VEFA nedir, Vefalı olma ile Vefasız olma Arasındaki Fark

VEFA nedir, Vefalı olma ile Vefasız olma Arasındaki Fark

Bizleri İslam ile şereflendiren Âlemlerin Rabbi, mülkün sahibi, Şanı yüce Allah’a sonsuz defa hamd olsun.

Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi en başta ölçü ve örnek Rasul Hz. Muhammed’in, ehli Beytinin, güzide Ashabının, İslam ümmetinin ve sizlerin üzerine olsun.

Değerli Kardeşlerim ve ey Davetçi gençler

Bugün size uzun zamandır adeta bir “yazma özlemi” çektiğim ama zaman ayıramadığım “özel ve güzel” bir kavramdan yani VEFA isimli bir “mana hamalından” bahsetmek istiyorum. Hani şu şarkı sözlerinde geçen;

Rastlarsan gözleri yaşlı yavruna

Suçunu bağışla sarıl boynuna

Biz bize yaşarken geldik oyuna

Eller kadir kıymet bilmiyor anne

Senin kadar kimse sevmiyor anne..

anlamlı sözlerin “kadir kıymet bilmiyor..” mısraındaki “derin duyguları” çağrıştıran “bir kavramı” ele alacağım inşaAllah.

İçinde yaşamakta olduğumuz 21. Yüzyılın “fert ve toplumu indinde” adeta “anlamını ve değerini” yitiren, İstanbul’ da sadece bir semt adı olarak kalan “VEFA”, bu yazımın konusu olacaktır.

Size sağlayacağını düşündüğüm “çok çok katkıları” nedeniyle, bir abiniz ve Bekir amcanız olarak derim ki; “Bu yazıyı 2 defa okuyun ve nefsinizi bir hesaba çekin..”

Ama önce, aşağıya alıntı yaptığım şu satırlara bir göz gezdirelim:

– – – – –

Vefa, yalnızca bir duygunun adı değil, bir “varoluş disiplini” dir. İnsanın kendi içinde kurduğu düzenin, dışarıya yansıyan “sadakat biçimi” dir. Kendi içinde kaotik, kendi sözünde sabit duramayan, kendi “özüne” ihanet eden biri, “dışarıya gösterdiği tüm sadakati” yalnızca bir oyun olarak sergiler.

Oyun bittiğinde ise sahnede yalnızca “boş bir dekor” kalır. İşte vefasızın ardında bıraktığı da budur; “söze benzeyen ama sözü olmayan, dostluğa benzeyen ama dostluğu olmayan, sadakate benzeyen ama sadakati olmayan” bomboş bir kabuk

Vefasız, yalnızca bir insanı değil, “bir hakikati” terk eder. O hakikat, “sen varsan ben de varım” diyen karşılıklılığın ötesinde, “sen olmasan da ben buradayım” diyen bir “öz” dür.

Bu “öz” den yoksun olan; “dini de olsa, ahlâkı da olsa, bilgisi de olsa”, hepsi yalnızca söz kalır, çünkü “özü” olmayanın, sözü de yoktur. Böyle biri, kelimelerle inşa ettiği binayı, ilk rüzgârda yıkar, çünkü binanın temeli, vefanın taşıdığı bir kaya değil, çıkarın getirdiği bir kumdur.

Eğer bir varlık; kendisine yapılanı “unutur”, yapılanın değerini, zamanı gelince “yok sayar”, elini uzatanı, ayağa kaldıranı, yanında duranı, bir menfaat değişiminde “terk ederse”, o, sadece bir kişiye değil, bütün bir düzene “ihanet” etmiştir.

Çünkü vefa; bireyler arası “bir anlaşma” değil, insanlıkla yapılan “zımni bir sözleşme” dir. Bu sözleşmeyi bozan, yalnızca bir dostluğu değil, “insan olmanın zeminini” de çürütür.

Vefasızlığın kökleri, yalnızca “ahlaki bir zafiyetin” toprağında yeşermez. Bu, insanın en derin katmanlarında, kendi varlığıyla kurduğu ilişkinin bozulmasında filizlenir.

Kendisine karşı dürüst olmayan, kendi geçmişini inkâr eden, kendi “özü” nü sahte bir hikâyeyle örten kişi, “başkasına sadakati” büyük bir yük olarak görür. Çünkü başkasına sadakat, “kendi yalanının önünde” bir engeldir.

Vefalı olmak, hatırlamaktır, hatırlamak ise, “unutmaya alışmış bir zihin için” bir azaptır. Bu yüzden vefasız insan; hatırlatandan nefret eder, ona karşı bir mesafe kurar, onu itibarsızlaştırmaya çalışır, böylece “kendi ihanetinin gölgesini” kısaltacağını zanneder.

Vefasızlık, çoğu kez güçsüzlükten değil, “güç yanılsamasından” beslenir. “Kendini yeterince güçlü sanan”, ilişkiyi, desteği, bağları değersizleştirir, çünkü “artık ona ihtiyaç duymuyorum..” diye düşündüğünde, “sadakati gereksiz bir zincir” gibi görür.

Oysa bu “güç algısı”, gerçekte yalnızca “geçici bir üstünlük” duygusudur. İlk fırtınada savrulacak, ilk çöküşte yalnız bırakacak kadar kırılgan bir illüzyon yani yanılmadır.

Vefasız kişi, bu kırılganlığı görmemek için, “kendi geçmişini” inkâr eder; “ona el veren elleri” yok sayar, çünkü hatırlamak, ona kendi zayıflığını hatırlatır.

Arketipsel (yani ilk ve asıl örnek olacak) düzeyde vefasızlık ise, “kaybolmuş evlat” figüründe görünür. Bu figür, bir zamanlar bir merkeze bağlıdır. O merkez; ona yön verir, onu besler ve ona değer katar.

Ancak bir noktada, kendini artık “o merkeze borçlu hissetmek” istemez, çünkü borç, “minnet gerektirir, minnet ise benliğin kibrini incitir”. Bu yüzden merkeze sırt çevirir, artık “kendi yolunu çizdiğini” zanneder, ama aslında merkezin ona verdiği “pusulayı atar” ve yönsüzlüğün boşluğunda savrulur.

“Kaybolmuş evlat”, yola nereden çıktığını unutur, döneceği bir kapı kalmaz, çünkü “o kapıyı kapatan” aslında kendisidir.

Bir başka arketipsel izdüşüm, “ihanet eden müttefik” tir. Bu figür, “görünürde dosttur”, aynı sofraya oturur, aynı tehlikeyi göğüsler, aynı yeminleri eder.

Ancak “tehlike geçip güvenli bir alan bulunduğunda”, artık dostluğu “bir zorunluluk olarak” görmez. Ortak geçmişin ağırlığını taşımak istemez, çünkü artık “kendi menfaatinin konforuna” kavuşmuştur.

İşte bu noktada “vefasızlık”, sadece bir “ihanet” değil, bir “karakter tercihi” olarak belirir. İhanet eden bir müttefik, geçmişteki bağlılığı bir araç olarak kullanmış, amacına ulaştığında, o bağın bütün ahlâkî yükünü sırtından atmıştır.

Vefasızlığın psikodinamiği ise, bir tür “kendinden kaçış” tır. İnsan, “kendi hatalarını, kendi kusurlarını, kendi zayıflıklarını kabul edemediğinde”, ona bu zayıflıkları hatırlatan her ilişkiyi tehlikeli olarak görür.

Vefalı kalmak, o hataları, o eksiklikleri, o borçları kabul etmeyi gerektirir. Vefasız ise, bu kabulü reddederek adeta “kendini koruduğunu” sanır, aslında kendi varlığını budar.

Çünkü kendini tamamlayan, “kendini aşan bağları” koparmak, insanın “kendi köklerini kesmesi” dir. Vefasızın ruh hâli, süreklilikten korkan bir çocuk gibidir.

Ona “güven telkin eden bir bağ” sunulduğunda, önce yaklaşır, ama “bağ güçlenip bir sorumluluk doğurduğunda” ondan uzaklaşır. Çünkü “süreklilik”, ona hep “kendi yükümlülüklerini, kendi sözlerini, kendi duruşunu” hatırlatır.

Kaçış, burada “bir özgürlük” değil, “bir tükeniş” biçimidir. Vefasız, “artık özgür” olduğunu sanırken, aslında kendi “ahlâkî hafızasını” yitirmiş bir tutsaktır.

