Okullarda İlahi Okuyan Çocukları kim, ne İçin Harekete Geçirdi?

Okullarda İlahi Okuyan Çocukları kim, ne İçin Harekete Geçirdi?

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla..

Bizleri İslam ile şereflendiren Âlemlerin Rabbi, mülkün sahibi, şanı yüce Allah’a sonsuz defa hamd olsun.

Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi en başta ölçü ve örnek Rasul Hz. Muhammed’in, ehli Beytinin, güzide Ashabının, İslam ümmetinin ve sizlerin üzerine olsun.

Muhterem kardeşlerim ve Davetçi gençler

2026 / 1447 Ramazan ayı öncesinde aslen Samsun’ lu olan ve Roman kökenli bir aileden geldiği ifade edilen Celal Karatüre isimli bir delikanlı ve arkadaşları, sosyal medyada yer bulmak hatta tıklanma rekorları kırmak için bazı videolar paylaşıyorlardı.

Başlangıçta birkaç yüz ya da birkaç bin beğeni ve paylaşım alırlarken, şu sözlerin içinde bulunduğu eski bir ilahi, birdenbire izlenme rekorları kırmaya başladı:

Kâbe’ de Hacılar “Hu” der Allah,

Yer, gök inim inim iniler Allah,

Melekler defterini yeniler Allah,

İzin ver de Kâbe’ni görelim Allah,

İzin ver de yolunda ölelim Allah,

Göster cemalini görelim Allah.

Kâbe’ nin yolları taşlıdır Allah,

Hacıların gözleri yaşlıdır Allah,

Dervişlerin ciğeri ateşlidir Allah,

İzin ver de Kâbe’ ni görelim Allah,

İzin ver de yolunda ölelim Allah,

Göster cemalini görelim Allah.

İş öyle bir noktaya geldi ki birçok firma sahibi, “dükkânının tabelası önünde” Celal ve arkadaşlarına bu ilahiyi söyleterek reklam yaptırmaya başladı.

Yani İslami motifler, yine birilerine sermaye oldu. Yüzbinlerce kez izlenmesi Allah-u âlem, Celal ve arkadaşlarına da YouTube üzerinden iyi para kazanma imkânı sundu.

Peki, bu büyük teveccühün, iltifat ve itibarın sebebi hikmeti ne idi acaba hiç düşündük mü?

Sadece bir “def sesi” ve yakışıklı bir delikanlının “orta ayar bir sesi” bu teveccühe mazhar olamazdı elbet..

Acaba ilahiler içindeki, “çok çok veciz sözler” var da insanlar buna mı meftun oldu da teveccüh gösterdi diye bakıyorum, bu da değil görülen teveccühe mazhar ettiren..

Aydın bir düşünme ile bu vakıaya eğildiğimizde şu iki şey karşımıza çıkıyor:

BİRİNCİSİ:

İçinde yaşamakta olduğu zaman dilimi ve vahşi Demokratik laik kapitalist dünya düzeni, insanların hiçbir maddi ve sosyal ihtiyaçlarına cevap üretemediği gibi, mevcut problemlerine her gün yeni yeni problemler katarak büyüdü de büyüdü ve devasa bir canavara dönüştü.

İKİNCİSİ:

Döne yana bu zulümattan, bu karanlıklardan çıkış çaresi aramaya koyulan dünyanın dört bir yanındaki insanlar, özellikle de Müslüman halklar, yavaşta olsa silkinip kendine gelmeye ve sorgulamaya koyuldu.

Nice Müslüman; adeta unuttuğu “Kilidin Şifresini” tekrar hatırlamışçasına yüzünü ve aklını İslamiyet’e dönmeye, İslam ile alakası olan her bir şeye kulak kabartmaya başladı elhamdülillah.

Bu iki şeyin dışında bir de “İnsan fıtri yapısıyla” alakalı “hayati bir husus” daha vardır ki o da şudur:

Allah’ın (cc) bizlere gönderdiği son elçi yani Rasulullah (sas) Buhari Hadis kitabımızda geçen şu rivayette demiştir ki:

“Her doğan (çocuk), İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.”

Bu neye benzer biliyor musunuz kardeşlerim?

Bu topraklarda doğan Fırat nehri, yaklaşık 3.300 metrelik bir rakımda doğar, 3.200 kilometre yol kat ederek Irak’ tan Basra körfezine dökülür.

Onun bu su güzergâhını belirleyen asla ve kat’a insanoğlu değildir.

Su, kendi yolunu bulur. Onun fıtratı, onu iter de iter.. Yani fıtri yapısındaki akıcılık, ona adeta “kendi güzergahını kendisi bulma” imkânı sağlar. Bu, tabii bir sirkülasyondur. Bu, ilahi bir kanunun tabii tahakkukudur.

Bu; 3.200 metrelik karlarla kaplı bir zirveden, dağlar arasını aşıp düz ovaya, Mezopotamya’ ya, oradan da Basra liman şehrine varma serüvenidir.

Nasıl ki, “suyun bir fıtratı” var ise su gibi insanı da yaratan şanı yüce Allah (cc) insana da “bir fıtrat ve fıtri özellikler” verdi.

Keza İslam’ın da sahibi olan Rabbimiz, ona da Rasulullah (sas) efendimizin yukarıda ifade ettiği gibi bir fıtrat verdi ve buna “İslam Fıtratı” denildi.

İnek değil bir insan yavrusu olan “çocukların fıtratı” ile “İslam fıtratı” o kadar mükemmel örtüşmektedir ki, bu örtüşme, Fırat nehrinin adeta güzergâhı ile örtüşmesi gibidir. Yani insan organizması, bir su gibi İslam’a doğru akarda akar elhamdülillah.

İşte tam bu noktada adı “kör şeytan” olan lanetlenmiş siyasi mahlûk devreye girer. Bu iki fıtratın “Asla Buluşmaması” için, elinden geleni ardına koymaz ve Hz. Âdem (as) ile Havva annemizin cennetten kovulmasına ön ayak olur şerefsiz.

Bu noktada şeytan yalnız değildir.

Rasulullah (sas) efendimizin dediği gibi: “…sonra, anne babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.”

Yani Demokratlar, Laikler, Kapitalistler, Komünistler, Ataistler, LBGT’ ciler, Hristiyan, Yahudi ve Mecusiler, kör şeytanın şerefsiz müttefikleridir ve o “tertemiz insan yavrusunu” başlarlar ifsat etmeye, İslam’dan uzaklaştırmaya..

Evet, unuttuğu “Kilidin Şifresini” tekrar hatırlamışçasına yüzünü ve aklını İslamiyet’e dönmeye başlayan Türkiye halkının damağına “çay kaşığının ucuyla” güzel bir tatlı ulaştı.

Kâbe’ de Hacılar “Hu” der Allah,

Yer, gök inim inim iniler Allah,

Melekler defterini yeniler Allah,

Kâbe’ nin yolları taşlıdır Allah,

Hacıların gözleri yaşlıdır Allah,

Dervişlerin ciğeri ateşlidir Allah..

İçinde geçen; Allah, Kâbe, Hac, Melekler, Amel defteri vs. sözler ve nakaratlar, kalpleri inim inim inletti ve yumuşattı adeta..

Müslüman halk; “yitik malını” tekrar bulmuşçasına, fıtratından gelen bir “İlahi itici güçle” kulak kabartı, dinledi, çok duygulandı ve ağlamaya başladı.

Çocuklarımız, “bir başka çocuk” oldu bu fıtri meyille.. Şeytanı “Rab” edinenlerin “Rap Müziğe” bir anda sırt çeviren kuzularımız da koro halinde “Allah, Allah, Allah..” demeye başladı.

Bu ilahiyi ilk yazan arkadaşın kim olduğuna baktığımızda, Adıyaman Menzil tasavvuf tarikatının eski bir müntesibi Abdurrahman Önül olduğunu biliyoruz.

Dolayısıyla Türkiye’ de çok yaygın bulunan ve siyasetçiler ile Laik devletin bir “Can Simidi” hatta “Oy deposu” olan Tasavvuf tarikatlarının, kendi elemanlarını “bir arada tutma” aracı olan “İlahi Zikir Halkaları” ve içindeki sözler, Celal Karatüre ve arkadaşlarının da sosyal medya çok çok popüler olmaları ile zirve yaptı.

Bu topraklarda “İlahi söyleme” kültürü yeni ortaya çıkmış bir şey değildir. Keza ilahi sözlerinin yazarı da bunu yeni yazmış değildir, belki 15-20 yıldır var olan ve kasetleri satış rekorları kıran bir ilahidir.

Bayram değil seyran değil nasıl böyle birden popüler oldu? Acaba bunun olabilmesi için toplu bir manipülasyon mu yapıldı?

Bir de şöyle düşünelim:

Celal Karatüre ve arkadaşları; İslam Akidesini, Tevhidi, Şirki, Küfrü, Uluhiyet ve Rububiyeti, İslam risaletini vs. anlatan, Demokrasiyi, Laikliği, Kemalizm’i yerden yere vuran bir müzik / ilahi yapsalardı bu kadar önleri açılır mıydı ya da takoz mu olunurdu?

Elbette ki açılmaz, takoz olunurdu..

Daha geçen hafta Ankara valiliği bir karar aldı ve insanlara / çocuklara Kur’an’ı, ayet ve Hadisleri öğreten, iftar programları ve İslami sohbetler düzenleyen, fakir fukaraya erzak dağıtan, bünyesinde aş evi bulunduran, “Valilikten izin almak suretiyle” kurulmuş birçok İslami vakıf ve dernek binalarının kapısına kilit vurdu biliyorsunuz.

Değerli kardeşlerim ve Davetçi gençler

Bu yeni “İlahili meltem rüzgârından”; her yeni durumda olduğu gibi, Demokratik, Laik, Kapitalist, Kemalist devlet ve onun siyasi partileri de, bu yeni “durumdan” aynı dükkân tabelası önünde ilahi söylettiren esnaf gibi, “kendilerine yeni bir vazife” çıkardılar.

“- Peki, ne yaptılar Bekir amca?” Cevap şu:

İçinde yaşamakta olduğu toplumu yakın markaja alan ve gözlemleyen her insan, şuna şahitlik etmektedir:

Ülkemizin özellikle Doğusunda, Güney doğusunda, Karadeniz bölgesinde ve Orta Anadolu bölgesinde, bir çok okullarda öğrencilerin, sınıflarda ya da okul bahçelerinde hem de toplu halde; “Kâbe’ de Hacılar Hu der Allah..” dediklerine ve bunların videoya kaydedilip yayınlandığına şahitlik etmekteyiz değil mi?

O zaman şu soru akla geliyor: “Okullarda ilahi okuyan çocukları kim, ne için harekete geçirdi?”

Laiklikten asla ödün vermeyen “Milli Eğitim ve Öğütüm Siyaseti” sahipleri ve bunu uygulayan siyasetçiler, bu saf ve temiz kuzuları harekete geçirdi olarak okuyor ve görüyorum.

“- Peki, nasıl oluyor da buna göz yumuyor hatta teşvik ediyorlar ve bunu hangi amaç için yaptırıyorlar hiç düşündünüz mü?”

Ben şahsen bu gidişatın; “Spontane” yani “kendiliğinden, tabii bir şekilde gelişen” bir şey olduğunu asla düşünmüyorum.

Çünkü “bir taş bile”, kendi başına “havalanıp uçmaz” ve hedefini vurmaz.. Onu yerden alıp, “hedef gözeterek” atan yani “harekete geçiren” bir kişiye muhtaç değil mi?

Özellikle de yelkenleri iyice şişiren “Mübarek Ramazan ayı rüzgârının” da arkaya alınıp bu sürecin başlatılmış olması çok çok manidar bir durumdur..

Bir Türkiye gerçeğidir ki; ne zaman bir “Seçim sathı maili” ne girilse, bu topraklarda “İslam boyası” bol bol kullanılmaya başlıyor.

Türkiye’ deki perde arkası “Hakiki İktidar” İslam boyasını kullanma konusunda “hem iktidar partisine, hem de muhalefet partilerine” seçim öncesinde izin veriyor, göz yumuyor. Ve diyor ki;

“Yeter ki bu halkı, bir şekilde sandık başına getirin ve onlara, kendi kendilerini yönettiklerine yani Demokratik çoğulculuğa mutlaka inandırın..”

Hâlbuki malumunuz dünyanın hiçbir yerinde halk “kendi kendini” yönetmez, buna asla izin vermezler. Son karar, daima Küresel sermaye sahiplerinindir. Aynı önceki gün katil ve kafir Donald TRUMP’ ın dediği gibi..

“- Bekir amca ne dedi pislik katil Donald TRUMP?” Haber şu güzel kardeşlerim:

“Ahmet eş ŞARA’dan övgü ile bahseden TRUMP, savaşın harap ettiği ülkeyi istikrara kavuşturduğu için kendisine teşekkür etti. ABD Başkanı, Tek söyleyebileceğim, esasen ‘benim oraya getirdiğim..’ Suriye Cumhurbaşkanı (Ahmet eş ŞARA) olağanüstü bir iş çıkarıyor. O çok sert bir adam, uslu bir çocuk değil, yoksa bunu başaramazdı ifadelerini kullandı..” (Kaynak: Tüm haber kanalları – 20 Şubat 2026)

Aralık 2024’ ü hatırlayalım..

Birileri; “Büyük halk devrimi.. Halk devirdi.. Halkın dediği oldu.. vs.” diyordu da ben onlara karşı; “Halk devrimiymiş, miş, miş..” diye eleştirdiğimde bana çok kızıyorlardı.

Demek ki, silah da, para da, proje de, “güya” halk devrimi de, gerçekte bir ABD devrimi imiş ki, İslam maskeli ve İslam boyalı hain ŞARA’ nın katil TRUMP’ u öve öve göklere çıkarmasının sebebi hikmeti bu imiş..

Tekrar konumuza dönelim.

27 Aralık 1949 yılında Türkiye ve ABD hükümetleri arasında “Eğitim komisyonu kurulması” hakkında, “Fulbright Anlaşması” adıyla bir “Eğitim / Öğütüm anlaşması” imzalandı.

Eğitim sistemini altüst eden, eğitimi ABD kültürünün hizmet ve hegemonyasına sokan bu anlaşma, 152,5 Milyon dolarlık “Marshall Yardımı” karşılığında yapıldı ve halen de yürürlüktedir.

İstanbul Sözleşmesi’nden çok çok daha tehlikeli olan bu “Fulbright Anlaşması” ile eğitim tamamen ABD‘ye teslim edildi. Toplum mühendisliği için ABD eğitimi ele geçirdi.

İslam’dan nefret eden, 200 yıllık tarihinde sürekli İslam ve Müslümanlarla savaşan, milyonlarca kardeşimizi katleden katil ABD, bu topraklarda İslamiyet’ in “İ” harfine dahi razı olmaz ve bu güne kadar da olmadı.

Ve hiçbir iktidar şu ana kadar bu anlaşmayı “İptal etme cüretini bile” gösteremedi. Detaylarını öğrenmek isteyenler internete “Fulbright Anlaşması” diye bir yazsın ve rezaletleri tek tek okusun.

Nasıl ki katil ABD, Suriye’ de İslam boyasını ve İslam maskeli bir adamı kullanarak “Demokratik Laik Şaraist” yeni bir devlet düzeni kurdu ise aynı ABD görüyorsunuz ki, bu topraklarda da birilerinin “İslam boyasını” bol bol, dilediği kadar kullanmasına izin verir ve vermekte de..

İşte bu cümleden olmak üzere, mübarek Ramazan ayı da bahane edilerek, bakanlığın emri, okul müdür ve öğretmenlerinin planlaması ile ilk ve ortaokul seviyesindeki çocuklara tasavvuf ehlinin malum ilahileri topluca okutturulup sosyal medyalarda bolca servis edilmektedir.

Sürekli “çakma gündemlerin” peşinden koşturmayı adet edinmiş nice “sözde tevhid ehli” cemaatler ve onların sevdalıları, bunları bol bol paylaşmakta, insanlara “Kur’an ve Sünnette anlatılan İslam’ı” değil, tasavvufu sevdirme yoluna revan olmaktadırlar.. Bu, acı ama bir gerçektir.

Bu noktada Celal Karatüre ve arkadaşlarına asla bir sözüm yok..

Tüm kızgınlığım, öfkem ve nefretim; “İslam’ ın sırtından geçinen, İslam’ ı merdiven basamağı olarak kullanan..” tüm zalimleredir, tüm tağutlaradır.

Kardeşlerim, onların bir planı varsa, elbette ki Allah’ında bir planı var. Ama unutmayalım ki, Rabbimizin bizlere de yüklediği bir “temel sorumluluk” var ki o da şudur:

Ne zaman ki;

Topraklarımızda bir gün; Müslümanların istek, azim ve gayreti, şanı yüce Allah’ın da buna mukabil yardımı sonrasında, İslam Akidesinin amir bir hükmü ve gereği olarak, Allah’ın kitabı ve Rasulünün Sünnetini yeniden “Hâkim, hakem ve hükümran kılacak” bir İslam Devleti tekrar kurulur,

Tüm İslam dışı uygulamalara, katil ABD’ nin dostu, müttefiki ve yoldaşı emperyalist kâfirlerin Demokratik Laik düzenlerine Allah’ın izni ve yardımıyla son verilir ise işte o gün, katil ABD’ nin “Fulbright Anlaşması” yırtılıp çöpe atılır, Allah ve Rasulünün razı olacağı yegâne “doğru ve köklü çözüme” ulaşılmış olur bi iznillah..

Sadece dünya hayatımızın kurtuluşu değil, asıl ve ebedi olan Ahiret hayatımızın kurtuluşu da, İslam hayatının yeniden başlamasını sağlayacak bu İslam Devletini tekrar kurmamıza bağlıdır ey Müslümanlar..

“Ey Rabbim, bu makalemi okuyan, anlayan, benimseyen ve paylaşan tüm Müslümanlara, son nefeslerine kadar şahit, son nefeslerinde de o müjdelenen İslami Devlet’ te şehit olmayı nasip eyle..”

Ey güzel insanlar ve Davetçi gençler

Bir gün ecel/süre bitecek, ölüm gelecek ve ayrılacağız dostlar. Şu boş kubbede hoş bir sadâ bırakanlara selam olsun..

Bekir Yetginbal – 22 Şubat 2026


Tags:

 
 
 

Bir cevap yazın