Kemalist bir Çizgiden İslami Çizgiye Gelen Genç Kızımızın Serüveni
Kemalist bir Çizgiden İslami bir Çizgiye Gelen Genç Kızımızın Serüveni
Bizleri İslam ile şereflendiren Âlemlerin Rabbi, mülkün sahibi, Şanı yüce Allah’a sonsuz defa hamd olsun.
Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi en başta ölçü ve örnek Rasul Hz. Muhammed’in, ehli Beytinin, güzide Ashabının, İslam ümmetinin ve sizlerin üzerine olsun.
Kardeşlerin ve Davetçi gençler
Bu yazı; empatiye dayalı “Hikâye & Öykü” ekseninde kaleme alınmış bir çalışmamdır.
Bu yazı; adına “Z KUŞAĞI” dedikleri genç bir kızımızın; aynı zamanda senin de kızın ya da oğlunun; İslam dışı bir “Düşünce ve yaşama biçiminden” İslami bir çizgiye gelişinin yani büyük ve köklü bir “değişim, dönüşüm yaşayışının” serüvenini konu edinmektedir.
Dolayısıyla umulur ki; bu yazıdan senin de alman gereken dersler vardır. Uzun bir yazı imiş demeden, sabırla ve sonuna kadar okumanın, ailenize de bir katkı sağlayacağına inanıyorum ki yazma amacım da zaten budur. Belki çorbada bir tuzum bulunur inşaAllah.
Rabbim hayırlara vesile eylesin. Amin
– – – – – – – –
Ben 18 yaşına girmiş, 19 yaşına yelken açmış genç bir kızım. Adım da “Saliha..” Ailemizin “ilk” çocuğuyum ve 2 erkek kardeşim daha var.
Halk arasında derlermiş ki; “Ailenin ‘ilk’ çocuğu KIZ ise; huyu suyu, hal ve hareketleri babaya, ERKEK ise anneye çekermiş..”
Sanırım bu çok “doğru” bir tanımlama.. Babacığımla olan o kadar çok “ortak paydamız” var ki.. Doğrusunu söylemek gerekirse, nedendir bilmiyorum “ben onu annemden daha çok seviyorum..”
“Kız çocuğu babacı olur..” sözünü doğrularcasına babama özel bir düşkünlüğüm var.
Canım babam ve pamuk kalpli annem niçin bana bu “Saliha” ismini koymuşlar bilmiyorum. İnanın bunun nedenini onlara sormak gereği de duymadım.
Yıllar sonra “ergenlik çağıma” girmeye başladığımda, aynı lisede beraber okuduğumuz bir erkek sınıf arkadaşımın; “bu ismin anlamı ne?” sorusu üzerine internette gençliğin “Google Amca..” dediği arama motorunda bir araştırma yaptım.
Google Amca diyor ki:
SALİHA isminin kökeni Arapça’ya (صَالِحة) dayanır ve “uygun, yakışır, iyi, elverişli, yetkisi ve hakkı olan..” anlamlarında kullanılırmış.
Ayrıca “Allah’ın emir ve yasaklarına uyan, dindar, iffetli, salih amellerde bulunan, güzel ahlâk sâhibi kadın..” demekmiş.
“Saliha” İsminin Karakter Özellikleri şunlarmış:
“Saliha” ismini taşıyan kişiler genellikle; sakin, sessiz, merhametli, yumuşak başlı, yoğun duygulara sahip, gizemli, yaratıcı, şefkatli, hassas, yalnızlığı seven, uyumlu, empati kuran, fedakar, hayal gücü yüksek, inancı yüksek, esnek, romantik, bir anda beklenmedik kararlar alan, öngörülemeyen, marjinal, duygusal olmayan, sabit fikirli kişilermiş..
Bu tanımlama ve tarifler doğru mu, doğru ise “bunların ne kadarı bende var” bilemiyorum. Çünkü 18 yaşında olmak, sanırım daha “Hayatının daha baharında” olmak demek. Bu nedenle annem, zaman zaman bana “TOY KIZIM” der.
“Toy” kelimesini de yine merak edip “Google Amcaya” sordum. Bakın anlamı ne imiş:
TOY: “Gençliği dolayısıyla yeterli bilgisi, birikimi, görmüş ve geçirmişliği olmayan, deneyimsiz, beceriksiz olan kimse.”
Vavv..!, Teşekkürler canım annem.. Demek ben senin “Beceriksiz kızınım öyle mi?”
Tabi ki, babacığımın severek aldığı anneciğimin kastı; “yeterli bilgisi, birikimi, görmüş ve geçirmişliği olmayan..” dır.
Biraz da sizlere “doğduğum” değil ama “yaşadığım” şehirden bahsedeyim..
“Doğduğu yer değil, doyduğu yer..” misali ailem, ben küçükken Ankara’dan “Güzel İzmir” e taşınmışlar.
“Yeşil Bursa”, “Gazi Antep”, “Şanlı Urfa” ya da “Kahraman Maraş” misali, benim gönül dünyamda da İZMİR; gerçekten “Güzel İzmir” dir.
Bir bilge amca demişti ki; “Bir yeri sevmek, oradaki insanları sevmekle olur..” Bunun “güzel ve doğru” bir tanımlama olduğunu düşünüyorum.
Çünkü bizim taşınmamız öncesinde İzmir’ de, anneannemin, teyzemin, dayımın, kuzenlerimin vs.. bir çok akrabamın olması da bana İzmir’ i çok sevdirdi diye düşünüyorum.
“TOY” bir genç kızın yetişmesinde; serpilmesinde, kişiliğinin oluşmasında sanırım ailenin yanı sıra, içinde yaşadığı şehrin “Sosyo-kültürel yapısı, gelenekleri, örf ve türünden kabulleri” nin de büyük birer etkendir.
Aynı “Gül Bahçesine giren” birinin gül gibi kokması, “Limon suyu imalat tesisinde” çalışan birinin de “Limon” gibi kokması misali, yaşadığımız şehir de, bizlere “bir şeyler veriyor, bir şeyler de alıyor..” gibi..
“Peki, sana neler verdi ve senden neler aldı, birkaç örnek verebilir misin?” diyenlere cevap olarak derim ki;
“Güzel İzmir; bana Batı kültürünün, yaşam tarzının, sosyal ilişki kriterlerinin temel taşı olan KEMALİZM’ in ne olduğunu hem okullarında okutarak, hem de yaşatarak..” öğretti.
Bir toplumda yaşamak; “ÖĞRENMENİN BİR BAŞKA YOLU” diye düşünüyorum. Çünkü İzmir, benim için bir “Hayat Okulu” gibidir.
Ergenlik yaşıma gelinceye kadar; ilkokul, ortaokul ve lise sıralarında bana ve tüm okul arkadaşlarıma, öğretmenlerimizin “büyük bir aşk ve şevkle” öğrettiği ve sevdirdiği KEMALİZM ve onun fikir babası, ideoloğu Kemal ATATÜRK, benim adeta “hayranı olduğum” bir şahsiyet haline geldi.
Hatta okul arkadaşım Muhammed ile konuşurken ona dedim ki; “Ben Atatürk’ ümü babamdan da daha çok seviyorum..” O da bana cevap olarak dedi ki: “Ben de onu canımdan çok seviyorum..”
Benim ve arkadaşım Muhammed’in bu “Sırılsıklam ATATÜRK sevdası” tabi ki İzmir halkının genelinde var olan “Genel Sevda Atmosferi” nden nasibini almış bir sevdadır.
Yakın zamanda okuduğum bir kitapta, yazar şu tespiti yapmış: “İnandığı gibi yaşamayanlar, YAŞADIKLARI gibi ve yaşadıkları şeylere inanmaya başlarlar..”
Bunun da yine “doğru bir tespit” olduğunu düşünüyorum.
Çünkü ben; oturduğum semtteki, beldedeki insanların, okuduğum okullardaki öğretmenlerimin, “Dünya ve ahiret saadetimizin teminatı Kemal ATATÜRK..” dediğini cami hoparlöründen duyduğum mahalle imamının, hatta akrabalarımın ATAM ile ilgili övgülerini, telkinlerini “duya duya, dinleye dinleye..” yaşadım ve büyüdüm.
İçinde bulunduğum şehir ve çevremdeki arkadaşlarım, onlarla YAŞADIKLARIM; hayat tasavvurlarımın FİKRİ KAYNAĞINI oluşturdu adeta..
Yani; “İnandığı gibi yaşamayanlar, YAŞADIKLARI gibi ve yaşadıkları şeylere inanmaya başlarlar..” ifadeleri bende, “Düşünce ve yaşam dünyamda” gerçekten “vücut buldu, kökleşti”. İnanın şu an; fikren ve fiilen, Fransız ya da İngilizlerin genç kızlarından hiçbir farkım yok.
Onların “Napolyon” isimli bir komutanı varsa, “Bizim de Mustafa Kemalimiz var..” diyor, onunla gurur duyuyor, arkadaşlarımla ve gür bir seda içinde “şu şarkıyı, şu nakaratları” birlikte söylüyorduk:
İzmir’in dağlarında çiçekler açar
Altın güneş or’da sırmalar saçar
Bozulmuş düşmanlar yel gibi kaçar
Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa
Adın yazılacak mücevher taşa
Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa
Adın yazılacak mücevher taşa
Dolayısıyla bu havayı teneffüs ettiğim, “kulaklarımdan hiç eksilmeyen, dilimden de hiç mi hiç düşmeyen bu şarkı..” benim de “hayatıma yön veren, kişiliğimin alt yapısını hazırlayan” adeta “Bilinç altımı DERİNDEN etkileyen” bir SÜBLİMİNAL MESAJ oldu benim için..
Hem de öyle bir mesaj ki; “Uğrunda ölüme hazır” bir gençlik yetiştiren, onları “Psikolojik ve Sosyolojik” olarak da kuşatan, adeta “nokta atış” yapan akıllıca düzenlenmiş bir mesaj..
Bu nedenle bu güzel şehre, KEMALİZM’İN KALESİ desek sanırım yanlış olmaz.
Ortaokulu bitirip lise hayatıma başlamam, nedendir bilmiyorum bende “bir ÖZGÜVEN patlaması” oluşturdu.
Yeni bir okul, yeni bir çevre, yeni yeni arkadaşlar sahibi olmam, çok çok hoşuma gitmişti. Hele de mahallemizdeki Ortaokul son sınıf öğrencilerinin “Liseli” kıyafetlerimi görüp bana “Abla abla, Saliha abla..” diye seslenmeleri çok çok hoşuma gidiyordu.
Evet, artık ben de bir “abla” olmuş ve “LAVEL” atlamıştım..
“Lavel atlamak” deyimini de yeni okulumdaki arkadaşlarımdan öğrendim. Onlar da “Google Amcadan” öğrenmişler. Ve anlamı; “Bir üst seviyeye geçmek, sınıf, grup değiştirmek..” imiş.
Bu üçüncü defadır ki sizlere “Google Amcadan” öğrendim ve öğrendik dedim.. Çünkü internet, sosyal medya, WhatApp, İnstagram vs.. artık bizlerin, neredeyse “Birincil ANA BİLGİ kaynağımız” oldu.
Hayatımıza anne ve babamızdan çok çok daha fazla “Bilgi ve kültür aktaran” harika “ana araçlar” diye düşünür hale geldim.
Bu bilgi ve kültür aktarımı, yeni okul ve arkadaşlarım, “ergenliğimin” de dürtüklediği “ÖZGÜVEN patlaması”, beni ve birçok arkadaşımı “çok çok derinden” etkiledi.
Bu öyle bir etki ki; özellikle de içinde bulunduğum “Lise son sınıfta”, artık ne annemi ne babamı takmamaya, “kafama buyruk” yaşamaya başladım.
Bu öyle bir etki ki; hayatımda hiç giymediğim “mini etek ve mini şortları” ilk defa bu sınıfta iken giymeye başladım. Hem de anne ve babamın çok çok itirazlarına rağmen..
Bu öyle bir etki ki; hayatımda hiç ağzıma almadığım “bira, şampanya, viski” vs. nin tadını, ilk defa arkadaşlarımızla oturduğumuz CAFE’ lerde tattım. Adeta bir “Leyla” oldum..
Bu öyle bir etki ki; anne ve babama ısrarla; hayatımda ilk defa “Ben bu hafta sonu, arkadaşlarımın bekâr evinde kalacağım..” deme cüretini gösterdim.. Hem de kızlı erkekli beraber kaldıkları bekar evinde..
Derken gün geldi; nedendir bilmiyorum “hiç te istemediğim halde” sanki istem dışı bir dille, bir gün anne ve babama “Sizlerden nefret ediyorum..” dedim.
İşte bu “ANAFORUN” ve böylesi bir toplumun içinde “savrulan, yuvarlanan, yaşayan” biz gençlere birileri “Z KUŞAĞI” adını takmış.
Sanırım tüm davranış biçimlerimiz, düşüncelerimiz, ilişkilerimiz “Z” harfine yani “Zikzaklı, keskin virajlı bir yola” çok çok benzediği için bu ad verilmiş..
Bu gün, günlerden Çarşamba..
Öğle öncesi dersteyim. Annemden cep telefonuma WhatApp’ dan gelen bir mesaj beni şok etti: “- Kızım babanı KARŞIYAKA DEVLET HASTANESİ aciline getirdik..”
Hemen bir taksiye atladım, çok çok acele etmesi için şoför beye yalvardım. “Kız çocuğu babacı olur..” sözünü doğrularcasına adeta uçtum, acile vardım.
Bir de ne göreyim; “kırmızı odada” canım babama “Elektro Şok” cihazı ile kalp masajı yapıyorlar. Her şoklama, babacığımı sedyede hoplatıyor..
Bunları görmek beni “derinden” çok çok etkiledi, hıçkırıklara boğuldum, “elimden bir şey gelmiyor” olmamasının acısı beni yedi bitirdi, perişan etti..
Tam dizlerimin üzerine çöküp yığılacakken “8-10 adım ötedeki” bir sedyede yatmakta olan “beyaz sakallı bir ihtiyarın”, el işaretiyle beni yanına çağırdığını gördüm.
“- Ne ihtiyacı var bu dedenin acaba?” diyerek yanına vardığımda bana dedi ki:
“- Güzel kızım senin adın nedir?” Dedim ki; “Saliha..”
Dedi ki; “Maşallah ne kadar hoş ve güzel bir adın var. Saliha; Çok dayanıklı, güçlü, inancı yüksek, Allah dostu bayan demektir.. Evet ben de görüyorum ki babacığın çok zor bir durumda.. Bizler hamd olsun Müslümanız ve Allah’a inanıyoruz, ona sonsuz güveniyoruz. Sen hiç üzülme güzel kızım, ALLAH VAR, GAM YOK.. O; ‘OL’ derse babacığın ayağa kalkar ve kalkacakta göreceksin inşaAllah..” dedi.
Bu ihtiyarı dinlerken bir yandan da “aklım ve gözüm” babacığımda..
Akabinde ihtiyar amca, kolumdan tutarak dedi ki; “Canım kızım, Allah bize yeter.. O ne güzel Mevla ve O ne güzel vekildir..”
İşte ihtiyarın bu sözleri ve tatlı dilinden dökülen dualar, “ta iliklerime değil, ta hücrelerime kadar” öylesine işledi, beni öylesine “sakinleştirdi” ki anlatmam, tarif etmem mümkün değil..
Sadece bu mu?
Yüzümü canım babamın olduğu tarafa döndüğümde, “anacığımın sevinç göz yaşları döktüğüne, babacığımın da bana el salladığına..” şahit oldum..
Sanki Allah; bu ihtiyar amcanın “İçten, kalbinin taa derinliklerinden gelen” gelen dualarına “ANINDA icabet etmiş” ve babacığımı bizlere bağışlamıştı..
Ben de bu sefer “sevinç gözyaşlarına” boğuldum, bir yandan “garip anama” sarılırken, bir yandan da babacığımın gözyaşlarını sildim.
Biz gençler arasında “argo” bir ifade ile söylediğimiz “Direkten döndü..” misali, canım babacığım adeta “Ölümün kıyısından dönmüş..”, Allah onu, tekrar bize hediye etmişti..
Babam birkaç saat daha “müşahade altında” tutuldu, tıkanan damarına hastanede hemen “STENT” denilen bir şey takıldı, sonrasında da tekrar ambulansla alıp evimize getirdik.
Şimdi babacığım toparladı, birkaç gün evde istirahat ettikten sonra bu gün işbaşı yaptı çok şükür.
Hastane acilinde “nasihat ve dualarıyla” beni sakinleştiren hatta “hücrelerime kadar” beni derinden etkileyen o ihtiyar amcaya kafam takıldı.. “Kimdi, neyin nesi idi, neden beni yanına çağırmıştı..” soruları sürekli beynimi kemirdi.
Sonunda karar verdim ve kendi kendime dedim ki; “Ne edip edip o ihtiyarı bulmam lazım..”
Olaydan “4 gün sonra” tekrar aynı hastanenin aciline vardım. O gün tanıştığım ve çok çok yardımını gördüğüm “Fatma hemşireyi” buldum ve dedim ki:
“- Babamı getirdiğimiz Çarşamba günü yan tarafta sedyede yatmakta olan beyaz sakallı yeşil takkeli ihtiyar bir amca vardı. Kimdi o ihtiyar kayıtlarınızdan öğrenmem mümkün mü?” Dedi ki hemşire hanım:
“- O ihtiyar, bizim bir personelimizin babası İbrahim amcadır. Hastanemizin 100 metre ilerisinde AKİDE YAYINEVİ isimli kitapçı dükkânının sahibidir..”
Sevinçten deliye dönmüştüm..
