyordu, çünkü dudakları hararetten âdeta kavrulmuştu. Fakat cevap verecek mecali yoktu. Sanki göz işareti ile de muzdarip halini imâ ediyordu.
Ben kırbanın ağzını açtım, suyu kendisine doğru uzatırken biraz ötedeki yaralıların arasından İkrime’ nin sesi duyuldu:
“– Su! Su!.. Ne olur bir tek damla olsun su..”
Amcamın oğlu Hâris, bu feryadı duyar duymaz, kendisinden vazgeçerek kaş ve göz işaretiyle suyu hemen İkrime’ ye götürmemi istedi.
Kızgın kumların üzerinde yatan şehidlerin aralarından koşa koşa İkrime’ ye yetiştim ve hemen kırbamı kendisine uzattım. İkrime, tam elini kırbaya uzatırken Iyaş’ın iniltisi duyuldu:
“– Ne olur bir damla su verin! Allah rızası için bir damla su..”
Bu feryadı duyan İkrime, elini hemen geri çekerek suyu Iyaş’ a götürmemi işaret etti. Hâris gibi o da içmedi.
Ben kırbayı alarak şehidlerin arasında dolaşa dolaşa Iyaş’ a yetiştiğim zaman kendisinin son sözlerini işitiyordum. Diyordu ki:
“–İlâhi, iman davası uğruna canımızı feda etmekten asla çekinmedik. Artık bizden şehadet rütbesini esirgeme. Hatalarımızı affeyle..”
Belli ki, Iyaş artık şehadet şerbetini içiyordu. Benim getirdiğim suyu gördü, fakat vakit kalmamıştı… Başladığı Kelime-i Şehadeti ancak bitirebildi.
Derhal geri döndüm, koşa koşa İkrime’ nin yanına geldim; kırbayı uzatırken bir de ne göreyim; İkrime de şehid olmuş.
Bari amcamın oğlu Hâris’ e yetişeyim dedim.
Koşa koşa ona gittim. Ne çare ki, o da ateş gibi kumların üzerinde kavrula kavrula ruhunu teslim eylemişti… Ne yazık ki kırba, dolu olarak üç şehidin ortasında kaldı.
Huzeyfe (ra) o andaki halet-i ruhiyesini şöyle anlatır:
“– Hayatımda birçok hâdiseyle karşılaştım. Fakat hiçbiri beni bu kadar duygulandırıp heyecanlandırmadı. Aralarında akrabalık gibi hiç bir bağ bulunmadığı hâlde, bunların birbirlerine karşı bu derecedeki diğergâm, fedakâr ve şefkatli halleri, yani son nefeslerini de hayatlarındaki gibi fazilet içerisinde vermeleri ve «ancak Müslüman olarak ölünüz» ayet-i kerimesinin şuuru ile hayata veda edebilmeleri gıpta ile seyredip hayran olduğum büyük bir iman celâdeti olarak hafızamda derin izler bıraktı…” (Hâkim, Müstedrek, III, 270)
Muhterem kardeşlerim ve Davetçi gençler
İşte akide bağı ve akide kardeşliği budur. Özveri sahibi ve serdengeçti olmak böyle bir şeydir.
O zaman bu günün davetçileri olarak gelin şu soruyu nefsimize soralım:
“- Onların; parası bol olan vakıfları, dernekleri, STK’ ları yoktu, onların elinde aylık çıkardıkları dergileri yoktu. Hatta yazılı bir kitap olarak Kur’an bile yoktu, ezberledikleri ayetler, Rasulullah’ tan (sas) duydukları hadisler vardı değil mi? Onları bu hale ne getirdi ve bu aç, fakir ve muhtaç insanlar nasıl böyle mükemmel dava adamları oldular?”
Bugün ise Müslümanlarda ve bir çok cemaatte para gani.. Kur’an, Sünnet, Siyer ve Hayat us Sahabe kitapları da elimizde elhamdülillah.. Vakıf ve dernek hesaplarında “yüzbinlerce hatta milyonlarca para” da var. Evlerinde “kilolarca altını” olanları görüyoruz. Yurt binaları, aş evleri, özel okulları gırıla gidiyor maşallah.
Ama gel gör ki; hemen hemen hiç mi hiç “Adam gibi adam, muhlis, müdrik, ehli takva dava adamları” maalesef yetişmiyor, yetişmiyor, yetişmiyor..
O zaman ikinci soru şu: Hata nerede?
Ben size az ve öz cevabını vereyim:
Bizler ister birey isterse cemaat olarak Kur’an ve Sünneti anlamakta ve günümüze uyarlamakta, uygulamakta zaafa uğradığımız gibi, “Nebevi Davet Metodu” ve bunu uygulayan Ashabı Kiram gibi “Davet Çalışmalarının” olmazsa olmazı “Dar ul Erkam” ları terk ettik.
Dar ul Erkam’ ların müdavimi sahabeler gibi İslam akidesini ne anladık, ne benimsedik ne de “Akide Bağı” ile birbirimize bağlandık.
Küresel Sermaye sahipleri ve onların “Yerli & Milli” hizmetkarlarının “bize sevdirdiği (!)” ve onların resmi denetimi altındaki çeşitli STK’ ları maalesef “Dar ul Erkam” lara tercih ettik.
Onlar da “canları istedikçe” bizim (!) STK’ larımıza çöktü, kapılarına kilit/mühür vurdu, paralarımıza ve tüm mal varlıklarımıza el koydu ve halen de koymakta değil mi?
Sonuç: sıfıra sıfır, elde var sıfır.
O halde yapmamız gereken şey artık bellidir, O da tekrar “özümüze dönüştür” yani birer takva evi olan “Dar ul Erkam” ları tekrar oluşturmaktır diye düşünüyorum kardeşlerim.
Rabbim, bu konuda da yar ve yardımcımız olsun. Müslümanlara feraset ve basiretler nasip etsin.
“Ey Rabbim, bu makalemi okuyan, anlayan, benimseyen ve paylaşan tüm Müslümanlara, son nefeslerine kadar şahit, son nefeslerinde de o müjdelenen İslami Devlet’ te şehit olmayı nasip eyle..”
Ey güzel insanlar ve ey Davetçi gençler
Bir gün ecel/süre bitecek, ölüm gelecek ve ayrılacağız dostlar. Şu boş kubbede hoş bir sadâ bırakanlara selam olsun..
Bekir Yetginbal – 27 Ağustos 2026
Tags: