CİNLER ve Onun İnsan İle Olan İlişkisinin Yapısı Hakkında

CİNLER ve Onun İnsan İle Olan İlişkisinin Yapısı Hakkında

 

Soru: es Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuhu

Bilinen husus şu ki Akidede delil, ya “Akli” olur ya da “Nakli” olur. Cinlere iman etmek gerekir. Çünkü haklarında sadece “Nakli Delil” mevcuttur. Aklen onların varlıklarına imanı gösteren herhangi duyusal maddi bir delil mevcut değildir.
 

Soru şudur: Peki o zaman yukarıda geçenlerle, Cinler ile insanlar arasında çarpma, karıştırma ve benzeri müdahalelerin var olabileceğini söyleyen Âlimlerin sözleri nasıl uzlaştırılabilir?

Yine Âlimlerin, cinler ile insanlar arasında haset ilişkisi vardır, insanları hastalığa ve krizlere maruz bırakabilirler, sözleri nasıl doğru olabilir?

Son olarak eğer Âlimlerin anladığı şekilde ayet ve hadislerde geçen “Çarpmak” ve benzeri ifadeler anlaşılmıyorsa o zaman nasıl yorumlanmalı?

Cevap:

1- Bizler açısından Cinler gaybi konulardandır. Dolayısıyla bizler onları göremeyiz. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: يَرَاكُمْ هُوَ وَقَبِيلُهُ مِنْ حَيْثُ لاَ تَرَوْنَهُمْ

Çünkü o ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler.” (el-Araf 27) Yani İblis ve onun taifesi demektir. Diğer bir ifadeyle cin demektir. Zira iblis, cindendir. إِلاَّ إِبْلِيسَ كَانَ مِنَ الْجِنِّ “İblis cinlerdendi.” (Kefh 50)

2- Onlarla olan ilişkimizde asıl olan şudur ki onlar, vesvese vermeye muktedirdirler. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ “Derken şeytan onlara vesvese verdi.” (el-Araf 20)

Ve şöyle buyurmuştur: فَوَسْوَسَ إِلَيْهِ الشَّيْطَانُ “Derken şeytan ona vesvese verdi.” (Taha 120) Burada şeytan, iblistir ki o, cinlerdendir.

3- Şeytanların, isteyerek şeytana uyması dışında insanın üzerinde mücbir bir hâkimiyeti yoktur. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur: وَقَالَ الشَّيْطَانُ لَمَّا قُضِيَ الأَمْرُ إِنَّ اللَّهَ وَعَدَكُمْ وَعْدَ الْحَقِّ وَوَعَدْتُكُمْ فَأَخْلَفْتُكُمْ وَمَا كَانَ لِيَ عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ إِلاَّ أَنْ دَعَوْتُكُمْ فَاسْتَجَبْتُمْ لِي

“İş bitirilince, şeytan diyecek ki: “Şüphesiz Allah size gerçek olanı vaadetti, ben de size vaadettim ama size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir hâkimiyetim yoktu. Ben, sadece sizi çağırdım, siz de benim davetime hemen koştunuz.” (İbrahim 22)

Ve şöyle buyurmuştur: فَإِذَا قَرَأْتَ الْقُرْآَنَ فَاسْتَعِذْ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ إِنَّهُ لَيْسَ لَهُ سُلْطَانٌ عَلَى الَّذِينَ آَمَنُوا وَعَلَى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ إِنَّمَا سُلْطَانُهُ عَلَى الَّذِينَ يَتَوَلَّوْنَهُ وَالَّذِينَ هُمْ بِهِ مُشْرِكُونَ

“Kur’an okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah’a sığın! Gerçek şu ki: İman edip de yalnız Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun bir hâkimiyeti yoktur. Onun hâkimiyeti, ancak onu dost edinenlere ve onu Allah’a ortak koşanlaradır.” (Nahl 98-100)

4- Allah Subhânehu ve Teâlâ‘nın açıkladığı bu aslın dışında herhangi somut bir ilişki, kendisine has olan bir nassa muhtaçtır.

Dolayısıyla böylesi bir duruma ilişkin bir nass olduğunda bu nass uyarınca bu duruma iman ederiz.

Örneğin Süleyman Aleyhisselam’ın cinler üzerindeki hâkimiyeti, onlara emretmesi ve nehyetmesi gibi…

Bu durum hakkında nass varit olmuştur ki dolayısıyla ona iman ederiz.

Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ, Neml suresinde Süleyman Aleyhisselam hakkında şöyle buyurmuştur: قَالَ يَا أَيُّهَا الْمَلَأُ أَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ أَنْ يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ قَالَ عِفْريتٌ مِنَ الْجِنِّ أَنَا آَتِيكَ بِهِ قَبْلَ أَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَ وَإِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ أَمِينٌ

“Dedi ki: Ey ulular! Onlar teslimiyet gösterip bana gelmeden önce, hanginiz o melikenin tahtını bana getirebilir. Cinlerden bir ifrit: Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu işe gücüm yeter ve bana güvenebilirsiniz, dedi.” (Neml 38-39)

Ve şöyle buyurmuştur: وَلِسُلَيْمَانَ الرِّيحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌ وَأَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِإِذْنِ رَبِّهِ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ أَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّعِيرِ يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَاءُ مِنْ مَحَارِيبَ وَتَمَاثِيلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍ اعْمَلُوا آَلَ دَاوُودَ شُكْرًا وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ

“Sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü yine bir aylık mesafe olan rüzgârı da Süleyman’a verdik ve onun için erimiş bakırı kaynağından sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, onun önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azabı tattırırdık. Onlar Süleyman’a kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar leğenlerden, sabit kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davud ailesi! Şükredin. Kullarımdan şükreden azdır!” (Sebe 11-12)

5- Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bir muamelenin cinle ilişkisi olduğuna dair “Vahiy” yoluyla özel bir nass varit olmadığı sürece herhangi bir somut vakıayı beşeri muameleler babına göre çözerdi ve her vakıa bu şekildeydi.

Mesela öldürülmüş bir adam bulunduğu zaman hakkında bir nass varit olmadığı sürece dikkatler onu bir cinin öldürdüğüne çekilmez.

Hakeza Hayber’deki öldürülen adamın olayında insanlardan onu kimin öldürdüğüne dair araştırılma yapılmış ve dikkatler cinlere çekilmemiştir.

Müslim, Sahihinde şunu tahriç etmiştir:

Abdullah İbn-u Sehl ve Muhayyisa, telaşlı bir şekilde Hayber’e doğru yola çıktılar. Derken Abdullah İbn-u Sehl, bir kimsenin öldürülüp bir kuyuya ya da dağa atıldığını haber verdi.

Bunun üzerine bir Yahudi gelerek vallahi onu siz öldürdünüz dedi. Onlar dediler ki: Vallahi onu biz öldürmedik…

Ardından mesele Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem‘e intikal edince şöyle dedi: إِمَّا أَنْ يَدُوا صَاحِبَكُمْ وَإِمَّا أَنْ يُؤْذِنُوا بِحَرْبٍ فَكَتَبَ رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْهِمْ فِي ذَلِكَ فَكَتَبُوا إِنَّا وَاللَّهِ مَا قَتَلْنَاهُ

“Ya arkadaşınızın diyetini öderler ya da savaş açmış olurlar. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem onlara bu hususta bir mektup yazdı. Onlar da vallahi onu biz öldürmedik şeklinde bir mektup yazdılar.”

Kıssa meşhurdur ve olayın araştırılması hususunda ne yakından ne de uzaktan bunun bir cin işi olduğu konusuna girilmemiştir.

6- Binaenaleyh mademki herhangi bir olay hakkında cinlerle somut bir ilişkinin olduğunu zikreden bir nass varit olmamıştır, o halde cinler ile insan arasındaki ilişki bir vesvese ilişkisinin ötesine geçemeyecek şekilde kalır.

Mademki Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem‘in Risalet’i, Risaletlerin sonuncusudur ve ondan sonra vahiy kesilmiştir o halde yeni bir nass yoktur.

Bunun içindir ki bizler ile cinler arasında somut bir ilişki de yoktur.

Bilakis sadece vesvese ilişkisi vardır. Ayrıca dediğimiz gibi kişi isteyerek icabet etmediği sürece kişi üzerinde cinlerin vesvesesinin de bir hâkimiyeti de yoktur.

Raşit Halifeler dönemindeki somut hususlar da bu şekilde çözülmekteydi. Zira öldürme veya hırsızlık veya hastalık veya dolandırıcılık gibi herhangi bir somut vakıada dikkatler asla cinlere çekilmezdi.

Bilakis insana çekilirdi. Çünkü özel bir nass varit olmadıkça cinlerin ilişkisi bizzat vesvese ilişkisidir.

Mademki Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’den sonra özel bir nass yoktur o halde somut vakıaların hepsi cinlerden değil insandadır.

Zira onların dünyası bizim dünyamızdan farklıdır ve bizlerle olan ilişkileri sadece vesvese ilişkisidir. Binaenaleyh insan hastalandığında konunun cinlerle hiç bir ilgisi yoktur.

Bilakis hastalık, İslam’da geçene göre, yani tedavi ile tedavi edilir:
İster deva hadiste geçtiği gibi somut olsun ki Usame İbn Şerik kanalıyla şöyle dediği rivayet edilmiştir:

Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e geldim ve adeta ashabından çıt çıkmıyordu. Selam verdim sonra da oturdum. Derken oradan buradan Arabiler gelerek dediler ki:

Ey Allah’ın Rasûlü tedavi olmalı mıyız? O da dedi ki: تَدَاوَوْا فَإِنَّ اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ لَمْ يَضَعْ دَاءً إِلاَّ وَضَعَ لَهُ دَوَاءً غَيْرَ دَاءٍ وَاحِدٍ الْهَرَمُ “Tedavi olunuz. Zira Allah Subhânehu ve Teâlâ bir tek yaşlılık dışında şifasını yaratmadığı hiçbir dert yaratmamıştır.” Yani ölüm dışında demektir. (Ebu Davud)

İster deva, Müslim’in müminlerin annesi Âişe RadiyAllahu Anha’dan tahriç ettiği hadiste geçtiği gibi dua ve rukâ (efsun) yaptırmakla olsun.
أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ كَانَ يَرْقِي بِهَذِهِ الرُّقْيَةِ أَذْهِبْ الْبَاسَ رَبَّ النَّاسِ بِيَدِكَ الشِّفَاءُ لاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ أَنْتَ “Rasulullah, şu şekilde efsun yapardı: Ey insanların Rabbi! Sıkıntıyı gider. Şifa senin elindedir. Senden başka onu keşfedici yoktur.”

İsterse Kur’an’dan veya sünnetten benzeri dualar veya onlara uygun herhangi bir dua ile olsun.

Ancak hastalığın şifa bulması amacıyla kendilerinin cinlerle ilişkisi olduğunu iddia eden kimselere başvurmak dolandırmak ve paralarını batıl yolla yemek amacıyla sıradan insanları kandıran deccalların yaptığı, bir dolandırıcılık ve aldatmadır.

7- İçinde الْمَسِّ “Çarpmak” ifadesi geçen ayetin yorumlanmasına gelince, herhalde sen Bakara süresinin 275. ayetini kastediyorsun: الَّذِينَ يَأْكُلُونَ الرِّبَا لَا يَقُومُونَ إِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذِي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُوا إِنَّمَا الْبَيْعُ مِثْلُ الرِّبَا وَأَحَلَّ اللَّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا “Faiz yiyenler, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Bu, onların, “Alışveriş de faiz gibidir” demelerinden dolayıdır. Oysa Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır. Bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse, artık önceden aldığı onun olur. Durumu da Allah’a kalmıştır. Kim tekrar dönerse, işte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalacaklardır.”

İşte bu ayetin yorumu şu şekildedir:

Allah Subhânehu ve Teâlâ faiz yiyenlere, sara hastalığına tutulmuş kimseler gibi oldukları ile ilgili bir önek verdi.