Oradan çıkar çıkmaz koşar adımlarla söz konusu dükkâna gittim. Kapıyı açıp girdiğimde, köşedeki masasının ardında bulunan sandalyesinde oturmakta olan “İbrahim amca” ayağa kalktı ve bana;
“- Hoş geldin sefalar getirdin Saliha kızım..” dedi. Şaşırdım.. “Beni ve ismimi” hemen hatırlamıştı. Bu tavır; bende onun “hayatı ciddiye alan çok dikkatli bir insan..” olduğu izlenimi verdi.
Hemen babamın durumunu ve benim sağlığımı sordu, dua etti.. Ben de o gün bana verdiği “Moral ve motivasyon dolu duaları için” kendisine çok çok teşekkür ettim, duada bulundum:
İbrahim amca bana dedi ki:
“- Bak Saliha kızım, şimdi sana anlatacaklarımı çok çok iyi dinle ve kulağına küpe olsun..” “- Buyurun İbrahim amcam, sizi pür dikkat dinliyorum..” dedim.
Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’ de diyor ki:
“ZEKERİYA (Meryem’in) bulunduğu mabetteki odaya her girdiğinde onun yanında (yeni) bir rızık bulur ve: ‘Ey Meryem, bu sana neredendir?’ diye sorar. O da: ‘O Allah katındandır. Kuşkusuz Allah DİLEDİĞİNE sayısız rızık verir’ cevabını verirdi.” (Al-i İmran suresi 37)
Anlaşılan o ki kızım, ZEKERİYA (as), Hz. MERYEM’ in:
“O Allah katındandır. Kuşkusuz Allah DİLEDİĞİNE sayısız rızık verir..” SÖZÜNÜ duyana dek hiç Rabbinden BİR ÇOCUK istememiş hatta “bunu istemek” aklına bile gelmemişti.
Ama küçük bir kız olan MERYEM’ den duyduğu bu MÜTHİŞ SÖZ, (Allah DİLEDİĞİNE sayısız rızık verir..) ona adeta bir “umut” aşıladı ve hiç vakit kaybetmeden, “Olmazları olduran, imkânsızları var eden” Rabbinden “BİR ÇOCUK İSTEMEYE..” karar verdi.
Bak güzel kızım, sadece “BİR SÖZ..” Evet, sadece bir söz..
ZEKERİYA (as)’ ın duyduğu “BU SÖZ”, haddi zatında onun da “Adı bal gibi bildiği bir hakikati” ortaya koyan BİR SÖZDÜ.
Yani kızım; hiç bilmediği, yeni öğrendiği, o anda ilk defa fark ettiği “yepyeni bir şey” değildi. Ama “O SÖZ”, ona yani ZEKERİYA (as)’ a “yeni yeni ufuklar” açtı.
Bazen “BİR SÖZ”, insan hayatında neler değiştirir neler değil mi? İşte bu da böyle bir şeydi Saliha kızım.
Oysa ZEKERİYA (as) da çok çok iyi biliyordu ki; o küçük MERYEM’ e verilen RIZIK, elbette ALLAH KATINDANDI ve Onu ona bahşeden, tüm âlemleri “Hesapsızca rızıklandıran” şanı yüce Allah’tı..
Ama bak kızım “Bazı şeyleri sadece bilmek..” yetmez; yeri geldiğinde “Onun idrakini kalbe, kalbinin taa derinliklerine indirmek..” gerekir.
Bu da bakarsın ki; “kimi zaman bir hatırlatmayla, kimi zaman bir öğütle, kimi zaman da bir ilham..” ile olur.
ZEKERİYA (as), o minicik yavrudan duyduğu “BU SÖZ” deki “Çok çok ince mesajı” anında aldı, anladı ve hemen “Bunun gereğini yerine getirmek üzere..” MİHRABA çekilerek, Rabbine “dua dua” yalvardı ve O’ndan “Ter temiz bir zürriyet bir ÇOCUK isteyerek..” kendisini desteklemesini istedi Rabbinden..
Rabbi de Onun (as) bu duasına “Derhal icabet etti” ve “Meryem suresindeki” şu ayetlerde bize iletildiğine göre ZEKERİYE (as)’ a dedi ki Rabbimiz:
“Bu ayetler Rabbinin, kulu Zekeriya’ya olan rahmetini anlatmaktadır. Bir defasında Zekeriya Rabbine gizlice niyaz etmişti.” (2-3)
Yalvara yakara şöyle demişti: “Rabbim, Doğrusu ben öyle perişan bir haldeyim ki, kemiklerim zayıfladı, eridi; başımdaki saçlar ihtiyarlıktan dolayı beyaz alevler gibi tutuştu. Rabbim, Ben sana hangi konuda dua ettiysem hiçbir zaman bedbaht ve mahrum olmadım.” (4)
“Gerçekten ben, arkamdan yerime geçecek vârislerden endişe içindeyim. Hanımım da kısırdır. Ne olur, bana lutf-u kereminden bir yardımcı ÇOCUK / oğul ihsân eyle..” (5)
“Ki o, hem bana (sırtımda taşıdığım davama) mirasçı olsun, hem de Yakub ailesine.. Rabbim onu kendisinden razı olduğun bir kul eyle..” (diye yalvardı) (6)
Allah şöyle buyurdu: “Ey Zekeriya, Şüphesiz biz sana, ismi YAHYA olacak bir ÇOCUK / oğul müjdeliyoruz. Bu ismi daha önce hiç kimseye vermedik.” (7)
Zekeriya hayret içinde: “Rabbim, Hanımım kısır ve ben de ihtiyarlığın son sınırına varmış, kemiklerim kurumuş iken, benim nasıl ÇOCUĞUM / oğlum olabilir?” diye sordu. (8)
Allah: “Evet, öyledir”, dedi, “fakat Rabbin buyurdu ki: «Bu, benim için çok kolaydır. Nitekim daha önce de, sen hiçbir şey değilken, seni YOKTAN ben yaratmıştım.»” (9)
Zekeriya: “Öyleyse Rabbim, bana açık bir işaret göster” dedi. Allah da: “Senin işaretin, sapasağlam olduğun halde tam ÜÇ GÜN ÜÇ GECE insanlarla hiç konuşamayacak olmandır” buyurdu. (Meryem suresi 10)
Güzel kızım Saliha
Peki, bu ayetler öncesi ZEKERİYA (as)’ ın duyduğu Al-i İmran suresi 37. ayetteki “SÖZ” ve Meryem suresinde geçen “bu ifadeler” bize ne anlatıyor hiç düşündük mü?
Bence bu muhteşem hadise bize, etrafımızda bulunan “BİRİLERİNDEN” duyduğumuz –ki bu birileri bazen çok alakasız kimseler bile olabilir– BAZI SÖZLERİN, aslında adeta “Allah’tan” bize gönderilmiş “KISA BİR MESAJ” veya “KÜÇÜK BİR İŞARET” olabileceğini göstermektedir.
Muhterem kızım, şanı yüce Allah (cc) “Kimi zaman dilimlerinde” kullarına bu şekilde “bazı mesajlar, işaretler ve uyarılar..” gönderebilir. ZEKERİYA (as) kıssasında olduğu gibi.. Önemli olan “onları anlayıp algılayabilmek..” tir güzel kızım.
Çünkü bu “kısa mesaj, işaret, hak bir söz ya da uyarı” bakarsın ki dünya hayatımızda ve yaşantımızda; hem dünyamızı hem de ahiretimizi kazandıracak “YEPYENİ BİR KIRILMA” ve “YENİ BİR BAŞLANGICA” vesile olabilir.
Bu vesileyle aklıma, Filistin’ li büyük âlim ve Devlet adamı Şeyh Ata bin Halil Ebu Raşta’ nın şu veciz sözleri geldi:
“Bu gün İslam Ümmeti’ nin içinde bulunduğu büyük meseleler, şiddetli patlama yapacak HAK BİR SÖZ söylemeyi, ya da hak bir FİİL yapmayı gerektirir. Umulur ki; BU HAK SÖZ ya da bu FİİL, ya bir uyanışı başlatır veya bir haini yerin dibine batırır, ya da bir gafilin aklını başına getirir..”
Biraz susan, başını öne eğen, soluklanan “ihtiyar İbrahim amca” tekrar yüzüme baktı ve tebessüm ederek dedi ki:
“- Bak güzel kızım Saliha. O gün hastanede sedyede yatarken seni yanıma çağırmış ve bir şeyler demiştim hatırladın mı?”
“- Unutur muyum İbrahim amcam, evet hatırladım..” “- Peki, ne demiştim ay yüzlüm?”
Amcacığım demiştin ki:
“Bizler hamd olsun Müslümanız ve Allah’a inanıyoruz, ona sonsuz güveniyoruz. Sen hiç üzülme güzel kızım, ALLAH VAR, GAM YOK.. O; ‘OL’ derse babacığın ayağa kalkar ve kalkacakta göreceksin inşaAllah..” dediniz.
Arkasından da:
“Canım kızım, Allah bize yeter.. O ne güzel Mevla ve O ne güzel vekildir..” dediniz canım amcacığım.
“- Aferin benim güzel kızıma, Maşallah suphanallah.. İşte bunları harfi harfine hatırlamış olman, BU HAK SÖZLERİMİN, senin o küçücük ve tertemiz kalbinin derinliklerinde BİR İZ, BİR İŞARET ve dahi BİR MESAJ olarak yer ettiğinin alameti ve bir tezahürüdür elhamdülillah güzel kızım..”
Adeta gönlümü okşayan, beni çok mutlu eden, “kalbimde pır pır çarpıntılara” vesile olan bu hikmetli sözleri sonrasında “İbrahim amcam” dedi ki:
“- İnsanoğlu şu devasa büyüklükteki dünya içinde gözle görülemeyecek kadar küçücük bir ZERREDİR.
Keza insanoğlunun “SONSUZ” diye tanımladığı, aslında “SONLU olan, SONU olan” şu uzay, galaksiler, gezegenler ve kâinat içinde, şu fani DÜNYAMIZ; küçücük bir ZERRE bile sayılmamaktadır..”
İşte bunların hepsi “aciz, sınırlı ve muhtaç” mahlûklardır canım kızım.. Tüm bu mahlûkatı halk eden yani yaratan; “sonsuz güç, kuvvet ve kudret sahibi” şanı yüce Allah’ tır. Mahlûkat ona muhtaç, O ise “hiçbir şeye” muhtaç değildir.
Muhterem kızım sanırım İHLAS SURESİNİ duymuşsundur. Ben okunuşunu sana kısaca bir kere daha hatırlatayım:
“Bismillahirrahmanirrahim”
“Kul huvellâhu ehad, Allahussamed, Lem yelid ve lem yuled, Ve lem yekun lehû kufuven ehad..”
Kısaca anlamı şudur:
“Rahmân ve Rahîm olan Allah´ın adıyla. De ki: O, Allah’tır, Ehad’ dir, (bir tektir). Allah Samed’ dir. (Her şey O’na muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir.) Ondan çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir).”
Değerli kızım Saliha
İHLAS SURESİ bizlere Allah’ın “varlığını, birliğini ve hiç kimseye muhtaç olmadığını” anlatmaktadır. Sure içerisinde “İnsanın Allah’a muhtaç olduğu” ve Allah’ın “eşsiz ve benzersiz olduğu” vurgulanır.
Allah (cc) hazretleri “yerleri ve gökleri yaratan ve onlara hükmeden..” dir. Tüm âlemlerin “yegâne sahibi” O’ dur. O’nun “herhangi bir dengi ve ortağı..” yoktur. “Çocuğu ve varisi” de bulunmamaktadır.
İslam’da en büyük günah ALLAH’A ŞİRK KOŞMAKTIR. Bu sure Allah’ın “tek olduğunu” inananlara bir hatırlatmadır. “Allah’ı tesbih etmek için” bu sure sık sık okunmalıdır..
İHLAS SURESİ ilk iki ayeti içerisinde “Allah’ın sıfatları” yer almaktadır güzel kızım. Bu sıfatlar EHAD ve SAMED sıfatlarıdır.
EHAD tek anlamına gelir ve Allah’ın “bir ve tek olduğunu” vurgulamaktadır. İslam dini içerisinde “TEVHİD İNANCININ” oldukça önemli bir yeri bulunmaktadır.
EHAD kelimesi VAHD kökünden gelmektedir. TEVHİD ve EHAD kelimeleri Allah’ın “Hem birliğini hem de bütünlüğünü” tanımlamaktadır.
Sure içerisinde yer alan ikinci sıfatı SAMED ise Allah’ın “Hiçbir kimseye muhtaç olmadığını” belirtmektedir. Ayrıca SAMED kelimesi “idrak edilemeyen ve bütünüyle kavranamayan..” anlamlarını da taşımaktadır.
Bu sebeple İHLAS SURESİ İslam içerisinde; TEVHİD İNANCINI vurgulayan ve bunu anlatan bir sure konumundadır güzel kızım.
İbrahim amcam bunları anlatırken, nereden “aklıma esti” bilmiyorum; “- Canım amcam bir soru sorabilir miyim?” dedim. “- Sor kızım..” dedi.
“- Büyük önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK hakkında ne dersin?”
İbrahim amca hoş bir tebessüm etti, gözlüklerinin üzerinden “gözlerini gözlerime dikti” ve gülerek dedi ki:
“- Bak benim çıtı pıtı güzel kızım, şu ayette Rabbimiz MÜKEMMEL bir şey anlatıyor ve bize diyor ki:”
“Ey insanlar, size bir örnek veriliyor; şimdi onu iyi dinleyin: Allah’tan başka İLÂH yerine koyup taptığınız PUTLAR, bütün imkânlarını toplayıp bir araya gelseler de, tek BİR SİNEK BİLE yaratamazlar. Hatta BİR SİNEK onlardan bir şey kapıp götürse, onu dahi ondan kurtarıp geri alamazlar. İSTEYEN de âciz, kendisinden bir şey İSTENİLEN de..” (Hac suresi 73)
Bu bir.. İkincisi; yukarıda demiştim ki kızım:
“- İnsanoğlu şu devasa büyüklükteki dünya içinde gözle görülemeyecek kadar küçücük bir ZERREDİR..”
Keza insanoğlunun “SONSUZ” diye tanımladığı, aslında “SONLU olan, SONU olan” şu uzay, galaksiler, gezegenler ve kâinat içinde şu DÜNYAMIZ; küçücük bir ZERRE bile sayılmamaktadır.
Evet, şu müthiş âlemde, şu insan ile asla ve kat’a kıyaslanamayacak kâinatta, şu “bir sineğin kapıp götürdüğü şeyi” bile ondan geri almakta “ACİZ KALAN, muhtaç olan, eti budu aklı sınırlı olan zavallı her hangi bir insan..”, ne bu dünyaya ne bu kâinata hükmedebilir, ne de onun için bir NİZAM ortaya koyabilir.
Çünkü bizatihi “kendisi aciz ve acuze” bir mahlûktur, “çok çok muhtaç” tır. Su bulamaz ise, hava alamaz ise hemen ölür.
Lapa lapa kar yağarken illaki üzerinde kışlık elbiseleri olmalı ki o insan hasta olmasın. Dünyaya gelmek onun elinde değil, gitmemek te onun elinde değil..
İşte bu “aciz, zavallı ve çok çok muhtaç..” insanoğlunun, iğneden ipliğe “her şeyi sınırlı ve acizdir” kızım. Aynı şekilde onun “AKLI da” acizdir. Çünkü o da “sınırlıdır ve o da muhtaçtır..”
O halde insanoğluna yol gösterecek, dünya hayatını “adam gibi yaşanabilir” kılacak “insan dışı ve insandan üstün” bir “düzenleyiciye” ihtiyaç vardır değil mi?
İşte o düzenleyici; “kâinatı, uzayı, gezegenleri, dünyadaki her bir şeyi düzenleyen, bunlara çeki düzen veren, bunların asıl sahibi”, âlemlerin Rabbi şanı yüce Allah’ tır Saliha kızım.
İşte bu minvalde; insana, hayata, kâinata ve “dünya hayatının çeki düzenine..” baktığımızda, insan denilen hiçbir kulun, bir mahlûkun, HADSİZLİK EDİP; “Ben bu dünyaya bir nizam koyuyorum ve sizlerde buna kuzu kuzu boyun eğeceksiniz, boyun eğmeyenin boynunu vururum..” dememesi, onun “yerini yurdunu iyi bilmesi” gerekir.
Bunun içindir ki; “mülkün asıl sahibi” şanı yüce Allah (cc) ilk insan Hz. Adem (as) efendimizi bir Resul, bir elçi olarak görevlendirmiş ve onun vasıtasıyla tüm insanlara “Nasıl bir hayat nizamı içinde yaşamaları gerektiğinin..” altın kurallarını ve onun nizamlarını tebliğ ettirmiştir.
İnsanlık tarihi boyunca ta Hz. Muhammed (sas) efendimize kadar Rabbimiz insanoğluna “tüm hayat nizamlarını, ibadet şekillerini, toplumsal ilişkilerini gösteren, öğreten” elçiler, Rasuller ve kitaplar göndermiştir ki, kulları Allah’ın ve insanların “RAZI OLACAKLARI, mutlu olacakları, adil olacakları” bir hayat nizamı ve “bir Devlet düzeni” içinde yaşasınlar.
Ama gel gör ki kızım, “lanetlenmiş kör şeytan” ile işbirliği yapan sapık insanlar ve tağutlar, Rabbimizin Rasulleri ile gönderdiği “tüm nizamlara” şiddetle karşı çıkmışlar, “Heva ve heveslerine göre nizamlar ve Devletler..” kurma yoluna gitmişlerdir.
Bu insanlardan birisi Karl MARK olmuş ne fark eder? Mao ZEDUNG olmuş ne fark eder? İbrahim amcan olmuş ne fark eder? İndira GANDHİ, yada KLOPATRA vs. olmuş, Mustafa KEMAL olmuş ne fark eder kızım?
Sonuçta hepimiz “birer insanız, aciziz, beşeriz ve şaşarız..” değil mi canım kızım?
Kenen EVREN denilen bir adam geldi, 1980 de Askeri darbe yaptı, 1982 Anayasası diye bir paçavra peydah etti.
“- Ben hayatta olduğum müddetçe bu asla ve kat’a bu anayasayı deldirtmem..” dedi, yıllarca “en tepedeki adam” olarak bu toplumu yönetti, sonra da “idamla” yargılanacaktı ki 2015 de öldü gitti.
Mustafa KEMAL’ in 1924 de ilan ettiği sözde “Yepyeni, pırıl pırıl (!) Anayasa ve kanunları” bu güne kadar “yüzlerce hatta binlerce defa” değiştirilmedi mi?
“- Peki, neden defalarca bu kadar çok değiştirildi?” Cevabı basit: “Zavallı ve muhtaç insanoğlunun..” yazdığı, çizdiği tüm Anayasa ve kanunlar, insanların “hiçbir derdine deva olamadığı gibi yeni yeni problemlere de kaynaklık teşkil etti..” ve her şeyi daha da mahvetti.
Ama bak şanı yüce “Allah’ ın Kanunları” kitabı olan Kur’an-ı Kerim’ in 1400 küsur yıldır “BİR HARFİ BİLE..” değişmedi, değişmeyecek ve değiştirilemeyecekte..
Çünkü “onun sahibi aynı zamanda onun da koruyucusu, sonsuz güç ve kudret sahibi olan..” şanı yüce Allah’ tır sevgili kızım Saliha..
Asırlarca adil yöneticiler ve “İslami bir Devlet eliyle” tatbik edilen İslam ve onun hayat nizamları, insanların “her türlü ihtiyaçlarına cevap vermiş ve her türlü problemlerine köklü çözümler..” ortaya koymuştur.
Özellikle de güzel kızım, “Kur’an’ ın en mükemmel tatbikçisi Hz. Muhammed (sas) efendimizin” Medine “İslami Devlet” dönemi ve onun hemen arkasından gelen ve adına “Hulefai Raşidin” denilen dönem, adeta İSLAMİ UYGULAMALARIN bir “Altın Çağı” gibi dönemlerdir.
İşte bugün böylesi bir “uygulamaya ve uygulayıcılara” acil ihtiyaç duyuyoruz.
Bu günün Müslümanları olarak bizlere düşen görev; bireysel anlamda İSLAM AKİDESİNİN bir emri olan namazımızda, orucumuzda, her türlü ibadetlerimiz ve bireysel ya da ailevi yaşantımızda Allah’a hakkıyla kul olmaya gayret göstermektir.
Özellikle de “genç kızlarımız, hanım kardeşlerimiz ve tüm bayanlarımız”, Rabbimizin kesin emri olan TESETTÜR konusunda “çok çok dikkatli olmak ve hassasiyet göstermek” zorundalar. Çünkü “TESETTÜR; dilsiz bir insanın, hal ve hareketleriyle SESSİZ AMA MÜTHİŞ BİR ŞEKİLDE İslam davasını yüklenmesi..”dir kızım.
Sadece bunlar mı? Elbette ki hayır..
Her bir mümin ve mümine’ye düşen en önemli görevlerin başı; “İslam Akidesinin amir bir hükmü olan; “İslam risaletini, İslami bir Devlet eliyle yeniden yer yüzünde hakim, hakem ve hükümran kılma mücadelesi vermektir..” ki Rabbimiz bunu “Farz kere Farz” kılmıştır muhterem kızım.
“- Muhterem İbrahim amcam bir sorum daha olacak.” “- Buyur güzel kızım..”
Biraz önce dediniz ki: “TESETTÜR; dilsiz bir insanın, hal ve hareketleriyle SESSİZ AMA MÜTHİŞ BİR ŞEKİLDE İslam davasını yüklenmesidir..”
“Senin şu ana kadar anlattığın her bir şeye iman ediyor ve kabulleniyorum da İbrahim amca, şu TESETTÜR konusunda ben bu işe nasıl başlayacağım? Bu konuda benim hiçbir fikrim yok. Allah rızası için lütfen söyleyin, benim şu anda ne ve nasıl yapmam lazım?”
“- Güzel kızım bu dediğinde gerçekten samimi ve ciddi misin?”
“- Evet güzel amcam, hayatımda hiç olmadığı kadar samimi ve ciddiyim elhamdülillah..”
İbrahim amca ayağa kalktı, kapıya yöneldi ve bana; “- Gel güzel kızım..” dedi. Önce şaşırdım, akabinde ardına takıldım..
İbrahim amca beni bitişik komşusunun “Giyim mağazası” na davet etti. Selamlaşma sonrası komşu esnafa dedi ki:
“- Bu güzel kızıma uygun, vasat bir abaye ve onun tercih edeceği renkte güzel ve uzun bir başörtüsü ayarla bakalım Ahmet efendi..”
O anda ben şok olmuştum. Hiç beklemediğim bir anda ve hiç beklemediğim bir mekânda “TESETTÜRE giriyor ve tesettürlü genç bir kız oluyordum.” Ne diyeceğimi, ne yapacağı çok çok şaşırmıştım.
Nihayet “yeni kıyafetlerimi giydim, başımızı sardım”, İbrahim amca da ödemeyi yaptı ve dükkandan ayrılıp, AKİDE YAYINEVİ’ ne geri döndük..
Tatlı dilli, güler yüzlü ihtiyar amcam; “Elhamdulillah artık kör şeytan mağlup oldu, Saliha kızım galip geldi..” dedi ve ağlamaya başladı.
O ağladıkça, ben de ağlamaya başladım. “Pamuk ellerinden öptüm, kucakladım, dualar ettim..” nur yüzlü güzel İbrahim amcama..
Bu zafer; sadece benim değil, asıl “onun zaferi” idi. Çünkü “bu hayırlara” o muhterem amcam vesile olmuştu..
Hastanenin “acil servisinde” söylenen “BİR HAK SÖZ, bir işaret, bir mesaj” ve bir sessiz uyarı, ZEKERİYA (as) misali beni “Nereden nereye..” getirmişti.
İki saatlik bu ziyaretim sonrası İbrahim amcamdan izin istedim, helallik diledim ve evimizin yoluna revan oldum..
Eve vardığım ve kapı zilini çaldığımda canım annem kapıyı açtı ve “- Buyurun kimi soruyorsunuz kızım?” dedi. Çünkü ilk anda “göz ucuyla yaptığı bakış” onu yanıltmıştı.
Ben ayakta durdum ve hiç ses çıkarmadım. Bu suskunluğum; annemin bana “daha dikkatlice” bakmasını sağladı.
İkinci ve dikkatli bu bakışı, onun da bir anda şok olmasını getirmiş olacak ki; “- Kızım Saliha sen misin?” dedi ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Kucaklaştık ve birlikte ağladık..
Ağlaşmalarımız, sesleri duyan içerideki babam çıkıp gelene kadar devam etti. “Canım gülüm babam” da benim bu yeni halimi görünce önce inanmak istemedi ama o da sevinç gözyaşları dökmeye başladı.
Canım annem ve canım babam asla “İslam karşıtı yobazlar..” gibi değillerdi. Kendi hallerinde abdestli namazlı, annem örf üzere tesettürlü bir ev hanımı idi. Hatta geçen sene birlikte Umre’ ye de gitmişlerdi.
Kapıyı örttük, içeri girdik, salonda onlara olup bitenleri, “İbrahim amca” ile tanışıklığımı, sohbetimizi ve tüm yaşadıklarımı bir bir anlattım. Hayretler içinde kaldılar.
Sohbetimizin bir yerinde nur yüzlü “İbrahim amcam” demişti ki:
Muhterem kızım Saliha.. Şanı yüce Allah (cc) “Kimi zaman dilimlerinde” kullarına bu şekilde “bazı mesajlar, işaretler ve uyarılar..” gönderebilir. ZEKERİYA (as) kıssasında olduğu gibi bu “kısa mesaj, işaret, hak bir söz ya da uyarı” bakarsın ki dünya hayatımızda ve yaşantımızda; hem dünyamızı hem de ahiretimizi kazandıracak “YEPYENİ BİR KIRILMA” ve “YENİ BİR BAŞLANGICA” vesile olabilir…
Allahuekber.. Allahuekber
Gerçekten de güzel amcamın dediği gibi bu gün ben “YEPYENİ BİR KIRILMA” ve “YEPYENİ BİR BAŞLANGIÇ..” yaşamış ve “İslam ile müşerref olmuş..” oldum elhamdülillah.
Şimdi “yeni Saliha” olarak, bu günden itibaren “Rabbime söz veriyorum”:
“- Yaşadığım her gün, ta ki son nefesime kadar, İslam’ın muhlis bir şahidi, Kur’an ve Sünnetin sadık bir hadimi olmak için, İslamiyet’in arz üzerinde yeniden İSLAMİ BİR DEVLET eliyle hâkim, hakem ve hükümran olması için gece gündüz 7/24 demeden çalışacağım inşaAllah. Bu dediklerime Allah (cc) şahidimdir..”
– – – – – – – –
Muhterem kardeşlerim, Davetçi gençler ve Davetçi bacılar
Bu yazıma başlarken ifade ettiğim gibi “Empatiye dayalı “Hikâye & Öykü” ekseninde kaleme aldığım” kısa çalışmam burada bitti elhamdülillah.
Umarım; “kıssadan hisse” misali bu çalışmam, “Hayırlara bir anahtar, şerlere de bir kilit..” olur bi iznillah.
İçinde yaşamakta olduğumuz toplumda gerçekten onbinlerce “İslam’a aç ve muhtaç..” Salihler ve Salihalar var.
“İbrahim amca” gibi yaşına ve bükülen beline bakmadan, “İSLAM AKİDESİ başta olmak üzere, Allah’a, Rasulullah’a, Kitabullah’ a iman nedir, İslamiyet nedir, hayatın gerçek anlamı nedir..” gibi temel konuları bu gençlere mutlaka ama mutlaka vermemiz, anlatmamız gerekiyor.
Tevhid’in, Şirk’in, Rububiyetin, Uluhiyetin, Kelime-i Tevhid ve Kelime-i Şahadet’in ne olduğu TAM VE DOĞRU BİR ŞEKİLDE bu gençlerimize aşılayabilirsek, bu UYANIK VE CEVVAL GENÇLER, kendiliklerinden Demokrasi, Laiklik, Kemalizm, Cumhuriyet, Vatancılık, Milliyetçilik, Deizm, Ataizim vs. nin NE KADAR PİS ve İSLAM’A TAMAMEN ZIT kavramlar olduğunu çözeceklerdir inşaAllah.
Trafik kazası geçirmiş ve kanaması olan yaralıyı acilen “HASTANEYE” yetiştirmek gerekirken, tatlı ikramı için “PASTANEYE” götürmek gayretkeşliği, ne kadar ABES İSE, aynı şekilde, başta AKİDE PROBLEMLERİ olan bu gençlere, kalkıp ta “Hilafet ya da Şeriat..” anlatmak ta o kadar ABES olacaktır.
Ticaretteki ARZ TALEP DENGESİ misali, İslami siyasetimiz ve üsluplarımızda da “Muhatabımızın ihtiyacı ekseninde” bir ARZ TALEP DENGESİ’ ne hakkıyla riayet etmemiz, “başarılı olabilmemizin püf noktasıdır..” kardeşlerim, bacılarım..
Rabbim bu konularda cümlemize “feraset ve basiret” versin. Cümlemizi, “İbrahim dede/amca gibi” bu gençlerimizin HİDAYETİNE vesile eylesin.
“Ey Rabbim, bu makalemi okuyan, anlayan, benimseyen ve paylaşan tüm Müslümanlara, son nefeslerine kadar şahit, son nefeslerinde de o müjdelenen İSLAMİ DEVLET’ te şehit olmayı nasip eyle..”
Ey güzel insanlar ve Davetçi gençler
Bir gün ecel/süre bitecek, ölüm gelecek ve ayrılacağız dostlar. Şu boş kubbede hoş bir sadâ bırakanlara selam olsun..
Bekir Yetginbal – 06 Ocak 2026
Tags: