Muhtarlar Demokrasinin Uç Beyidir dedi Erdoğan. Gerçekten Öyle mi

Muhtarlar Demokrasinin Uç Beyidir dedi Erdoğan. Gerçekten Öyle mi ?

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla..

Bizleri İslam ile şereflendiren Âlemlerin Rabbi, mülkün sahibi, şanı yüce Allah’a sonsuz defa hamd olsun.

Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi en başta ölçü ve örnek Rasul Hz. Muhammed’in, ehli Beytinin, güzide Ashabının, İslam ümmetinin ve sizlerin üzerine olsun.

Kardeşlerim ve sevgili Davetçi gençler

Dün TV’ den konuşmasını izlediğim Cumhurbaşkanı Erdoğan, “19 Ekim Muhtarlar Günü” vesilesiyle Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde gerçekleştirilen ‘Muhtarlar Buluşması’ nda Türkiye’nin dört bir yanından gelen muhtarlara hitaben bir konuşma yaptı.

Konuşmasının bir bölümünde Erdoğan: “12 yıl boyunca ‘Demokrasinin Uç Beyi’ olan muhtarlar ile şahikası olan Cumhurbaşkanlığı arasındaki o bağı her zaman canlı tuttuk, diri tuttuk.” (Kaynak TRT Haber – 19.10.2026)

Cumhuriyet tarihinde “Muhtarlar Günü” diye bir şey yoktu. 19 Ekim 2015 tarihli ve 29507 sayılı Resmi Gazete’ de yayımlanan Başbakanlık genelgesiyle bu günün mucidi dönemin Başbakanı Erdoğan olmuştur.

Keza 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında da Erdoğan bu günü; 29 Ekim 2016 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan bir kanunla, “15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü” bayramı ilan etmiştir.

Hatırlarsanız yine Erdoğan, Adnan Menderes, eski Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve eski Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın idam edilişlerinin yıldönümü nedeniyle İstanbul Topkapı’daki Anıt Mezar’ da düzenlenen törende bir konuşma yapmış ve demiştir ki:

“49 sene önce İmralı Adası’nda kurulan darağacında hayatı sona eren rahmetli Menderes, çok doğru, isabetli bir ifadeyle “Demokrasi Şehidi” dir. (Kaynak Hürriyet – 18.09.2010)

Bir de şu eski habere bakalım:

Bir gazetecinin, ”Başbakan Erdoğan; bugünkü grup konuşmasında, Anayasa Mahkemesinin kararını ‘Demokrasiye Sıkılmış Bir Kurşun’ olarak değerlendirdi. Bu sözü açıklar mısınız?” şeklideki soru üzerine AK Parti Grup Başkan vekili Sadullah Ergin şöyle yanıtladı:

”Ben de dinledim o konuşmayı. Benim bildiğim, sizin söylediğiniz gibi bir husus yok. Sayın Başbakanın ifadesi çok net.

Meclisin, Anayasa ve İçtüzükle belirlenmiş bir çalışma esası var, bunu mahkeme kararlarını etkilemeye yönelik ve Meclis tarihinde olmadık bir biçimde ortaya koyan ana muhalefet liderinin tavrına, parlamentonun bundan sonraki çalışma sürecini daraltmaya yönelik ve ‘Demokrasinin Mabedi’ olan Meclisteki çalışmaları dar bir kulvara sokmaya yönelik gayretler için kullanılan bir sözdür, başka anlamlara çekilmesin.” (Kaynak TBMM web sitesi – 02.05.2007)

“Demokrasinin mabedi, Demokrasiye sıkılmış bir kurşun, Demokrasi şehidi, Demokrasi günü bayramı ve Demokrasinin uç beyi..” ifadelerinde adeta bir nakarat olarak kullanılan şu “Demokrasi kelimesi nedir, mucidi kimdir ya da ne zamandan beri vardır.?” sorularına gelin birlikte cevap bulmaya çalışalım.

Ama önce Erdoğan’ ın dün bir “teşbih” olarak kullandığı şu “Uç beyi” demek nedir önce ona bir bakalım kardeşlerim.

“Uç” kelimesi “sınır” anlamına gelmekte olup umumiyetle “kâfir devletlerle” olan “sınır kesimini” belirtmek için kullanılmış, kendine has bir “siyasî ve kültürel oluşumu” da içine alan bir anlam ifadesidir.

Tarihte, bir devletin sınır kesiminde teşkilatlanan “Savaşçı bölüklerin başındaki Askeri lideri” veya “İdareciyi” tanımlamak üzere kullanılan bu tabir, Osmanlılarda da; “Sınırlarda küffara karşı sürekli akın faaliyetleri yapan ve bulundukları bölgenin yönetimini üstlenen beyleri” ifade eder.

Peki, Erdoğan “Demokrasinin Uç Beyi olan muhtarlarımız..” derken neyi kastetti acaba derseniz, ben “siyasi bir tefekkürle” bu ifadeye bakarak diyorum ki;

“Demokrasi düzeninin siyasi merkezi olan Ankara’daki devlet ricaline ‘hem fikren hem de fiilen’ sadakat ve vefa gösteren, köy ve mahallelerde Demokrasi için ‘ufak gibi görünen ama büyük katkılarda bulunan’ vekilimiz, temsilcimiz, uç beyimiz, muhtarlarımız..” demektedir.

Bu teşbih, gerçekten de “Cuk diye” yerine oturan bir teşbihtir diye düşünüyorum.

“- Bu nasıl oluyor yani Bekir amca, inan dediğinden hiçbir şey anlamadım?”

Bu yazımın sonlarına doğru çok çok iyi anlayacaksın inşaAllah güzel kardeşim. Yeter ki yazımı “sonuna kadar” sabırla bir oku.

Fakat öncelikle şu hakikatin de “mutlaka ama mutlaka” deşifre edilmesi lazım. Nedir o hakikati deşifre edilecek vakıa? “Demokrasi” denen şeyin hakikatidir yani..

Türk Dil Kurumu sözlüğünde Demokrasi: “Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimidir.” diye tanımlanmış.

Diğer bir ifadeyle Demokrasi; “Siyasi iktidarın doğrudan halk tarafından ya da halkın seçtiği temsilciler aracılığıyla kullanıldığı bir yönetim biçimidir.”

Kelime kökeni Antik Yunanca “Demos” (halk) ve “kratos” (güç, iktidar) sözcüklerinin birleşmesinden türetilmiştir ve “Halkın iktidarı” anlamına gelir. İlk uygulamaları MÖ 4. ve 5. yüzyıllarda Antik Yunan’da (Atina) görülmüş.

Sözde teorik olarak Demokraside Halk Egemenliği yani “Devletin temel gücü ve yetkisi” doğrudan millete/halka aittir.

Yine sözde Demokraside “Halk” yöneticilerini belirli aralıklarla yapacakları rekabetçi oylamalarla “seçme ve değiştirme” hakkına sahiptir.

Keza Demokraside sözde “Çoğunluğun” karar alma hakkı tanınırken, “Azınlıkta olanların” da hakları ve muhalefet etme olanakları korunur..

Daha az ve öz ifadesiyle Demokrasi; Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurul Salonu Başkanlık makamı ve kürsünün hemen arkasındaki duvarda yazılı şu cümledir: (Bu devlette ve bu toplumda) “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir”.

Diğer bir ifade ile “Burada bulunan ve milleti temsilen gelen vekillerdedir..” Buna kısaca “Halk İradesi” de diyorlar.

Ben bunu herkesin kolayca anlayacağı çok sade şu cümle ile ifade edeyim:

“Bu ülke ve bu devlette Hâkimiyet kayıtsız şartsız ‘İslam Risaletinin değil’ milletin vekillerinindir, çoğunluk vekil ne derse o olur. İslam’a saygımız var ama İslam anayasa ve kanunlarına bu çatı altında yer yoktur. Çünkü bizler Laikliği benimseyen bireylerin vekilleri ve Laik devletin yöneticileriyiz..”

Bütün bunların ışığı altında diyebiliriz ki; “mutlaka ama mutlaka deşifre edilmesi gereken şey” dediğimiz husus; “Demokrasinin asla ve kat’a İslamiyet ile zerre kadar bile alakası yoktur..”

Buna ilaveten, “İslamiyet ile İslam Risaleti ile ve bunun ölçüsü Helal ve Haram ile hiçbir alakası olmayan” her bir şey hakkında Rabbimiz yüce kitabı Kur’an-ı Kerim’ de dedi ki:

“… onlar birer (necesun – نَجَسٌ ) pislikten ibarettir.” (Tevbe suresi 28)

“… onlar birer (ricsun – رِجْسٌ ) pisliktir.” (Maide suresi 90)

Kur’an terimleri olarak “Necis ya da Ricsun / Pislik” ifadesi, birçok İslam âlimine göre “Maddi bir kir” değil, “Manevi” bir kirliliktir. Yani kişinin “inancından ve şirkten (Allah’a ortak koşmaktan) dolayı kalbinin, ruhunun, akliyatının kirlenmiş olması..” anlamına gelir.

Dolayısıyla bu anlamda “Laiklik ve Demokrasi yoluyla” nice bireyin, ailenin, toplumun ve Devletin çok çok kirletilmiş, “Pisliklere belenmiş” ve İslam’dan fersah fersah uzaklaşmış olduklarına şahit oluyoruz.

Buna binaen ben, “Demokrasi’ nin bir pislik olduğu” kanaatindeyim. Hatta zaman zaman da “Demokrasi bir fosseptik çukuru gibidir..” diyorum.

“Akleden mahlûk,  varlık” olarak bir insanın kalkıp ta “Demokrasiyi benimsemesi” onun aklını “Doğru kullanmadığının ya da doğru kullanmayı bilmediğinin” de bir tezahürüdür. Çünkü normalde “hiç akıllı insan” asla ve kat’a Demokrasiye “Evet” demez ve dememeli de..

Çünkü Demokrasi; “1000 lira alacağın bir adamın, sana ‘Hayır 500 lira borcum var’ demesine karşı, üçüncü kişinin yanınıza gelip, ikinizi 750 lira üzerinde uzlaştırması” gibi bir şeydir.

“- Ya Bekir amca ben bu verdiğin örnekten hiçbir şey anlamadım. Ne alaka, kel alaka.. Bunun Demokrasi ile ne alakası var gözünü seveyim amcam?”

O zaman biraz açayım bunu..

“Vasat-ul hâl” diye bir şey duydun mu? Sanırım duymadın. Ben izah edeyim o zaman.

Halk arasında söylenişiyle “Vasat hal çaresi” demektir. Buradaki “Vasat (وسط)” demek; orta, ortalama, iki uç arasında olan demektir..  “Hâl (حَال)” ise; durum, vaziyet anlamında kullanılır. “Çare” ise malumunuz “işte çözüm bu..” demektir.

Yukarıdaki örnekte bulunan “üçüncü kişinin” ikinize birden gelip; “İşte doğru çözüm bu.. Gelin 750 lira üzerinde artık uzlaşın..” demesi onun, “Vasat bir hal çaresi” ortaya koymasıdır.

“- Peki, bu hak mıdır, adalet midir?” Hayır, hayır.. Bilakis büyük bir zulümdür. Çünkü “Zulüm”; bir şeyi olması gereken yerden alıp başka bir yere koymak, hak sahibine hakkını vermemek demektir.

Keza “bir işi yerli yerine, olması gereken yere koymanın ve hak sahibine hakkını verme” nin adı da “Adâlet” tir.

Gelelim Laiklik ve Demokrasiye..

Avrupa’ da insanların “1789 Fransız İhtilali” sonucunda “Ortak paydada uzlaşmaları” nasıl olmuştu bir kere daha hatırlayalım:

 “Farklı ve birbirine zıt düşünen” iki büyük kesim insan topluluğu vardı orada:

Birincisi; “Din tam olarak bireysel ve sosyal hayata karışmalı..” diyenler. İkincisi; “Dini tamamen inkar edip onu tamamen dışlayanlar..”

İşin finalinde bu iki kesim “Şu vasat bir hal çaresi” üzerinde uzlaştılar: “Din asla inkar edilemez.. Onu yeri insanların kalpleri ve kilise olsun. Ama din; asla ve kat’a sosyal ve siyasal hayata yani Devlet yönetimine karıştırılmayacak..”

Osmanlı İslam Devleti’ ni İngiltere ile işbirliği yaparak yıkan Sabetayist Yahudi Beyaz Türklerin “Benimsediği, hayran olduğu ve hemen uygulamaya koyduğu” nizam, işte bu “Vasat bir hal çaresi” üzerine kurdukları “Demokratik Laik tam Kapitalist” nizamdır.

İster Sabetayist Yahudi Beyaz Türklerin, ister İttihat ve Terakkicilerin isterse Jön Türklerin “İttifakla iman ettikleri” esasi şey; “İslamiyet de tıpkı Yahudilik ve Hristiyanlık gibidir ve mutlaka ama mutlaka O da ‘Devlet ve Toplum hayatından’ uzaklaştırılmalıdır..”

“- Peki, bu hak mıdır, adalet midir?” Hayır, hayır.. Bilakis büyük bir zulümdür.

“- Peki, başarılı oldular mı?” Cevabı sizce de malum..

Şimdi de gelelim Rabbimizin “bizden istediği bakış açısından” hayata ve olaylara bakmaya..

Şanı yüce Allah (cc) dedi ki:

وَقُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُۜ اِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا

“De ki: Hak geldi, bâtıl yok olup gitti. Zaten batıl mahiyeti gereği yok olup gitmeye mahkûmdur.” (İsrâ suresi 81)

Sözlükte “Hak” kelimesi, “Gerçek, sabit ve doğru olan, varlığı kesin olan şey” demek olup daha çok “gerçeğe uyan inanç, düşünce, bilgi ve hükümleri” ifade etmek üzere kullanılır.

İmam İbni Cerir et-Taberi, ayetteki “hak ve bâtıl” kelimeleriyle “ne kastedildiği” hakkında şunları dedi:

“Buradaki ‘Hak’, Allah’ın hoşnut olduğu, O’na itaat anlamı taşıyan her şeyi kapsar. İnsanı şeytana uymaktan koruyan her şey ‘Hak’, Şeytana boyun eğme sayılabilecek her şey de ‘bâtıl’ dır. Kur’an ‘hakkı’ getirmiştir. Allah’ın elçisi putperestlere karşı bütün anlamlarıyla ‘hakkı’ gerçekleştirmenin ve bütün anlamlarıyla ‘bâtıl’ ın kökünü kurutmanın mücadelesini vermiştir.”

Demek ki ‘Hak’; Allah’ın hoşnut ve razı olduğu her şey, ‘Batıl’ ise Şeytan’ın hoşnut ve razı olduğu her şeydir.

“- Peki, bunları berrak bir şekilde birbirinden ayırt etmek mümkün mü?”

Elbette te “hem mümkün hem de çok çok kolay.” Şöyle ki; “Kur’an’a ve Sünnet-i Rasulullah’ a, az ve öz ifadesiyle “İslam Risaletine uymayan her şey batıldır..” Nokta.

Sonuç: Demokrasi de Laiklik de “Tüm batıl akide, fikir, hüküm ve nizamların ‘membaı’ yani ana kaynağıdırlar..” Nokta.

Hz. Ebu Bekir’ i (ra) çok çok ağlatan “şu ayeti” bir kere daha “hatırlayalım / hatırlatalım” ve üzerinde çok çok düşünelim kardeşlerim:

Peygamber Efendimiz (sav) şu ayeti “Veda Haccı” sırasında Arafat‘ta okuduğunda, orada bulunan Ashab-ı Kiram büyük bir sevinç ve coşku yaşadılar. Ancak o derin feraseti ve basiretiyle Hz. Ebu Bekir (ra) ise herkesin sevindiği böylesi bir anda gözyaşlarına boğuldu, hüngür hüngür ağladı.

Sahabeler şaşırarak, “Ey Ebu Bekir sen niye ağlıyorsun?” diye sorduklarında Hz. Ebu Bekir şu cevabı verdi:

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için Din (Hayat nizamınız, Devlet düzeniniz) olarak İslâm’ı seçtim.” (Maide suresi 3) ayetindeki,

“Her kemalin bir zevali (sonu) vardır. Dinin kemale ermesi, Rasulullah’ın (sav) yeryüzündeki vazifesinin artık bittiğine ve onun vefatının (ayrılığının) artık çok yaklaştığına işaret eder. İşte ben buna ağlıyorum.” (Taberî Tefsiri / Câmiu’l-Beyan ve İbn Kesir / Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azim).

Büyük bir “Fikri ve Siyasi” mücadelenin finalinde, Muhammed Mustafa (sas)’ in yanında duran, Medine’ de ‘İslam Devleti’ nin kurulmasına omuz veren bu büyük dava ve devlet adamı Ebu Bekir (ra); “Sizin için hayat nizamı, devlet düzeni yani Din olarak İslam’ı seçtim, sadece ondan razıyım..” diyen Rabbinin elbette ki, bu içinde “Rasulullah (sas) ile Veda kokan” kararına da razıdır.

O zaman şu soruyu bizler de nefsimize soralım:

Acaba bizler de, Rabbimizin “Sizin için hayat nizamı, devlet düzeni yani Din olarak İslam’ı seçtim, sadece ondan razıyım..” hükmüne Ebu Bekir (ra) gibi canı gönülden razı mıyız?

Üzülerek ifade edeyim ki; “Türkiye toplumu içindeki milyonlarca insanın” ben; “Razı olmadıklarına” şahidim.

“- Ya Bekir amca kalplerini mi açıp baktın da böyle söylüyorsun?”

Ahhh güzel kardeşim.. Bana ne kalplerinden.. Rabbim onlara “ey kulum namaz kıl”diyor, milyonlarca erkek ve kadın hiç mi hiç namaz kılmıyor.

“Faiz alma – verme ey kulum” diyor Rabbim, neredeyse kredi kartları vesilesiyle faiz almayan vermeyen kalmadı.

“İçki içme” diyor şanı yüce Allah, “en dindar görünen şehir” en yüksek “içki tüketen şehir” olmuş.

“Zina yapmak” şöyle dursun, “Zinaya yaklaşma” diyor mülkün asıl sahibi, “DNA’ lardan anlaşılıyor ki, babası meçhul yüzbinlerce çocuk var” piyasada.

“Allah’ ın indirdikleri ile hükmet” diyor ayetlerinde Rabbim, bir tane bile “bununla hükmeden devlet erkânı” var mı?

Bu erkâna koşa koşa gidip “Oy verenlerin oranı bu ülkede % 85” değil mi kardeşlerim? Size daha yüzlerce örnek verebilirim.

Ne demişti Erdoğan; “Demokrasinin Uç Beyi olan muhtarlarımız..” Bu ne kadar üzücü bir ifade..

Ey Erdoğan gel artık; “Demokrasiye Sıkılmış Bir Kurşun, Demokrasi şehidi, Demokrasi uç beyi vs..” gibi bizim inancımızla hiçbir alakası olmayan bu “Demokrasi söylemlerinden ve eylemlerinden artık vaz geç” derim.

Çünkü bak, sen de ben de iyice ihtiyarladık, dizlerimiz tutmuyor titriyor, bak nice torun tosun sahibi olduk. Yaşın ise 80’ e geldi dayandı. Şunun şurasında kaç gün ömrümüz kaldı şu fani dünyada ey Erdoğan?

46 yıl iktidarda kalan ve Devlet Başkanlığı yapan Sultan Süleyman’ a kalmayan bu boş dünya ikimize mi kalacak?

Ey şiiri ve şiir okumayı seven Erdoğan, bak şair Dursun Ali Akınet adeta “bana ve sana seslenerek” ne diyor:

Bana ne yazdan bahardan

Bana ne borandan kardan

Aşağıdan yukarıdan

Yolun sonu görünüyor

Geçtim dünya üzerinden

Ömür bir nefes derinden

Bak feleğin çemberinden

Geçtim tın tın tın derken

Yalan dolan bu dünyada

Her şey bir rüya rüyada

Gözlerim yolda havada

Yolun sonu görünüyor

Ey Erdoğan, umarım bu nasihatimin sana bir faydası olur. Umarım bu günden sonra “Ben de artık Demokrasiden vaz geçtim..” dersin.

Ve yine umarım ki, sen de artık ceddin gibi; “Yegâne doğru ve köklü çözüm, İslamiyet’i tekrar, İslami bir Devlet eliyle hakim, hakem ve hükümran kılmaktır..” kanaatine ulaşırsın.

“Ey Rabbim, bu makalemi okuyan, anlayan, benimseyen ve paylaşan tüm Müslümanlara, son nefeslerine kadar şahit, son nefeslerinde de o müjdelenen İslami Devlet’ te şehit olmayı nasip eyle..”

Ey güzel insanlar ve ey Davetçi gençler

Bir gün ecel/süre bitecek, ölüm gelecek ve ayrılacağız dostlar. Şu boş kubbede hoş bir sadâ bırakanlara selam olsun..

Bekir Yetginbal – 20 Ekim 2026


Tags:

 
 
 

Bir yanıt yazın