Böyle kimse kimi zaman ayakta durur, kimi zaman da yere düşer. Dolayısıyla yürüyüşü, duruşu ve oturuşu endişe vericidir.

Faiz yiyenler, her şeyi ile delirmişe benzer. Çünkü onlar, faizi alışveriş gibi görüyor. Oysa Allah, faizi haram alışverişi ise helal kılmıştır.

الَّذِينَ يَأْكُلُونَ الرِّبَا “Faiz yiyenler” yani onu alanlar ve ondan faydalananlar. يَأْكُلُونَ “Yiyenler” ifadesi, Kuran’da yergiyi belirtmek için kullanıldı.

Örneğin şu ayetlerde olduğu gibi: إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْمًا إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَارًا

“Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, ancak ve ancak karınlarını doldurasıya ateş yemiş olurlar ve zaten onlar çılgın bir ateşe gireceklerdir.” (Nisa 10)

 يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ كَمَا تَأْكُلُ الْأَنْعَامُ وَالنَّارُ مَثْوًى لَهُمْ

“İnkâr edenler ise yararlanırlar ve hayvanların yediği gibi yerler. Onların kalacakları yer ateştir.” (Muhammed 12)

İşte yiyenler kelimesi burada da yergi anlamındadır.

لَا يَقُومُونَ “Kalkarlar” yani Kıyamet günü. إِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذِي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ

“Ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi.”

Yani mezarlarından dünyada sara hastalığına tutulmuş -delirmiş- kimsenin kalktığı gibi kalkacaklar. Bu onlar için o gün bir rezil rüsvadır. Bu ise faizden kesin bir nehiydir.

Bu ayetlerde faizin kesin haramlığı tekrar edilmiştir.

مِنَ الْمَسِّ “Çarpmak” yani delirmektir. Adam delirdiği zaman [مُسّ الرجل فهو ممسوس ] “Adama cin dokundu, cin dokunmuştur.” Denilir. Çarpmak, rastgele vurmak demektir.

إِلَّا كَمَا يَقُومُ الَّذِي يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّ

“Ancak şeytanın çarptığı kimselerin kalktığı gibi kalkarlar”

ayetinin yorumu hakkında bir takım rivayetler geldi. Bunlar arasında tercihe şayan olanı şudur;

İnsan delirdiği zaman şeytan vesveseler aracılığıyla onun üzerinde daha etkili olur.

 O insan birçok şey tahayyül eder. Bu şeyler, deliliğe yol açabilir.

Şeytanın çarpması ya da delirtmesi sözüne gelince,

bu ayet bunun için geçerli olmaz. Çünkü Allah Subhânehu ve Teâlâ ayette يتخبطه الشيطان بالمس

“Şeytan ile çarpılan kimseler” yani şeytanın delirttiği kimse şeklinde buyurmadı.

Aksine يَتَخَبَّطُهُ الشَّيْطَانُ مِنَ الْمَسِّ “Şeytanın çarptığı kimseler” ifadesi kullanıldı.

Yani o insanın delirmesi nedeniyle şeytan onu çarpar. Yani delirmek, şeytanın çarpmasından öncedir.

İşte bu ayetin yorumu bana göre böyledir. Faiz yiyenlerin durumu, şeytanın çarptığı kimselerin durumu gibidir, yani delilik nedeniyle.

Delilik, şeytanın kişiyi çarpmasından öncedir. Kişi bir nedenden dolayı delirir.

Sonra şeytan, vesvese ya da tahayyülleri ile onu çarpar. Şeytan kişiyi çarpamaz, yani delirtemez.

Aksi takdirde ayet şöyle olması gerekirdi: الذي يتخبطه الشيطان بالمس

“Şeytan ile çarpılan kimseler” [الباء ] “Be” harfi yapıştırma, birleştirme ifade eder, yani ona delilik dokundu.

Bu örnek, faiz yiyenlerin işlediği cürmün şiddeti için korkunç duyusal bir tasavvurdur.

Kardeşiniz Ata İbn Halil Ebu Raşta / 11.06.2009

 


Tags:

 
 
 

Bir Cevap Yazın