Bu yüzden vefasızlık; yalnızca “bir karakter zaafı” değil, “bir varlık inkârı” dır. Vefa; varoluşun “kendiyle kurduğu derin bağın dışa vurumu” dur, o bağ koptuğunda, insanın “kimliği” de dağılır.

Vefasızın kimliği; sürekli değişen “maskelerden” ibaret olur, maskeler düşmese bile, “yüzünün altındaki boşluk”, en küçük sarsıntıda kendini belli eder.

Bu boşluğu örtmek için sürekli “yeni ilişkiler, yeni menfaatler, yeni sahte dostluklar” kurar, fakat hiçbiri, “kopardığı eski bağın” yerine geçmez.

Vefa, insanın “ölümlülük gerçeği” karşısında gösterebileceği “en güçlü direniş biçimi” dir. Çünkü ölüm; bedeni alır, sesi susturur, dokunuşu yok eder, fakat gösterilmiş bir vefayı silemez.

Gösterilen vefa, yaşayan birinin hafızasında, “ölenin ardından devam eden bir bağ” olarak varlığını sürdürür. İnsan, “sınırlı ömrü” boyunca kurduğu bağlara, verdiği sözlere, paylaştığı yük ve mutluluklara vefa göstererek, kendi varlığını “ölümün ötesine” taşır.

Beden toprağa karışır, isimler unutulur, ama “vefanın büyük hatırası”, kuşaktan kuşağa aktarılabilecek kadar dirençlidir.

Ölümlülük bilinci; vefayı, “sıradan bir erdem” olmaktan çıkarır, ona bir “varoluş zorunluluğu” yükler. Kişi bilir ki, “bir gün bu dünyadan ayrılacak, fakat ardında bıraktığı vefa anıları, yaşadıklarını bilenlerin dilinde, tavırlarında, seçimlerinde yaşamaya” devam edecek.

Bu bir tür “manevi miras” tır, somut mallardan ve “yazılı vasiyetlerden” çok daha güçlü, daha kalıcı bir miras..

Vefasızlık ise, “ölümlülüğü” daha henüz yaşarken başlatır. Vefasız insan, daha hayattayken “unutulmaya” başlar. Onun adı, “anılmak” değil, “atlanmak” istenir; varlığı, yokluğu kadar sessizleşir.

Vefa, zamanı aşabilen nadir bağlardan biridir. Günler, mevsimler, yıllar geçse de, vefa gösterilen an, tüm tazeliğiyle korunur, çünkü o an, yalnızca “iki varlık arasında değil, insan ile kendi özü arasında da” kurulmuş bir anlaşmadır.

Zaman, bedeni yıpratır, hafızayı bulanıklaştırır, ilişkileri dönüştürür, fakat “vefanın taşıdığı o müthiş anlam”, bu dönüşümün dışında, sanki “zamanı tanımayan bir yerde” saklanır durur.

İnsanın hayatında, zamanla birçok şey değişir, yıpranır, kaybolur. İmkânlar elden gider, güç azalır, dostluklar dağılır, umutlar solabilir.

Fakat bütün bu yıpranışların içinde, eğer hakkıyla korunmuşsa, “vefa dipdiri ayakta kalır”. Çünkü vefa, dışarıdaki şartlardan değil, içerideki ölçüden beslenir.

O ölçü; bütün bağlar çözülse bile, insanın “kendisine ve geçmişine karşı koruduğu sessiz bir duruş” tur, o duruş, insanın elinde kalan son güvenli yerdir.

Vefa, son sığınaktır, çünkü insan, “hayatın fırtınalarıyla” savrulduğunda, “yeniden ayağa kalkabilmek için” tutunacak bir yere ihtiyaç duyar. Bu “tutunma noktası”, çoğu zaman “maddi bir dayanak” değil, kendi vicdanında hâlâ bozulmamış bir bağdır.

Vefasını koruyan, kaybettiklerinin ortasında hâlâ kendine bakabilir, çünkü ne olursa olsun, “en değer verdiği o mükemmel ölçüyü” terk etmemiştir. Bu, insana yalnızca “onur” değil, “yön” de verir.

Vefanın bir sığınak oluşu, onun en zor şartlarda bile “terk edilememesiyle” ilgilidir. İnsan, çoğu değerden zorlandığında vazgeçebilir, fakat bir insan “vefadan vazgeçtiğinde”, artık geri dönüş imkânı çok azdır.

Çünkü “vefasızlık”, yalnızca bir bağın kopması değil, insanın kendi “özü” ne ihanet etmesidir. O ihanetin ardından, hangi değerle yola çıkarsa çıksın, içten içe bir şey eksik kalır.

Bu nedenle, hayatın bütün çözülmelerine rağmen “vefayı koruyabilen”, aslında kendisini korumuş olur.

Dışarıda ne yaşanırsa yaşansın, “içte kalan bu sağlam bağ”, diğer bütün bağların yeniden kurulabileceğine dair “bir inanç” üretir.

İnsanın içindeki “bu inanç”, maddi şartlardan bağımsızdır, en zor zamanda bile “yeniden başlama gücünü” buradan alır.

Ben hayatımın “sonbahar mevsimlerini”, gönlümün gereksiz “dallarını budayan” sessiz bir ritüel / tören ile geçiririm, “bu budama”, ne öfkenin ne de aceleci bir hükmün eseri değil, kendi içimde taşıdığım “vefa ölçüsünün soğukkanlı terazisinden geçen” bir ayıklamadır.

Yolda karşıma çıkan insanları, dokunduğum mekânları, kurduğum ya da içine girdiğim ilişkileri; “onları ilk aldığım, bulduğum, temas ettiğim yere” bırakırım; çünkü bilirim ki, “bağın devamı” ancak ve ancak “vefa ile” mümkündür ve “vefa taşımayan her temas”, eninde sonunda insanın “özü” ne yük olur.

“Budanacaklar listesi” ne şöyle bir baktığımda “on maddeden” en güçlüsü “vefasızlık” tır.

Bu ayrımda, “vefa sahibi olanlar” hafızamda daima yerlerini korurken, “vefası olmayanlar” budanacaklar kısmına dâhil edilir ve “bu budamayı”, kendimden de başkasından da “hiçbir vefasızlığa bir daha mahal vermeyecek bir özen ve sessizlik içinde” yaparım.

– – – – – –

Ey Müslümanlar ve Davetçi gençler

Yukarıda alıntısını yaptığım bu faydalı yazıya birkaç cümle de ben ilave etmek ve “ufkunuzu biraz daha genişletmek” istiyorum.

VEFA; Arapça bir isimdir. Sözlükte; “Sevgi ve dostluğuna sadakatle, kararlılıkla bağlılık ve onu sürdürme azmi” olarak tanımlanır.

Hatırlarsanız “Ahde Vefa” diye bir deyim vardır.

İslam terminolojisinde “Ahid” ve “Vaad” kelimeleri genellikle “eş anlamlı” olarak ele alınmıştır.

“Ahd” ya da “Ahid”; bir masdar olarak, “bir şeyin yerine getirilmesini emretmek, talimat vermek; söz vermek” manalarına gelir.

İsim olarak “Ahd” ya da “Ahid” ise; “emir, talimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat veren söz” demektir. “Ahid” de; hem “yemin”, hem de “kesin söz verme” anlamı vardır.

Sözlükte “Vaad” ise; “İleride gerçekleştirilecek bir şeye dair söz vermek, taahhüdde bulunmak” anlamına gelen lafızdır.

Kur’an-ı Kerim’de ise “Vaad” ve bundan türetilmiş olan kelimeler, “Allah’ın iman eden ve iyi işler yapan insanlara maddi ve manevi ecir ve mükâfatlar vereceğini bildirmesi” manasında kullanılmıştır.

Kur’an’da iman, yalnızca “zihni bir inanma” değil, bunun yanında kişinin “dini naslarla belirlenmiş olan esaslara uyacağına dair gönüllü bir taahhüdü” olarak değerlendirilmek suretiyle “iman ile ahid” arasında sıkı bir münasebet kurulmuştur.

Böylece Kur’an’a göre her mümin; “Ahde vefa” ile iman ederek “Allah ile ahidleşmiş” ve bu suretle kendisini “hür iradesiyle bir sadakat ve teslimiyet mükellefiyeti” altına sokmuş olur.

Bu sebeple Kur’an “Ahdin büyük önemi” üzerinde ısrarla durmuştur. İster Allah’a ister insanlara karşı verilmiş olsun, her “Vaad ve Ahid”, ondan istenen yükümlülükler için “ehliyet şartlarını taşıyan” her bir insanı “borçlu ve sorumlu” kılar.

