Peçe ile Yüzünü Örtmesi Müslüman Kadına Farz Değildir
Peçe ile Yüzünü Örtmesi Müslüman Kadına Farz Değildir
Yazan: Şeyh Takıyyuddin en Nebhani
İslam’da, kadının, gözleri dışında “yüzünün tamamını örtebilecek” bir örtünün bulunmasının “farz olduğunu” söyleyen görüş, İslami bir görüştür. Bu görüşü savunan mezhep sahibi bazı müctehid imamlar vardır.
Yüzünün kapanması mecburi olmadığı için, mutlak olarak “yüzünü örtmek gayesiyle, bir örtü edinme Müslüman kadına farz değildir” görüşü de İslamidir. Çünkü bu görüşü de mezhep sahibi bazı müctehid imamlar ileri sürmüşlerdir.
İşte önemli ictimai problemlerden biri de bu problemdir. Bu iki görüşten birinin “kabul edilmesi ve benimsenmesi” “İslami hayat tarzına” tesir eder.
Onun için “bu probleme ait şer’i delillerin” bütün tafsilat ve detaylarıyla birlikte araştırılması lazımdır ki Müslümanlar bu iki görüşten, “delil bakımından en kuvvetli olanını” tercih etsinler ve İslam Devleti de tercih edilen / benimsenen bu görüşü tatbike koyabilsin.
Sömürgeci kâfirlerin etkisiyle, “hayata bakış açılarında batı kültürü ile boyanmış, batıya kucak açmış, batı ile kendilerinden geçmiş” bir takım insanlar, yarım asırdan daha uzun bir süreden beri “kadın ile ilgili birçok konular üzerinde” tartışmalar yapmaktadırlar.
Bunlar, “İslami olmayan” birtakım fikirleri İslam’a sokmaya çalışarak, Müslümanların meselelere bakışını ifsat etmeğe uğraştılar.
Peçe ve açıklık fikirlerini icad edip ortaya attılar.
Mütefekkir âlimlerin bunlara karşı çıkmaları gerekirken, yazar ve edebiyatçılar ile mukallid öğrenciler bunlara karşı çıktılar. Bu da, onların görüşlerini daha da yaygın hale getirmelerine neden oldu.
Halbuki tartışma konusu yapılan bu fikirler, Müslümanları dinlerinde şüpheye düşürmek ve dejenere etmek için Batı’nın İslam ile yaptığı savaşın bir ürünüdür.
Evet, bu münakaşaların ortaya atıldığı günden bu yana üzerindeki tartışmalar da halen daha devam etmektedir.
Ancak ortaya atılan görüşler, üzerinde münakaşa yapmaya değmeyen, insanların ilerlemelerine ve yükselmelerine yol açacak “teşrii ve ictimai boyutu” ile ele alınan araştırmalar değildi.
Hâlbuki üzerinde tartışılması ve konuşulması gereken asıl konu; belli bir delile veya kıyasa dayanarak müctehidlerin istinbat ettikleri şer’i hükümler olmalıydı.
Tartışma ve araştırma, birtakım “kiralık kalemlerin” görüşleri, sahtekârların safsataları ve batıla kucak açanların düşüncelerinden ibaret olmamalıydı.
Müctehidlerin şer’i delillerden istinbat ederek ortaya koyup söylediği görüşler üzerinde ancak şer’i münakaşalar yapılabilirdi. Yalnızca müctehidlerin şer’i delillerden istinbat ettikleri görüşler araştırılmalı ve teşrii açıdan bunlar üzerinde tartışma yapılmalıydı.
Böylece müctehidlerin görüşlerine ilave olarak; bazı fakihlerin, şeyhlerin ve “peçe konusunda taassup sahibi kimselerin” görüşleri de araştırma ve inceleme konusu yapılarak nefislerdeki şüphe giderilirdi.
Bu nedenle biz burada “tercihe şayan bir görüşün belirlenebilmesi için” konu ile ilgili olarak müctehidlerin görüşlerini ve delillerini sizlere sunacağız. Böylece bunları gören herkes amel etsin ve tatbikat sahasına koysun.
“Yüzü ve elleri dışında” kadının bütün vücudunun “bir avret” olduğunu ve “örtünmesi gerektiğini” ileri süren âlimlerin bir kısmı, “bu hükmün ancak namaz için geçerli olduğunu, namazın dışında Müslüman bir kadının elleri ve yüzü dâhil olmak üzere bütün vücudun örtünmesi gerektiğini” söylemektedirler.
Bunun için de görüşlerini “Kur’an ve sünnetten şu ayet ve hadislerle” delillendirmekteler. Kitap’taki delilleri şunlardır:
“(Rasulün) hanımlarından bir şey istediğiniz zaman onu perde arkasından isteyiniz.” (Ahzab Suresi 53)
Bu ayet, kadınların üstlerine (peçe) perde örtmeleri gerektiği konusunda sarih bir ayettir.
“Ey Nebi, Zevcelerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle. Üzerlerine örtülerini salıversinler. Bu, onların tanınmalarına ve böylece eziyet edilmemelerine daha yakındır.” (Ahzab Suresi 59)
Bir kısım âlim, ayette yer alan ‘örtülerini üzerlerine salıversinler’ ifadesi şal, peçe veya çarşaflarına bürünerek bunlarla üzerlerini ve yüzlerini örtsünler anlamına geldiğini söylemektedirler.
İslam’ın ilk dönemlerinde kadınlar adetleri gereği açılıp saçılıyorlar ve bu hususta “hür kadınlar” ile “cariyeler” arasında ayırım yapılamıyordu.
O dönemde geceleyin dışarı çıkıp ihtiyaçlarını gidermeye çalışan “cariyelere” erkek delikanlılar sarkıntılık ediyorlardı.
Bazen “cariyeler” yerine “hür kadınlara” da saldırdıkları oluyordu. Biz, onları “cariye” zannettik diyerek özür beyan etmeye çalışıyorlardı.
Bundan dolayı, elbiselerini cariyelerinkinden farklı giymeleri ve “onlardan farklı olduklarını” göstermek için, üzerlerine örtü örtünmeleri emredildi.
“Örtülerini başlarına almalarıyla” saldıranların şerrinden korunmuş olacakları beyan edildi. Böylece “hoşlanmadıkları davranışlardan” emin olacaklardı.
Bazı âlimler ayette yer alan ذٰلِكَ اَدْنٰٓى اَنْ يُعْرَفْنَ ifadesinde (لا)’in düşürüldüğünü, aslında ayetin; onların “güzel olup olmadıklarının bilinmemesi ve eziyet edilmemeleri için” en doğru yol olduğu anlamına geldiğini söylemektedirler.
Ayrıca Allah-u Teâla bir başka ayette şöyle buyurmaktadır:
“Evlerinizde oturun. Cahiliye döneminde kadınların açılıp saçıldığı gibi açılıp saçılmayın.” (Ahzab Suresi 33 )
Bu ayette Cenabı Allah (c.c.) kadınların kendi evlerinde oturmalarını emretmektedir ki, bu da örtünmeye bir delildir demişlerdir.
Sünnetten getirdikleri delillere gelince: Rasulullah (s.a.v.)’ın;
“Kadın avrettir.” (Tirmizi Rida, 1093) dediği rivayet edilir. Ayrıca şöyle dediği de rivayet edilir:
“Sizden birinizin (kadınlar mülkü durumunda olan) erkek kölesi bulunsa bile ondan örtünsün.”
Yine Ümmi Seleme‘den rivayet edilen bir hadiste şöyle geçmektedir:
“Ben ve Hafsa Nebi (sav)’ in yanında oturmuştuk. İbni Ümmü Mektum girmek için izin istedi. Nebi (sav) bize; örtünün dedi. Ben: Ya Rasulullah o, kör bir adam, görmez, dedim. Allah Rasulü: “O, kör ise de siz onu görmüyor musunuz? dedi.” Ebu Davud’un rivayet ettiği hadis ise şöyledir:
“Abbas’ın oğlu Fadl Peygamberin terkesinde bulunuyordu. Hasam’lı bir kadın Peygamberden bir şey sormaya geldi. Fadl, o kadına bakıyor, kadın da ona bakıyordu. Peygamber Fadl’ın çenesinden tutup yüzünü kadından çevirdi.”
Cerir b. Abdullah‘tan:
“Ben, Rasulullah (sav)’a ani bakıştan sordum da bana; bakışımı hemen çevirmemi emretti.”
Ali (ra)’dan rivayet edilen bir hadiste Rasulullah (sav) şöyle dedi:
“Bir bakışa, ikinci bakışı ekleme. Çünkü birinci bakış senindir. Fakat diğeri, senin değildir (aleyhinedir).”
Bu hadisler bize, “kadının vücudunun tamamının avret olduğunu” ve peçenin varlığını ileri sürenlerin delilleridir. Ancak bunlar, “ortaya çıkan probleme asla uygulanamayacak” delillerdir. Çünkü bunların hiçbiri bahsedilen konu ile ilgili değildir.
Örtünme ayeti ile وَقَرْنَ ف۪ي بُيُوتِكُنَّ ayetinin tamamı okunduğu zaman, bunun “lafız ve mana bakımından” birbirine bağlı tek ayet olduğu ve sadece “Rasulullah (sav)’ın hanımlarını” kapsadığı, mutlak olarak “Müslümanların bütün kadınları” ile ilgili olmadığı anlaşılır.
Ayetin tam metni şudur:
“Ey İman edenler, (bundan sonra) Peygamberin evlerine, yemeğe çağrılmaksızın vakitli vakitsiz girmeyin. Fakat davet edilirseniz girin ve yemeği yiyince de lafa dalmadan dağılın. Bu haliniz Peygamberi üzüyor. O da size bir şey söylemeğe çekiniyordu. Allah gerçeği söylemekten çekinmez. Peygamberin eşlerinden bir şey isteyeceğiniz zaman onu perde arkasından isteyin. Bu sizin kalpleriniz için de, onların kalpleri için de daha temizdir. Allah’ın Rasulünü üzmeniz ve ondan sonra eşlerini nikâhlamanız asla caiz değildir. Çünkü bu, Allah katında büyük günahtır.” (Ahzab Suresi 53)
Ayet Peygamber (sav)’in hanımlarına ait bir nas’tır, onlara has’tır. Diğer Müslüman kadınlarla hiç ilgisi yoktur. Nitekim Aişe (r.anha)’dan rivayet edilen hadis de bu hususu şöyle teyit etmektedir:
Aişe (r.anha) diyor ki:
“Ben, büyük bir kabtan Rasulullah (sav) ile birlikte “hays” yiyordum. Bu sırada Ömer geldi, Allah’ın Rasulü onu çağırdı ve yemeğe iştirak etti. Yemek esnasında Ömer’in parmağı benim parmağıma değince; “ay veya of..” dedi. “Eğer Peygamber sizin hakkınızda sözüme uymuş olsaydı hiçbir göz sizi görmezdi..” dedi. Bunun üzerine örtünme ayeti nazil oldu.”
Rivayet edildiğine göre Ömer (ra) şöyle demiştir:
“Ben, Ya Rasulullah evinize iyi ve kötü herkes geliyor. Müminlerin anneleri perde arkasına girseler, dedim. Bunun üzerine hicab ayeti indi.”
Yine, rivayet edildiğine göre: “Ömer (ra), başka kadınlarla birlikte mescidde bulunan Peygamber (sav)’in hanımlarına uğrar ve onlara örtünseniz iyi olur. Çünkü kocanızın diğer erkeklerden daha fazla üstünlüğü olduğu gibi, sizin de diğer kadınlardan daha fazla üstünlüğünüz vardır, derdi. Bunun üzerine Zeyneb (r.anha): Sen bizi mi kıskanıyorsun? Hâlbuki vahiy bizim evlerimizde iniyor, dedi. Bu olaydan biraz sonra hicab ayeti indi.” Bu ayetin nas’sı ve delaleti kati olan bu hadisler, bu ayetin sadece Peygamberin hanımları hakkında indiğine delalet eder.
“Evlerinizde oturun” anlamındaki ayet de yine Peygamberin hanımlarına hastır. Tam olarak ayetin metni şöyledir:
“Ey Nebinin hanımları, Sizler, diğer kadınlardan birisi gibi değilsiniz. Eğer sakınıyorsanız edalı konuşmayın. Yoksa kalbinde bir hastalık bulunanlar kötü şeyler ümit ederler. Daima maruf söz söyleyiniz. Evlerinizde oturun, ilk cahiliyede olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın. Zekâtı verin, Allah’a ve Rasulüne itaat edin. Ey Peygamberin ev halkı, Allah ancak sizden kusuru giderip sizi tertemiz yapmak ister.”
Ayetin baş tarafı, bu ayetin “Allah Rasulü’nün hanımlarına” ait olduğunu açıkça ifade ediyor. Çünkü “ayetteki hitap” peygamberin hanımlarına ait olup, özellikle ayetin kendisi de bunu ifade etmektedir. Nitekim şöyle buyrulmaktadır:
“Ey Nebinin hanımları, Sizler, diğer kadınlardan birisi gibi değilsiniz.” Bu ayetin, Rasulün hanımlarına ait olduğu ve onlar hakkında indiğini ifade eden “bundan daha kuvvetli delil ve daha açık söz” bulunmaz. Zira ayetin sonunda Allah-u Teâla bu manayı daha da kuvvetlendirmek üzere şöyle buyurmaktadır:
“Ey Peygamberin ev halkı, Allah ancak sizden kusuru giderip sizi tertemiz yapmak ister.” Ayetteki bu kısım da, bu sıfatın “Peygamberin hanımlarına ait olduğunu” ifade eder. Allah, onlardan kusuru giderip onları tertemiz hale getirmek için, onların böyle davranmalarını emretmektedir. “Sizi tertemiz yapmak ister” ifadesinden sonra gelen ayet de bu ayetin Rasulün hanımlarına ait olduğunu tekit etmektedir:
“Evlerinizde okunan Allah’ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın. Şüphesiz Allah latif ve habirdir.” Böylelikle onların evlerinin “vahyin indiği yerler” olduğunu, orada okunanların unutulmamasını Kur’an hatırlatıyor.