İslâm’a göre “bu sorumluluğu” yerine getirmeye “Ahde vefa veya Ahde riayet” denir ki “her iki tabir” de Kur’an’dan alınmıştır.

Şu ayetlerde bu ikisi ne güzel ifade edilmiş:

“Yüzlerinizi doğudan yana ve batıdan yana çevirmeniz iyi olmak demek değildir; Lakin iyi olan, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitap’a, peygamberlere inanan, O’nun sevgisiyle, yakınlarına, yetimlere, düşkünlere, yolculara, yoksullara ve köleler uğrunda mal veren, namaz kılan, zekât veren ve AHİDLEŞTİKLERİNDE AHİDLERİNE VEFA GÖSTERENLER, zorda, darda ve savaş alanında sabredenlerdir. İşte kullukta samimi ve doğru olanlar onlardır ve gerçek takva sahipleri de ancak onlardır..” (Bakara suresi 177)

“Yine onlar (o müminler) ki, emanetlerine ve AHİDLERİNE RİAYET ederler..” (Müminun suresi 8)

“Sözünde durmak, verdiği sözlere bağlı kalmak, özü ve sözü doğru olmak” gibi anlamları içine alan “Ahde vefa” veya kısaca “VEFA”, Rabbimiz indinde çok çok değerli bir mefhumdur..

“Ahde vefa” yı çok yüksek bir “fazilet” haline getiren temel husus, “kişinin taahhüdünün aksini her an yapma imkânına sahip olduğunu bilmesine rağmen, kendisini; verdiği bir söze bağlı hareket etmek” zorunda hissetmesidir.

Muhterem kardeşlerim ve Davetçi gençler

İçinde yaşamakta olduğumuz toplumun yeni yetme gençleri pek bilmez ama orta yaşta olan ya da yaşlı amca ve dedelere desen ki;

“Ne zamandan beri Müslümansın?” Onlarda cevap olarak hemen “KALU BELA’ dan beri..” derler.

“Amca ya da dede, bu ne demek, bunu bana biraz açar mısın?” diye sorsak, inanın çoğu, bunu “eski bir alışkanlık..” olarak söylediğini ve “manasını bilmediğini” ifade eder. İsterseniz siz de bir sorun.

Peki, bu alışkanlığın köküne indiğimizde, bunun kaynağı nedir? Kaynağı elbette ki bize UNUTTURULAN İslam’dır, Kur’an’dır.. Şöyle ki;

Şu ayete bir bakalım:

وَاِذْ اَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَن۪ٓي اٰدَمَ مِنْ ظُهُورِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَاَشْهَدَهُمْ عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْۚ اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْۜ قَالُوا بَلٰىۛ شَهِدْنَاۛ اَنْ تَقُولُوا يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اِنَّا كُنَّا عَنْ هٰذَا غَافِل۪ينَۙ

Bu ayette Arapça olarak geçen (قَالُوا بَلٰىۛ ) “KALU BELA” ifadesi, toplumumuzun maalesef “bilmediği, anlamadığı” bir ifadedir. Şimdi bu ayetin mealine bakalım:

“Hani Rabbin Adem oğullarının bellerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine şahit tutarak: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye sormuştu. Onlar da: ‘Evet, şahitlik ederiz ki sen bizim Rabbimizsin..’ demişlerdi. Böyle yaptık ki kıyamet günü: ‘Doğrusu bizim bundan hiç haberimiz yoktu!’ demeyesiniz diye (yapmıştık)..” (Araf suresi 172)

(قَالُوا بَلٰىۛ شَهِدْنَاۛ اَنْ ) “KALU / dediler, BELA / evet, ŞAHİDNA / şahidiz..”

“Onlar da: ‘Evet, şahitlik ederiz ki sen bizim Rabbimizsin..’ demişlerdi..”

Yani kardeşlerim, güzel insanlar; “KALU BELA’ dan beri Müslümanım” demek, “Ruhlarımızın EVET dedikleri zamandan beri Müslümanım..” demektir.

İste bu anlayış ve kabulümüz, beraberinde; göğsünü gere gere “Ben de elhamdülillah bir Müslümanım..” diyen her bir MÜMİN ve MÜMİNE için KALU BELA; adeta “Müslüman olma kimliğimizin BAŞLANGIÇ zamanıdır.”

Bu muhteşem ifade; İnsanın doğuştan gelen “Allah’ı tanıma ve O’na iman etme” bilincini hatırlatır.

İnsanlar, bu AHDİ, bu antlaşmayı ve verdikleri bu VAAD’i, bu güzel sözü hatırlayarak, hayatları boyunca “Allah’a sadık kalmaya”, ona MUTLAK BİR İTAAT İLE itaat edip TAM TESLİM OLMAYA ve O’nun emir ve nehiylerine HARFİYEN UYMAYA çağrılırlar.

İşte bundan dolayıdır ki; “İSLAM OLMAK” demek; “Allah’a mutlak itaat etmek, boyun eğmek, bağlanmak, bir tam teslim olmak, esenlik ve barış içinde olmak, Hz. Muhammed (sas)’ in vahiyle Rabbinden getirdiklerinin hepsini bütün varlığıyla benimsemek ve benimsediğini de bil fiil ortaya koymak” demektir.

Az ve öz ifadesiyle; “İSLAMİYET, TESLİMİYETTİR..”

Elbette ki en büyük VEFA; Şanı yüce yaratıcıyı yani Allah-u Teala’ yı tanımak, verdiği nimetlerin kadri kıymetini bilmek, onun istediği tüm kulluk görevlerini eksiksiz ve tam bir şekilde yerine getirmektir.

İşte buna; “Ahde vefa” diyoruz. Böyle olan insanlara da “Vefakar” insanlar denir.

En büyük “NANKÖRLÜK” ise kulun Rabbini “İNKÂR” etmesidir. Şimdi gelin bu “İNKÂR” kelimesinin kökeni ve açılımları üzerinde biraz duralım kardeşlerim.

Arapçada “NEKER” kelimesi hem “bilmemek” hem de “onaylamamak” anlamına gelir. Bu sözcükten türetilen “İNKÂR” ise “bir şeyin gerçek ya da doğru olduğunu asla kabul etmemek” demektir.

“Bilmemek ve yadırgamak” manasındaki NEKER / NUKR kökünden türetilen ve “kabul etmemek, reddetmek, hoş görmemek” anlamına gelen İNKÂR da, İslam’da “KÜFÜR” karşılığında kullanılmakta olup bu tavrı sergileyene “MÜNKİR” adı verilir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “kfr”, “nkr” md.leri; Lisânü’l-ʿArab, “kfr”, “nkr” md.leri).

Yine sözlükte “örtmek, gizlemek; nankörlük etmek” gibi manalara gelen “KÜFR” (kefr, küfûr, küfrân), terim olarak genellikle “Allah’tan alıp din adına tebliğ ettiği hususlarda peygamberi asla tasdik etmemek, ona inanmamak” diye tanımlanır (Teftâzânî, Şerḥu’l-ʿAḳāʾid, s. 189).

KÜFRÜ benimseyene ise “Fıtri yeteneğini köreltip örten” anlamında “KÂFİR” denilir. Arapça “KÂFİR” veya Farsça “GEBR” den (ateşe tapan) alınıp Türkçe’ de kullanılan “GAVUR” kelimesi de “inanmayanları, inkarcıları” ifade etmektedir.

Şu ayetlerde Rabbimiz dedi ki:

“Bu kötülüklerinin sebebi şu ki: Önce dilleriyle inandıklarını söylemekte, sonra kalpleriyle İNKÂR etmektedirler. Bu yüzden kalpleri mühürlenmekte olup, artık gerçeği anlayacak durumda değiller.” (Münafıkun suresi 3)

“Andolsun ki sana apaçık ayetler indirdik. (Ey Muhammed) Onları ancak yoldan çıkmış fasıklar İNKÂR eder.” (Bakara suresi 99)

“İnkâr edenlere de ki: (Ey kâfirler) sizler çok yakında yenilecek ve topluca cehenneme sürüleceksiniz. Orası ne kötü bir yataktır.” (Al-i İmran suresi 12)

Kardeşlerim ve Davetçi gençler

Bu bağlamda “KÂFİR ve MÜRTED” kavramları arasındaki temel farka da değinmek istiyorum. Çünkü özellikle “MÜRTED” kavramını bir nebze “sosyal siyasal yaşantımız ve uzantılarına” indirecek ve farklı bir iki hususa değineceğim inşaAllah.

KÂFİR ve MÜRTED arasında fark vardır.

KÂFİR veya MÜNKİR, ta baştan itibaren “küfür içinde kalmış ve İslâm’ı asla kabul etmemiş” kimsedir.

MÜRTED ise, bir süre Müslüman olarak yaşadıktan sonra “İslâm’ı terk eden, dininden dönen” kimseye denir. Ayette şöyle dedi Rabbimiz:

“Ey iman edenler, Sizden KİM DİNİNDEN DÖNERSE, bilsin ki Allah, onların yerine kendisinin onları, onların da kendisini sevdiği, müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise, güçlü ve şerefli olan, Allah yolunda cihad eden ve kınayanın kınamasından korkmayan bir kavim getirir..” (Maide suresi 54)

“Münkir ve inkâr” kavramlarını sözlük anlamı itibariyle ele alıp, bunları basit bir örnekle “sosyal hayatımıza uyarlamak” ve sizleri biraz daha derin düşünmeye sevk etmek istiyorum.

Her birimiz zaman zaman ihtiyacımız olduğunda, eşimizden dostumuzdan, arkadaşlarımızdan ve akrabalarımızdan “borç para alır veririz” değil mi?

Bu alışverişlerde “kötü bir alışkanlığımız” olarak ne alan ne de veren bunu ufakta olsa bir kâğıda hiç mi hiç yazmaz.

Niye “kötü bir alışkanlık..” dedim? Çünkü Rabbimiz ayetinde bizi uyardı ve dedi ki:

“Ey iman edenler, Belli bir vade ile birbirinizden BORÇ ALIP VERDİĞİNİZ ZAMAN onu hemen YAZIN. İçinizden biri onu doğru bir şekilde YAZSIN. Yazmayı bilenler, kendisine Allah’ın öğrettiği şekilde yazmaktan çekinmesin de YAZSIN. Borçlanan kimse de, borcunu söyleyip YAZDIRSIN. Rabbi olan Allah’tan korksun da ondan en küçük bir şey eksiltmesin.” (Bakara suresi 282)

Alanı, vereni, miktarı ve ödeme tarihi belirtilmeyen yani HİÇBİR ŞEY YAZILMAYAN borç para, bir süre sonra BAŞA BELA olur..

Küskünlükler, münakaşalar, kavga ve dövüşler başlar. Bir süre sonra da, bugün BATMAN ilinde olduğu gibi bu ALACAK & VERECEK meselesi yüzünden silahlar konuşur, cinayetler işlenir. Bugün dinlediğim haberde, alacak & verecek tartışmasında, 23 ve 28 yaşında iki genç öldü.

Peki, borç para niçin bir süre sonra başa bela oluyor? Cevabı çok basit.. Bir zaman sonra MÜNKİR ve İNKÂR devreye giriyor, şeytan galip geliyor

Münkir yani inkarcı; ya ödeme tarihini inkar ediyor ya da para miktarını inkar ediyor.. Hatta “senden borç filan almadım..” diyen, külliyen “borcunu inkar eden” insanları bile gördük.

Kardeşlerim işte bu büyük bir “AHDE VEFASIZLIK..” değil midir. Bu yapılan, İslam’a ve insanlığa sığar mı?

Bir kul olarak bizim asla kabul etmediğimiz, tasvip etmediğimiz ve nefsimize çok ağır gelen bu “VEFASIZLIĞI” biz kabul etmez iken, şanı yüce Allah (cc) kabul eder mi?

İnsanı, hayatı ve kâinatı yaratan Rabbimiz, beraberinde tüm mahlûkata, “tüm ihtiyaçlarını giderecek şeyleri” bol bol vermiş, özellikle de insanoğluna bahşettiği AKIL nimeti ve temyiz (ayırt edebilme) kabiliyeti ile “Doğruyu yanlıştan, Hakkı batıldan, Mazlumu zalimden” ayırt edebilmesini sağlamıştır.

Gönderdiği Kur’an ve Rasulleri yolu ile; “İtikat, ibadet, muamelat, ukubat, devlet, cihad vs.. hakkında emirlerini, nehiylerini, hükümler ve nizamlarını” biz kullarına öğretmiştir.

Peki, bunca nimetlere karşılık Rabbimiz bizden ne yapmamızı beklemiştir?

Şirk koşmamamızı, münkir olmamamızı, bilakis mümin ve mümineler olmamızı beklemiştir.

Başka ne beklemiştir? Sadece ve sadece TAM TESLİMİYET, sadakat, itaat, kul kere kul olma ve AHDE VEFA beklemiştir.

Ama gel gör ki Türkiye toplumu, kahır ekseriyetiyle RABBİMİZİN BU BEKLENTİLERİ dışına çıkmış, adeta FİRAR ETMİŞ, kimisi “fikren”, kimisi “fiilen”, kimisi de “hem fikren hem de fiilen” İSLAM DIŞI nice akidelere, fikirlere, hükümlere ve nizamlara yönelmiştir.

Kimileri “ataist, deist, komünist, kapitalist, vatancı, milliyetçi vs.” olmuş.. Kimileri Allah’a ve Rasulüne meydan okuyan, kovan “Demokrasi, Laiklik, Cumhuriyet  havarisi” olmuş.. Kimileri de “para, makam, servet ve şehvet peşinde” ömrünü tüketmiştir.

“Türkiye toplumunun, kahır ekseriyeti” tezimi destekleyen en büyük olay, bu gafil halkın % 85-90 oranında, şu yada bu partiye “oy vermek için” koşa koşa sandık başına koşmasıdır..

Bu gafil insanlara sormak lazım; “Ey insanlar.. İSLAM’IN CILKI MI ÇIKTI da ondan vaz geçtiniz, yüz çevirdiniz ve koşa koşa Demokratik seçimlere katılma..” yoluna revan oldunuz?

Bu yaptığınız; size bunca ikramlarda bulunan, sıhhat ve afiyet veren, bol bol rızıklarla donatan, size mükemmel bir kitap ve mükemmel bir Rasul gönderen Rabbinize karşı bir nankörlük, vefasızlık, münkirlik değil de nedir?

Dedeleriniz, ebeleriniz, ecdadınız ASLA VE KAT’A iman ettikleri İslam’ın MÜRTEDİ OLMADILAR..

Size ne oldu da İslam’dan, size hayat veren nizamlarından ve sizi tekrar şaha kaldıracak İSLAMİ BİR DEVLET özlem ve hasretinden vaz geçtiniz?

Ey Türkiye’ li Müslümanlar.. Vallahi bu VEFASIZ hal ve hareketleriniz, Rabbimizin çok çok zoruna gidiyor ama O yine sabrediyor..

Ama ne zamana kadar sabredecek? Bunun da bir sonu, bir sınırı olmayacak mı? Elbette ki olacak..

O halde aklımızı başımıza alalım.. Gelin, en başta İSLAM AKİDESİNE, bu akiden çıkan tüm hüküm ve nizamlara TAM TESLİMİYET gösterelim, yeniden İSLAM OLALIM, mümin ve mümine olmanın yollarına koyulalım.

Bakın gidişatı görüyorsunuz.. 100 sene önce Allah ve Rasulü yolunda şehadete koşan dedelerin ebelerin torunları bugün, dansöz gibi kıyafetlerle sokağa çıkıyor, ateist, deist, tarihselci, küreselci vs. oluyor..

Keza şehadete koşan dedelerin ebelerin torunları bugün, küfür anaya ve kanunlarını tatbikatta birbirleri ile yarışıyor..

Sorarım sizlere, Allah için doğruyu söyleyin bu bir VEFASIZLIK ve çok çok büyük bir NANKÖRLÜK değil midir?

Son söz, sözlerin en güzelini söyleyen Rabbimizin şu sözüdür:

“Ey iman edenler, Sizden KİM DİNİNDEN DÖNERSE, bilsin ki Allah, onların yerine kendisinin onları, onların da kendisini sevdiği, müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise, güçlü ve şerefli olan, Allah yolunda cihad eden ve kınayanın kınamasından korkmayan bir kavim getirir..” (Maide suresi 54)

“Ey Rabbim, bu makalemi okuyan, anlayan, benimseyen ve paylaşan tüm Müslümanlara, son nefeslerine kadar şahit, son nefeslerinde de o müjdelenen İSLAMİ DEVLET’ te şehit olmayı nasip eyle..”

Sevgi, saygı ve muhabbetlerimle

Bekir Yetginbal – 10 Kasım 2025


Tags:

 
 
 

Bir cevap yazın