İşte bu iki ayetin Rasulullah (sa.v)’ın hanımlarına indiği ve “hüküm itibarı ile yalnızca onlara ait olduğunu” ayetlerin kendisi açık ve net bir şekilde ifade etmektedir. Rasulullah (sav)’ın hanımlarından “başka kadınlara ait olduğuna dair” bu ayetlerde “herhangi bir delalet” asla söz konusu değildir.
Yine Peygamber (sav.)’in hanımlarına ait olan başka ayetler de vardır. Şöyle ki:
“Ondan sonra eşlerini nikâhlamanız asla caiz değildir.” Bu ayete göre Rasulün vefatından sonra onun “hanımlarıyla evlenmek” kesinlikle caiz değildir. Hâlbuki diğer Müslüman kadınların durumu böyle değildir. Çünkü onlar, “kocalarından sonra” başkasıyla evlenebilirler.
Örtünmeye ait bu ayetler biraz önce belirtilen ayet gibi “Peygamber (sav)‘in hanımlarına has olarak” nazil olmuşlardır.
Fıkıhta “Sebebin hususiliğine değil, lafzın umumiliğine itibar edilir” kuralı vardır. Ayetlerin “nüzul sebebi” Peygamber (sav)’in hanımlarına ait olabilir, fakat “manası” hem onlara hem de diğer Müslüman kadınlara aittir diye bir iddia ortaya atılamaz.
Çünkü ayetin “nüzul sebebi”, yaşanan bir olaydır, bu olay nüzule sebep olmuştur. Burada, Peygamberin hanımlarıyla ilgili olay “vuku bulmuş ve bitmiş” değildir. Bu ayet; “muayyen şahıslar hakkında gelmiş muayyen bir nas’tır”; yani onların şahıslarına aittir. Nitekim şöyle buyrulmaktadır:
“Ey Nebi’nin hanımları, Siz diğer kadınlar gibi değilsiniz.”
“Onlardan sorduğunuz zaman..” Burada bulunan her iki ifadede geçen “zamir”, Peygamberin hanımlarıyla ilgilidir, “başkasına ait değildir”. Bunun hemen arkasından gelen:
“Allah’ın Rasulüne eziyet etmek hakkına sahip değilsiniz..” ayetiyle de kadınların “perde arkasına girmelerinin illeti” belirtilmiş bulunuyor. Böylece her iki ayetin Rasulün hanımlarına ait olduğu ve dolayısıyla “Sebebin hususiliğine değil, lafzın umumiliğine itibar edilir” kaidesinin bu ayetlere “asla uygulanamayacağı” kesinleşmektedir.
Yine burada şöyle bir itiraz ileri sürülemez:
“Rasul’ün hanımlarına ait hitap, aynı zamanda diğer Müslüman kadınları da kapsar. Çünkü muayyen bir şahsa yapılan muayyen bir hitap, bütün müminlere de hitap kabul edilir. Buradaki hitap, Muhammed (sav)’e ait olup sadece onun hanımlarını kapsamaz. Rasule gelen hitap ise bütün müminlere aittir” denilemez.
Peygamber (sav)’in hanımlarına gelen hitap sadece onlara aittir. Bizzat Allah’ın Rasulüne ait özelliklerin dışında “her hitapta, fiil ve sükûtta” mutlaka uyulacak tek örnek Peygamber (sav)’dir. Peygamber (sav)’in hanımları “uyulmaya örnek” değillerdir. Çünkü “örnek olma vasfı” sadece ve sadece Peygamber (sav)’e aittir. Nitekim şöyle buyrulmuştur:
“Allah’ın Rasulünde sizin için güzel bir örnek vardır.” Çünkü Peygamber (sav) ancak kendisine gelen “vahye” tabi oluyordu.
Yine: “Evlerinde vahyin inip okunduğu Peygamber (sav)‘in tertemiz olan hanımlarından örtünmeleri ve perde arkasına girmeleri istendiğine göre, diğer Müslüman kadınlardan böyle bir hareketin beklenmesi daha uygundur” iddiası da ortaya atılamaz. Bu da iki sebepten dolayıdır:
1- Bu emir, “evleviyat türünden” bir emir değildir. Çünkü öncelik, Allah’ın “küçük bir günahtan” nehyetmesidir ki, o zaman, “büyük günahtan” nehiy öncelikle olur. Mesela, Cenabı Allah;
“Onlara öf bile demeyin.” hitabıyla “ana-babaya öf bile demeyi” nehyederken, ondan “çok çok daha büyük bir hareket olan onların dövülmelerinin yasak oluşu” öncelikle söz konusudur. Bu husus “cümlenin gelişinden” açıkça anlaşılmaktadır. Mesela:
“Ehli kitaptan bazıları vardır ki kantarlarca mal emanet etsen sana onu verir. Yine onlardan bazıları da vardır ki ona bir dinar versen sana onu vermez.” Bu ayette “evleviyet meselesi” cümlenin “siyakından” anlaşılmaktadır. Kantar kantar olmasa da “emanetin eda edilmesi” evladır.
Ancak “bir dinardan” fazlasının verilmemesi ise öncelikle söz konusudur.
Oysa “hicab ayeti” bu türden bir ayet değildir. Çünkü “ayetin siyakı” asla Rasulün hanımlarından başkasına delalet etmemektedir. Keza “bir başka mefhuma da” işaret etmemektedir.
“Nebinin hanımları” tabiri “mefhumu düşünülen bir vasıf” olmadığı için “evleviyet prensibine” göre, kesinlikle Peygamber (sav)’in hanımlarından “başkasına” teşmil edilemez. Tabir, “camid bir isimden” meydana geldiği için asla “mefhumu muhalifi” olmaz.
Bundan dolayı cümle, “nas’sın delalet ettiği şeye hass olup”, asla başkasına teşmil edilemez. Dolayısıyla ne ayetteki “lafızlar açısından” ne de “ayetin siyakı” açısından “öncelik” kuralı uygulanamaz.
2- Bu iki ayet, “muayyen sıfatlarla” nitelenmiş bulunan şahısların bizzat kendilerine “nass olarak” geldiği için ancak onları kapsamına alır. Bunların dışındaki kişileri kapsamaz.
Çünkü ayet, “muayyen bir vasıf” içindir. Bu emir, Peygamber (sav)’in hanımları olmaları sebebiyle sadece “onlara ait” bir emirdir. Çünkü onlar asla “diğer kadınlar” gibi değildir. Zira bu işten dolayı Rasül (sav) çok rahatsız oluyordu.
“Sebebin hususiliğine değil, lafzın umumiliğine itibar edilir” kaidesinin bu konuda “geçersiz” olduğu, Rasulullah (sav)’ın hanımlarına bu hususta uyulmayacağı, öncelik açısından bu emrin başkası için de asla geçerli olmayacağı, sadece Rasul (sav)’ün hanımlarına ait “kesin bir nass” olduğu ve hiçbir surette Rasul (sav)’ün hanımları dışındaki diğer “Müslüman kadınları kapsamayacağının” görülmesiyle bu iki ayetin, “sadece ve sadece Peygamber (sav)‘in hanımlarına ait olduğu” sabitlik kazanmaktadır.
Bununla “hicap ve evlerde oturma” hükmünün sadece Rasul (sav)’ün hanımlarına ait olduğu da, anlaşılmaktadır. Bu nedenle “perde arkasından konuşma” hükmünün “bütün Müslüman kadınlar için de geçerli olduğuna” bu iki ayet asla delil olarak kullanılamaz.
“Üzerlerine örtülerini salıversinler..” ayeti ne mantık ne de mefhum olarak, hiçbir şekil ve durumda “yüzün de örtülmesine” delalet etmez. Ayetin “nüzul sebebinin” doğru olduğunu kabul ettiğimiz takdirde ayette, “bu hususa delalet edecek” ne bir kelime ne de cümle yer almamaktadır.
Ayette: (يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّۜ ) ”üzerlerine örtülerini sarkıtsınlar” denilmektedir. Burada geçen (مِنْ ) edatı “teb’id” için olmayıp “beyan” içindir. Yani örtülerini aşağıya doğru salıversinler demektir.
Ayette geçen “cilbab” kelimesi “çarşaf” veya başka bir örtü anlamındadır. “Bütün vücudun kendisiyle örtündüğü şey” demektir.
Kamus el-Muhit‘te şöyle deniliyor: “Cilbab, sirdab ve sinmar gibidir. Gömlek ve kadına ait geniş bir elbise benzeri, kadının elbiselerini örten çarşaf gibi bir örtü demektir”.
Cevheri Sıhah’ ta şöyle diyor: “Cilbab kelimesi örtü anlamındadır. Buna, çarşaf diyenler de olmuştur.”
“Cilbab” kelimesi hadiste “elbiselerin üzerine giyilen ve kadının kendisiyle örtündüğü çarşaf..” anlamında kullanılmıştır..
Ümmü Atiyye‘den: Dedi ki:
“Rasulullah (sas) bize; Ramazan ve Kurban bayramı namazlarına; genç kızları, çadırda kalan genç bakireleri ve hayızlı kadınları da çıkarmamazı emretti. Hayızlıların namazgahları ayrılarak, hayra şahit olacaklar ve Müslümanların dualarında hazır bulunacaklardı. Ben: Ey Allah’ın Rasulü, İçimizden birisinin dışarıda giyeceği dış elbisesi yoktur, dediğimde; Allah’ın Rasulü: Kardeşi kendi örtülerinden (çarşaf vb) birini ona giydirsin dedi.”
Bunun manası; “dışarı çıkabilmek için elbisesinin üzerine giyecek bir giysisi yoktur..” demektir. Rasulullah (sav) da bunun için “elbise üzerine giyilen bir giysiyi kardeşinden emanet almasını..” emreder.
Bu durumda ayetin anlamı şöyle olur:
Allah (cc), Rasulüne; hanımlarına, kızlarına ve müminlerin hanımlarına elbiselerinin üzerine giyilen örtüyü en aşağılara kadar üzerlerine sarkıtmalarını söylemesini emretmektedir.
İbni Abbas‘tan rivayet edildiğine göre o, şöyle demiştir:
Cilbab; elbise üstünden giyilen ve yukarıdan aşağıya kadar örten örtü demektir. Ayet; cilbab’ın -ki o, geniş bir giysidir- ta aşağıya kadar sarkıtılmasına delalet etmektedir. Bundan başka bir manaya delalet etmez.
Bu durumda; “kadınlar elbiselerini yüzlerinin üzerine sarkıtsınlar..” şeklindeki bir anlamı nasıl çıkarabiliriz?
(يُدْن۪ينَ ) kelimesi ve (جلباب ) kelimesi şer’i ve sözlük anlamları dışında bir başka şekilde nasıl tefsir edilebilir? Ayetin nassı “elbisenin sarkıtılması” ile ilgilidir. Onun “sarkıtılması” ise “yukarıya doğru yükseltilmesi ile değil” ancak “aşağılara kadar bırakılmasıyla” olur.
Bundan dolayı, diyebiliriz ki “ayette PEÇEYE delalet eden herhangi bir delil” yoktur. Hatta uzaktan yakından delile benzeyen başka bir şeye de rastlamıyoruz.
Kur’an’a ait lafız ve cümleler “lugat ve şer’i manalarıyla” tefsir edilirler. Bu iki şekildeki tefsirin dışında bir başka şekilde tefsir edilmesi caiz değildir.
Lügat anlamı; kadınların cilbablarını üzerlerine sarkıtmalarını emretmektedir. Yani, ayaklarını örtünceye kadar iç elbiselerinin üzerine giydikleri elbiseleri aşağıya kadar sarkıtmalarını, indirmelerini emretmektedir. Örtünün en aşağılara kadar sarkıtılmasına dair anlam hadiste de mevcuttur.
İbni Ömer’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sav) şöyle dedi:
“Kim kibirlenerek elbisesini yerde sürüklerse kıyamet günü Allah ona (rahmet nazarı ile) bakmaz deyince Ümmü Seleme atılarak: Öyleyse kadınlar elbiselerinin eteklerini ne yapacaklar? deyince Allah’ın Rasulü: Yere bir karış kadar salarlar, buyurdu. Bu cevap üzerine yine Ümmü Atiyye, Bu takdirde de ayakları açılır deyince Allah’ın Rasulü: Öyleyse bir miktar kalana (yerde sürünmeyecek) kadar salsınlar. Bunu daha da artırmasınlar, buyurdu.”
Allah’ın, Müslüman kadınlara PEÇEYİ emrettiği iddiasını ileri sürenlerin istidlal ettikleri ayetlerin durumu bundan ibarettir. Kadınların PEÇE kullanmaları gerektiğini ispatlamak için ele aldıkları bir takım hadisler de bu konuya delil değildir.
Kendisini azad ettirebilecek miktar mala sahip olan sözleşmeli kölelere karşı örtünmelerini ifade eden hadis, Rasül (sav)’ün hanımlarına aittir. Bu hususu, başka bir hadis de teyit eder.
Ebu Kılabe‘den rivayet edildiğine göre:
“Nebi (sav)’ın hanımları, bir dinar borçları kalsa dahi (borçlarının tamamını ödemedikleri sürece) sözleşmeli kölelere karşı örtünmezlerdi.“
Hadiste Müslüman kadınların PEÇE örtünmelerine dair bir delalet yoktur. Ümmü Seleme’nin hadisi ve Rasulullah (sav)’ın ondan ve Hafsa‘dan PEÇE örtünmelerini istemiş olduğuna dair hadisler zayıf olup, bunlarla istidlal edilemez.
Kaldı ki, bu husus Peygamber (sav)’ın hanımlarına aittir. Hadis, Ümmü Seleme ve Hafsa (r. anhuma) hakkındadır.
Aişe‘(r.anha)den rivayet edilen hadis ise şöyledir:
“Biz, Rasulullah (sav)‘la birlikte bulunduğumuz sırada erkeklerden meydana gelmiş kafileler yanımızdan geçerken, tam bizim hizamıza geldikleri zaman, örtülerimizi başımızdan yüzümüze doğru sarkıtırdık, bizi geçtikleri zaman yüzümüzü açardık.” Bu hadis, Buhari’nin İbni Ömer’den rivayet ettiği:
“Mahrem olan kadın yüzünü PEÇE (nikab) ile örtmesin ve eldiven takınmasın.” hadisiyle çelişmektedir.
El-Fetih kitabının sahibi “nikabı” şöyle anlatıyor:
Nikab; burun üzerine veya göz çukurunun altına bağlanan ve örtülen örtüdür.
Aişe(r.anha)’nin hadisi; “erkeklerden meydana gelmiş kafilenin, geçişi sırasında mahrem kadınların yüzlerini örttüklerini” ifade ederken İbni Ömer‘in hadisi ise “yüzün ancak alt kısmını örten PEÇE kullanmayı” nehyediyor.
Dolayısıyla bu hadis, “bütün yüzü bir perde ile örtme” hükmü ile nasıl bağdaştırılabilir?
Konuyu dahi iyi anlayabilmek için her iki hadise tekrar döndüğümüzde şunu görürüz.
Aişe (r.anha) hadisini Mücahid rivayet ettiği için hadis “illetli”dir. Çünkü Yahya b. Said el-Kattan; Mücahid‘in Aişe(r.anha)’den hiçbir şey işitmediğini söylemektedir.
İbni Ömer’in hadisi ise Buhari’nin rivayet ettiği sahih bir hadistir. Bundan dolayı, Aişe (r.anha)‘dan rivayet edilen hadis zayıf olduğu ve sahih hadise ters düştüğü ve bununla istidlal yapılamayacağı için reddedilir.
Fadl b. Abbas’ın hadisi de PEÇEYE delalet eden bir delil olmayıp, aksine “PEÇENİN kullanılmamasına” bir delildir. Çünkü Rasulullah (sav)’a soru sormak için gelen Hasami’ li kadına Fadl’ın bakması, bu kadının yüzünün açık olduğunun delilidir.
Bu hadisle ilgili olarak gelen: “Rasulullah (sav) Fadl’ın yüzünü başka tarafa çevirdi”şeklindeki rivayet de buna delildir. Bu olayı Ali b. Ebu Talib (ra) rivayet etmekte ve rivayetine şunu da ilave etmektedir:
“Abbas (ra) Allah’ın Rasulüne (sas): Ya Rasulullah, niçin amcanın oğlunun yüzünü çevirdin? dediğinde Peygamber (sav) şöyle dedi: ‘Şeytanın vesvesinden emin olunmayan genç bir erkek ile genç bir kadın’ gördüm.”
Hasami’li kadın hadisi, böylesi bir hicabın varlığına değil, yokluğu için bir delildir. Çünkü Rasul (sav) onu yüzünü açık olarak görüyordu.
Ancak Fadl‘ın başını başka tarafa çevirmesinin nedeni; Fadl‘ın kadına, kadının da Fadl‘a “şehvetle baktıklarını” görmüş olmasıdır. Ali (ra) rivayetinde yer alan: “Şeytanın vesvesinden emin olunmayan” ifadesine göre birbirlerine karşı onlar “normal bir bakışla değil şehvetle” bakmışlardır, bu nedenle Fadl‘ın yüzünü çevirmiştir.
Fakat “ani bakış” hadisine gelince; Rasul (sav) Cerir‘e, “ikinci bakıştan yüzünü çevirmesini, yani gözlerini indirmesini” emretmiştir. Bu emir, bir yönü ile:
“Mümin erkeklere söyle, Gözlerini (haramdan) sakınsınlar” ayetinin tefsiridir. “Ani bakış” el ve yüzün dışındaki avret yerlere bakma ile ilgidir; yoksa “el ve yüze bakmak” değildir.
Çünkü el ve yüze bakmak “ani bakış” olmasa bile caizdir. Bu husus, yukarıda geçen Hasami’li kadının hadisiyle caizdir.
Aynı zamanda Rasulullah (sav)‘ın biat alırken ve onlara öğüt verirken kadınların yüzüne ve ellerine bakması, “ani bakışın” el ve yüzün dışındaki yerlere bakmakla ilgili olduğunun delilidir.
“Bakışına bakış ekleme” yani “dönüp tekrar tekrar bakma” hadisi mücerret olarak bakmayı değil, “tekrar tekrar bakmayı” yasaklamaktadır.
Binaenaleyh “PEÇENİN farziyetine delil vardır..” şeklinde iddiada bulunanlara istidlal edecekleri hiçbir hadis mevcud değildir.
Böylece, Allah’ın Müslüman kadınlara PEÇEYİ farz kıldığına, namazda veya namaz haricinde yüz ve ellerin mahrem olduğuna dair hiçbir delilin mevcut olmadığı meydana çıkmış bulunuyor.
Rivayet ve istidlal yönleri zayıf olduğu için istidlal edegeldikleri delillerle istidlalin kuvvetli bir yönü yoktur.
“Yüzün ve ellerin avret olduğu” hususu ile “yüzü ve elleri açık olduğu halde kadının sokağa ve alış verişe çıkabileceğinin caiz olduğu” hususu Kur’an ve hadis ile sabittir. Nitekim Allah-u Teâla şöyle buyurmaktadır:
وَلَا يُبْد۪ينَ ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلٰى جُيُوبِهِنَّۖ
“Kendiliğinden görünen kısmı müstesna olmak üzere mümin kadınlar ziynetlerini açığa vurmasınlar. Örtülerini göğüslerinin üzerine sarkıtsınlar.” (Nur suresi 31)buyurmaktadır.
Allah (cc), kadınların ziynetlerini göstermelerini yasaklamıştır. Ancak, bu nehiyde, “kendiliğinden görünen el ve yüz” istisna kılınmıştır ki bu istisna açık bir istisnadır.
Diğer bir ifade ile “yasak kapsamına girmeyen, kadının bazı ziynet mahalli” vardır. Bu, fazla söze yer bırakmayacak kadar açıktır. Yüce Allah mümin kadınların “kendiliğinden görünen kısımlar” dışında kalan yerlerini göstermelerini yasaklamıştır.
Ancak Nur suresi 31. ayette yer alan (اِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا ) ifadesinin tefsiri iki şekilde yapılır.
A- Nakli tefsir,
B- Rasulullah (sav) devrinde bu ifadeden ne anlaşılıyordu?
A- Nakli Tefsir: İbni Abbas‘tan rivayet edildiğine göre ayette geçen (مَا ظَهَرَ مِنْهَا ) tabiri “yüz ve eller” anlamına gelmektedir. Müfessirler de aynı görüşü paylaşırlar.
İmam İbni Cerir et-Taberi şöyle diyor: “Bu konuda en isabetli görüş; yüz ve el olarak ileri sürülen görüştür.”
Kurtubi ise şöyle der: “Gerek hac ve gerekse namazda, gerek diğer yerlerde adeten en fazla görülen el ve yüz olduğu için, ayetteki istisnanın bu iki azaya ait olması daha uygundur.”
İmam Zemahşehri ise şöyle der: “Kadın bir iş yapmak için muhakkak ellerini kullanır. Özellikle şahitlik yaparken, mahkemelerde ve nikâh esnasında yüzünü açma ihtiyacını hisseder. Yollarda yürürken özellikle de fakir kadınların ayaklarının görünmesi mecburidir. İşte (اِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا) ayetinin manası da budur.”
B- Rasulullah (sav) devrinde bu ifadeden ne anlaşılıyordu? (اِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا ) ayeti indiği zaman bu ayetten “yüz ve iki el” anlaşılıyordu. Çünkü kadınlar, o gün “yüzlerini ve ellerini” Rasulullah (sav)’ın huzurunda açıyorlar, O (sav) da onlara bir şey demiyordu.
Yine çarşı ve sokaklarda da “ellerini ve yüzlerini açıyorlardı”. Buna ait örnekler sayılamayacak derecede çoktur:
1. Cabir b. Abdullah‘dan rivayet edildiğine göre şöyle diyor:
“Ben, bayram günü Rasulullah (sav)’la birlikte bulunuyordum. Ezan ve kametsiz ve hutbeden önce namaza başladı. Sonra, Bilal‘e dayanarak, ayağa kalktı ve Allah’tan korkmayı emrederek, insanları Allah’a itaat etmeğe teşvik etti. Daha sonra bulunduğu yerden ayrılarak, kadınların bulunduğu tarafa gitti. Onlara da şöyle dedi: ‘Sadaka veriniz, çünkü çoğunuz cehennem odunusunuz’ deyince kadınlar içerisinde bulunan ve yanakları işaretlenmiş olan bir kadın: Niçin Ya Rasulullah? dedi. Bunun üzerine Rasulullah (sav) ona şöyle dedi: ‘Çünkü siz, çok şikâyet ediyor, kabilelerinize karşı geliyorsunuz.’ Bunun üzerine kadınlar, küpe ve yüzüklerini Bilal‘in elbisesi üzerine atarak sadaka vermeğe başladılar.” (Müslim, K. Salâh el-Iydeyn, 1467)
2. Ata b. Ebu Rebah‘tan rivayet edildiğine göre:
“İbni Abbas bana şöyle dedi: Sana cennetlik bir kadın göstereyim mi? dedi. Ben: Evet göster, dedim. İbni Abbas’a: Şu siyah kadındır.. Bu kadın bir gün Rasulullah (sav)’a gelerek Ya Rasulullah, ben sârâ’ya tutuluyorum; bayıldığım zaman üzerim açılıyor, benim için Allah’a dua et, dedi. Rasulullah (sav) de ona şöyle dedi: “Eğer istersen sabredersin ve cenneti kazanırsın, istersen Allah’a dua ederim, Allah sana afiyet nasip eder.” Bunun üzerine kadın: O halde sabredeyim; ancak, bayılıp düştüğüm zaman üzerimin açılmaması için Allah’a dua et, dedi. Rasulullah (sav) de ona dua etti.” (Buhari, K. Merdâ, 5220; Müslim, K. Beri ve’s-Salah ve’l-Adâb, 4673; Ahmed b. Hanbel, Müs. Benî Hâşim, 3070)
3. Fatıma b. Kays‘tan rivayet edildiğine göre:
Yanında bulunmayan kocası Ebu Amr b. Hafs kendisini boşamıştı. Kadın Rasulullah (sav)’a geldi ve durumu Ona anlattı. Rasulullah (sav) de ona iddetini Ümmü Şerik‘ in evinde geçirmesini emretti ve daha sonra şöyle dedi: “O kadına bazı ashabım uğruyor. Bundan dolayı Ümmü Mektum’un evinde iddetini geçir. Çünkü o, kör bir adamdır. Yatmak için elbiselerini çıkardığın zaman seni görmez” dedi. Nebi (sav), Kays’ın kızı Fatıma’ya, Ümmü Şerîk‘in evinde iddetini geçirmesini emrederken, onu erkeklerin görebileceklerini kabul etmiş bulunuyordu. Fakat Ümmü Şerik‘in evinde yatmasına rıza göstermemiştir. Çünkü orada elbiselerini çıkarırken erkeklerin onun haram olan yerlerini görebilmeleri ihtimalinden dolayı, gidip Ümmü Mektum‘un evinde iddetini geçirmesini emretmiştir.
4. Ebu Bekir‘in İbni Cüreyc‘den rivayet ettiğine göre:
Aişe (r.anha) şöyle demiştir: “Odama kardeşimin kızı süslenmiş olarak girdi. Biraz sonra Peygamber (sav) içeri geldi. Yeğenimi görür görmez ondan yüzünü çevirdi. Ben: Ya Rasulullah bu, benim yeğenimdir dedim. Rasulullah (sav) şöyle dedi: “Bir kadın büluğa erdiğinde yüzünün ve -elleri ile bileklerini tutarak- şunların dışında kalan kısımlarının görülmesi caiz değildir.”
5. Kadının elinin avret olmadığının bir diğer delili de biat alırken Rasulullah (sav)’ın kadınlarla tokalaşmış olmasıdır. Ümmü Atiyye’den:
“Biz Nebi (sav)‘e biat ettik ve Allah’ın Rasulü bize; Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamamızı emreden ayeti okudu ve bizi, ölülerin arkasından bağırıp çağırarak yas tutmaktan nehyetti. Bunun üzerine bizden bir kadın elini geri çekti ve: Falan kadın benimle birlikte yas tuttu. (üzerimde hakkı vardır) Ondan izin almak isterim dedi. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü ona bir şey söylemedi. Kadın gitti ve sonra geri dönerek gelip biat etti.” (Buhari, K. Ahkâm, 6675)
Bu hadis kadınların “elleriyle biat ettiklerine” (musafaha ile) delalet etmektedir. Çünkü hadiste geçen kadın, “biat etmek için elini uzatmışken” elini geri çekmiştir. Dolayısıyla hadis, kadının “biat” lafzını duyduğu zaman elini çektiğine açıkça delalet etmektedir.
Çünkü biat elle tokalaşmak (musafaha) suretiyle yapılmaktadır. Allah’ın Rasulü de (sas) kadınlarla “mübarek elleri ile” biatlaşmıştır.
Ancak Aişe (r.anha)’den rivayet edilen: “Rasulullah (sav)‘ın eline, sahip olduğu kadınların dışında hiçbir kadının eli değmemiştir”(Buhari, 93, Ahkam, 49, VIII / 125) sözü, Aişe (r.anha)’nin görüşüdür ve bilgisi çerçevesinde söylediğini bize gösterir.
Aişe (r.anha)’nin sözü ile Ümmü Atiyye (r.anha)hadisi yan yana getirildiği zaman, Ümmü Atiyye‘nin hadisi tercih edilir. Çünkü Ümmü Atiyye hadisi Rasulün “önünde cereyan eden bir eylemi” göstermektedir ve Rasulün “fiiline” delildir ki bu, sadece Aişe (r.anha)’nin sözünden “daha fazla tercih sebebi” dir.
Bu nedenle raviler Ümmü Atiyye hadisini tercih ederek, “kadının erkekle tokalaşmasının caiz olduğuna” bir delil olarak kullanmışlardır.
İşte hadislerde geçen “bu 5 olay” sabit olup kadının yüz ve elinin açılabileceğine açıkça delalet etmektedir.
Dördüncü hadis ise “süslenmiş bir halde bulunan bir kadından” Rasul (sav)’ın yüzünü çevirdiğine delalet etmektedir. Çünkü o kadının “el ve yüzünün dışında vücudunun bazı yerleri de” açılmıştı.
Ardından da Allah’ın Rasulü; “bir kadının elleri ve yüzü dışındaki yerlerin” görünmesinin asla “caiz olmadığını” açıklamış, böylece ayette “istisna kılınan” hususun, “yüz ve eller olduğu açıkça meydana çıkmış” bulunmaktadır.
Aynı zamanda bu, kadının “ellerinin ve yüzünün ne namazda ne de namaz dışında avret olmadığını” bize göstermektedir. Çünkü: (ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا)
“Kendiliğinden görünen kısımlar müstesna ziynetlerini açmasınlar” ayeti geneldir.
Ayette, bu kısımdan sonra gelen: (وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلٰى جُيُوبِهِنَّۖ) “Başörtülerini yakalarının üstüne salsınlar” cümlesinin mefhumu da “kadının ellerinin ve yüzünün avret olmadığına” delalet etmektedir.
Ayette geçen (الخُمُر) kelimesi (خِمَار ) kelimesinin çoğuludur. (الخُمْر) kelimesi “başa örtülen şey” demektir. (الجُيُوب) kelimesi ise (الجَيْب ) kelimesinin çoğuludur ve “gömleğin veya elbisenin yakası” anlamına gelmektedir.
Allah (cc) başörtülerinin boyun, yaka ve göğüsler üzerine salıverilmelerini emretmektedir ki bu emir, buraları örtmenin vacib olduğunu gösterir. Ayette “başörtüsünün yüze giyilmesi değil yüzü örtmesi” emredilmiştir. Bu da “yüzün avret olmadığına” delalet eder.
Zannedildiği gibi (الجَيْب) kelimesi “göğüs” anlamına gelmemektedir. (القَمِيص) “göğsün üst kısmında olan ve boyuna dolanan gömleğin yaka kısmı” na denir.
Başörtüsünün “yaka üzerine salıverilmesi” ise, gömleğin “boyun ve göğüs kısmını örtmesi” demektir. Böylece ayette yer alan “hicab” kelimesinin “PEÇE” anlamına gelmediği ve Allah Subhanehu ve Teâla’nın da bunu emretmediği meydana çıkmış bulunmaktadır.
Bu, Kur’an’daki deliller açısından meselenin ele alınışıdır.
Hadisten delillere gelince; burada da hicab’ı Allah (cc) farz kılmamıştır. “Yüz ve ellerin görünmesi” haram değildir.
Ebu Davud‘un Aişe (r.anha)’dan rivayet ettiğine göre; Ebu Bekir‘in kızı Esma Allah Rasulünün huzuruna üzerinde “ince bir elbise bulunduğu halde” girer. Bunu gören Rasül (sav) şöyle demiştir:
“Ey Esma, Kız hayız görmeğe başladığı zaman onun şurası ve şurası -ellerini ve yüzünü işaret ederek- dışında kalan azalarının görünmesi doğru olmaz.”
Ebu Davud‘un Katade‘den tahriç ettiğine göre Rasulullah (sav) şöyle buyurdu:
“Kadın hayız gördüğü zaman mafsalına kadar olan kısmın dışında ellerinden ve yüzünden başka yerlerinin görülmemesi lazımdır.”
Beyhaki‘nin Amis kızı Esma‘dan tahriç ettiğine göre Esma şöyle demiştir:
“Rasulullah (sav), Aişe’nin yanına girdiğinde yanında bulunan kız kardeşi Esma binti Ebu Bekir’in üzerinde kolları geniş ‘Şam elbisesi’ bulunuyordu. Rasulullah (sav) ona baktıktan sonra ayağa kalktı ve dışarı çıktı. Aişe (r.anha) bir köşeye çekilerek galiba Rasulullah (sav) hoşlanmadığı bir şey gördü dedi. Daha sonra Allah Rasulü (sav) içeri girdiğinde Aişe (r.anha) niçin dışarı çıktığını sordu. Allah Rasulü (sav): ‘Onun kıyafetini görmedin mi? Şurası ve şurası hariç Müslüman kadının ziynetini açması caiz değildir’ dedikten sonra elbisenin iki kolunu tuttu ve onlarla ellerinin parmakları dışında hiçbir tarafı görünmeyecek bir şekilde örttü. Sonra iki avucu ile kulakları ile gözlerinin arasını kapadı. Böylece ancak yüzü görülebiliyordu.”
Bu hadisler, “yüzün ve ellerin” haram olmadığına, Allah’ın bunların örtülmesini emretmediğine, “hicab” ın yani PEÇENİN şer’an farz olmadığına delalet eder.
Eğer bu konuda “bir şey teşri kılınmış olsaydı”, hiçbir şekilde tefsir edilmeye ve yorumlamaya ihtimal bırakmayan bu sahih hadislerin nassıyla çelişmiş olurdu.
Halbuki bu hadisler; “Müslüman bir kadının yüzü ve elleri açık olarak, sokağa çıkabileceğine; yüz ve elleri açık olduğu halde yabancı erkeklerle konuşabileceğine; alış-veriş, icare, şuf’a, vekalet, kefalet gibi meşru birçok muameleyi icra edebileceğine” delalet etmektedir.
Allah (cc) PEÇEYİ ancak “Rasul’ün hanımlarına” farz kılmıştır.
Buna rağmen “PEÇENİN farz olduğunu ileri süren görüş de yine İslami bir görüştür”. Çünkü burada “delil şüphesi” vardır. Bu görüşü bazı mezhep sahibi müctehid imamlar ileri sürmüşlerdir.
Ancak “şüpheli delil ile istidlal” zayıftır ve böyle bir delilin “istidlal yönü” neredeyse yok gibidir.
Geriye sadece; bazı müctehidlerin söyledikleri“fitne korkusu ve ondan çekinmek için PEÇENİN kadına farz kılındığı..”meselesikalmış bulunmaktadır.
Bazı müctehidler; erkekler arasında “kadının yüzü avret olduğu için değil, fitne korkusundan dolayı örtülmesi gereklidir..” demektedirler.
Bu iddia ve görüş, birkaç yönden yanlıştır:
1- Fitne korkusundan dolayı, yüz açmanın haram olduğu görüşü ile ilgili olarak ne kitapta, ne sünnette, ne sahabe icmaında bir delil vardır ne de kıyas yapılacak şer’i bir illet vardır.
Bu görüş, şer’i bir görüş olmadığı gibi şer’i hüküm de sayılmaz. Zira “şer’i hüküm şarinin hitabıdır”. Fitne korkusundan dolayı yüzü açmanın haram olması ise şarinin hitabından kaynaklanmamaktadır.
Şer’i delillerin tamamen bu görüşü çürütecek şekilde geldiği bilinirse, ayetlerin ve hadisi şeriflerin ellerin ve yüzün açılabileceğini mübah kıldığı ve bunu herhangi bir kayıtla kayıtlamadığı da bilinmiş olur.
Yüzü açmanın haramlığı ile ilgili herhangi bir halde ve durumda bir tahsis yapılmadığına göre, yüzü ve elleri açık bulundurmanın haram olduğunu söylemek, Allah’ın helal kıldığı bir hususu haram, vacip kılmadığı bir hususu da vacip kılmak sayılır.
Üstelik bu görüş, şer’i hüküm olarak sayılmamasının yanında, açık nassla sabit olan şer’i hükümlerin iptal edilmesi anlamına da gelir.
2- Fitne korkusunu, yüzün açılmasını haram kılmak ve onu örtmenin vacib oluşuna illet saymak hususunda ne sarahat, ne delalet ne de istinbat ve kıyas yoluyla hiçbir şer’i nass yoktur.
Kaldı ki bu, kesin olarak şer’i bir illet değil, akli bir illettir. Şer’i hükümlerde ise akli illetin hiçbir değeri yoktur, muteber olan sadece şer’i illettir.
Bundan dolayı, yüzün açılmasını haram ve onu örtmenin farz olduğu hususundaki teşride fitne korkusunun yeri yoktur. Çünkü bu illet şeriatta varid olmamıştır.
3- “Harama vesile olan şey de haramdır” kaidesi fitne korkusundan dolayı yüz açmanın da haram olacağına tatbik edilemez. Bu kaidenin geçerli olabilmesi için “iki tane unsurun” bulunması lazımdır:
a- Adı geçen vesile kati olarak “harama götürücü” olmalıdır ve kesinlikle müsebbibi neticelendirmelidir. Yani kesinlikle harama götürmelidir.
b- Akıl tarafından değil, şeriat tarafından haram kılındığına dair nass bulunmalıdır. Oysa fitne korkusu ile yüzü açmanın haram kılınmasında böyle bir nass yoktur.
Zira bu iddiada bulunanlar, fitnenin tahakkuk edeceğini değil, fitne korkusundan dolayı yüzü örtmenin gerektiğini söylemektedirler.
Fitneye düşecek olan kimse açısından şeran fitne haramdır gerekçesiyle “harama vesile olan şey de haramdır” kaidesi burada uygulanamaz. Üstelik fitne korkusunu haram kılan herhangi bir şer’i nass da yoktur.
Şeriat, kendisi ile fitneye düşülmesinden dolayı yüzün açılmasını haram kılmamıştır. Bilakis şeriat, yüzüne bakılan kimsenin yüzünü kapatmasını değil, şehvetle bakan kimsenin bakmasını haram kılmıştır.
Ebu Davud‘un rivayetinde şu hadis yer almaktadır:
“Abbas’ın oğlu Fadl Rasulullah (sav) terkesinde bulunuyordu. Hasamlı bir kadın Rasulullah (sav)’a bir şey sormaya geldi. Fadl, o kadına bakıyor, kadın da ona bakıyordu. Bunun üzerine Allah’ın Rasulü Fadl’ın çenesinden tutup yüzünü kadından çevirdi.”
Allah Rasulü’nün Abbas‘ın yüzünü çevirdiğinin bir başka delili de bu kıssa ile ilgili olarak gelen şu rivayettir:
“Rasulullah (sav) Fadl’ın yüzünü tutarak bir başka tarafa çevirdi.” Ali b. Ebu Talib’in rivayetinde ise şu ilave yer almaktadır: “Abbas Allah’ın Rasulü’ne: Ya Rasulullah, niçin amcanın oğlunun yüzünü çevirdin? dediğinde, Peygamber (sav) şöyle dedi:
“Şeytanın vesvesinden emin olunmayan genç bir erkek ile genç bir kadın gördüm.”
Bu rivayetten de anlaşıldığı gibi Rasulullah (sav), Hasamili kadına bakan Fadl‘ın yüzünü çevirmiş ancak yüzü açık olan kadına yüzünü örtmesini emretmemiştir.
Fitneye düşen kişiden dolayı fitne haram olmuş olsaydı Fadl’ın kadına fitne nazarıyla bakışı gerçekleştikten sonra Allah Rasulü’nün (sav) kadına yüzünü örtmeyi emretmesi gerekirdi.
Fakat Allah Rasulü’nün (sav) kadına yüzünü örtmesini emretmeyip yalnızca Fadl‘ın yüzünü çevirmekle yetinmesi, haram olanın, bakılana değil bakana ait olduğunun delilidir.
Bundan dolayı, kendisiyle fitneye düşülen bir kadının yüzünü göstermesinin haram olduğunu gösteren herhangi bir nass yoktur. Tam tersine haram olmadığına dair nass vardır.
Dolayısıyla kadının yüzünün açık olması harama götürmez, hatta kesinlikle harama götürücü olsa bile yine de yüzünün açık olması haram değildir.
Ancak, insanların işlerini çekip çevirmekten sorumlu olan devletin; insanların fitneye düşmesini engellemek için, halkı fitneye düşüren kimseleri halkın gözünden uzak tutması caizdir.
Nitekim Ömer (ra), güzelliğinden dolayı, kadınların fitneye düşmesini önlemek için Haccac oğlu Bınsır‘ı Basra‘ya sürgün etmiştir. Böylesi bir durum kadın ve erkek herkes için geçerlidir.
Bu nedenle fitne korkusu olduğu için veya fitnenin gerçekleşmemesi için asla kadınların yüzlerini açmalarının haram olduğu söylenemez. Dolayısıyla “harama vesile olan şey de haramdır” kaidesi burada geçerli olamaz.
İSLAM’ DA İCTİMAİ NİZAM
İsimli kitaptan alınmıştır.
Tags: