İran – İsrail Gerilimi Altında İran Gezim ve İzlenimlerim

İran – İsrail Gerilimi Altında İran Gezim ve İzlenimlerim

Yazan: Prof. Dr. Zeki Bayraktar

Şia’nın Ehl-i Beyt yorumu ve Masum

12 İmam – Mehdi inancı (Eleştirel Bakışım)

İran ile İsrail arasında gerilimin [savaşın?] yaşandığı bu günlerde eşimle birlikte 1 hafta boyunca İran’da idik, 10 Nisan 2024 de gittik ve dün akşam döndük [17 Nisan 2024]. Bu bir kültür gezisi idi ve aylar önce planlamıştık [turla gittik, grubumuz 19 kişi idi].

Böylece ilginç bir deneyim yaşamış olduk. Çünkü İran [Tahran’a varışımızdan 2 gün sonra, elçilik saldırısına misilleme olarak] İsrail’e dron/füze saldırısı başlattı, hava sahaları kapandı, uçaklar gelemez ve gidemez oldu, çocuklarımız-yakınlarımız büyük panik yaşadılar, telefon ve internet de çok kısıtlı olduğu için bize ulaşamadılar veya zor ulaştılar.

Buradaki haberler hep bu minvalde [savaş hakkında] olduğu için haklı olarak endişelendiler ve dönemeyeceğimizi düşündüler vs. Aslında biz orada rahattık ama onlar bunu göremiyor ve ulaşınca da bize inanamıyorlardı.

Kısaca bu özel günlerde ilginç bir İran deneyimi yaşamış olduk, hem bu bağlamda hem de genel olarak,  izlenimlerim şunlardır;

DEVLET, TOPLUM VE SOSYAL-KÜLTÜREL YAPI

Bu bir hafta içinde İran’ın rutin hayatında herhangi bir aksama olmadı, halk gayet rahattı, endişeli değildi veya biz bunu fark edemedik, bizim tur programımız hiç aksamadan devam etti, eğer uçuşlar başlamasa idi otobüsle Van’a dönecektik ama buna gerek kalmadı [bu arada tam zamanında dönmüş olduk çünkü dün geceden itibaren tüm uçuşlar yine iptal edildi].

İran devleti propagandayı iyi yapıyor; dron saldırısından sonra kutlamalar yapıldı, havai fişekler atıldı, gösteriler düzenlendi, cadde ve meydanlardaki bilbordlarda ‘’İsrail’i vurduk’’, ‘’İsrail’e haddini bildirdik’’, ‘’Vatanımızı savunduk, vatanımıza geçit vermedik/vermeyiz,’’ ‘’Dünyadaki en büyük dron saldırısını gerçekleştirdik’’ vb sloganlar ve bol bol İsrail’e atılan füze resimleri/sembolleri vardı.

İran çok kadim bir ülke, tarihi şehir ve mekânları çok fazla; biz Şiraz, Yezd, İsfahan, Kaşhan, Kum, Rey ve Tahran’ı gördük, modern yapıları da var, tarihi ve otantik mekânları da, ancak şehirlerarası yolları Türkiye’nin 40 – 50 yıl öncesindeki hali gibi, hatta daha da kötü, özellikle tesisleri çok ilkel ve yetersiz.

Ama şehir mimarileri güzel, hepsinde yeşil meydanlar var, çiçekli ve havuzlu meydanlar / parklar, hemen her şehrinde var bu parklar ancak özellikle İsfahan bu konuda çok muhteşemdi.

Tabii ki saraylar, türbeler ve benzeri diğer yapılar da var. Ayrıca Persapolis gibi antik şehirler [İran ile ilgili görsellere internetten bakılabilir].

İran ile toplum ve kültür olarak benzeşen yönlerimiz çok; halkı bize karşı sıcakkanlı, yemeklerimiz hemen hemen aynı gibi, müzikleri çok tanıdık ve de çok güzel, ben şahsen İran’da hiç kendimi yabancı bir ülkede imişim gibi düşünmedim, zaten Türkçe bilenler de çok.

Yemekleri doğal, sebzeleri de etleri de çok nefis, doğal, bizdeki “Kapalı Çarşı” gibi çarşıları var. Fiyatları bizim fiyatların yaklaşık üçte biri civarında, benzin çok ucuz, “1 dolarla 20 litre benzin” alabiliyorsunuz, bu yüzden özellikle Tahran’ın trafiği çok berbat ve havası da çok kirli.

Çünkü toplu taşıma az ve otomobil çok; egzozdan çıkan kirli gazlar Tahran’ın kuzeyindeki dağların eteğine sıkışıyor ve sirküle olamıyor, şehrin üzeri bu yüzden sürekli sisli ve puslu halde.

Cumhurbaşkanı halk tarafından seçiliyor ama tabii ki “Dini lider” ve “Devrim Konseyi” nin belirlediği adaylar arasından; her şey “Dini lidere” bakıyor, dini lider şu anda Ali Hamaney; sokaklar, meydanlar ve dini mekânlarda Humeyni’ nin ve Hamaney’ in fotoğrafları var [Cumhurbaşkanının fotoğrafını hiç görmedim, ayrıca meydanlarda savaşta ölen ve şehit kabul edilen askerlerin resimleri de var, en çok da Kasım Süleymani’nin].

Mecliste 128 milletvekili varmış, bunlar seçimle belirleniyor, Yahudi, Hıristiyan, Zerdüşt vb azınlıkların da birer vekili oluyormuş [toplam 5], onlar bunu kendileri seçip gönderiyorlar ama tabii ki belirleyici bir etkileri yok.

ETNİK VE DİNİ YAPI

Farslar (%65), Azeriler (%16), Kürtler (%7), Lurlar (%6), Araplar (%2), Beluçlar (%2), Türkmenler (%1), Kaşkai ve diğer Türkler (%1), Ermeniler, Aşuriler ve Gürcüler (%1’den az). [Türklerin daha çok, en az % 40 civarında olduğu da söyleniyor]. Anayasaya göre İran’ın resmi dili Farsça ama diğer yerel dillerin basın ve medyada kullanımı ve okullarda öğretimi serbest.

İran’ ın yüzde 98’i Müslüman (%90 Şii, %8’i Sünni –Sünnilerin çoğu Kürt-). Mevcut diğer dinler Hıristiyanlık (esas olarak Ermeniler ve Süryaniler, 300.000’den fazla), Bahai inancı (en az 250.000), Zerdüştler (yaklaşık 32.000) ve Yahudiler (yaklaşık 30.000).

Anayasaya göre İran’ın resmi dini İslam’dır. İslam dışında Zerdüştlük, Hıristiyanlık ve Yahudilik azınlık dinleri olarak kabul edilmiştir ve takipçileri kendi ayinlerinde serbesttir (U.S. Library of Congress, 2008).

Rehberimizin verdiği bilgiye göre Bahai inancı [diğer inançlar gibi orijinal olmadığı, tahrif olduğu için] tanınmıyor ve mensuplarına kimlik verilmiyor (Bahailik, İsna aşeriyye yani 12 imam akidesinden çıkan bir sapma – tahrif olarak yorumlanıyor).

İran’ daki cami sayısı Türkiye’den çok az, türbe daha fazla, bunun nedeni türbenin fazlalığından ziyade camilerin azlığı, zaten “türbeli olmayan cami” de yok gibi, gezdiğimiz illerde sadece “türbesiz olmayan” tek bir cami gördük. [Yazd şehrindeki Selçuklulardan kalma bir cami].

Her şehrin tek bir Cuma mescidi var, Cuma namazlarına Türkiye’deki kadar rağbet yok,  rehberimizin verdiği bilgiye göre gidenlerin de çoğu memurmuş.

Vakit namazları [3 vakitte] cemaatle kılınıyor ama sadece o anda camide olanlarca, diğer İslam ülkelerinde olduğu gibi “ezan okununca” camiye gelenler [cemaate katılanlar] yok, yani camilerde “Cemaatle namaz” vakit namazlarında da Cuma namazında da –diğer ülkelere göre- daha düşük oranda.

Ezan sesi, Türkiye’deki kadar yaygın değil, hatta İran semalarında ezan sesi yok gibi, çünkü hem cami sayısı az hem de ezanlar sadece “3 vakitte” okunuyor; sabah, öğle ve akşam [ve ezanlar cami içinden / çevresine okunuyor, diğer bölgelere yayılmıyor]. En önemlisi de “öğlenle ikindi ve akşamla yatsı” cem edilerek kılınıyor [istisna değil, kural olarak hep böyle].

Secdeler, “secde mahalline” konulan “taş parçalarına” yapılıyor, “İmam mahalli” de [alçak gönüllülüğü sembolize etmek için] cemaate göre daha düşük seviyede oluyor ama buna karşı camiler çok süslü. 

Özellikle türbeli camiler, bazılarında “altın kubbeler” ve “ayna tavanlar” var, renkli pencereler, desenli halılar vb süslemeler de…

Cuma akşamı hemen hemen tüm İran kanalları “Cuma hutbesini” verdi, Farsça bilmesem de konunun İran – İsrail gerilimi –Filistin meselesi- olduğu anlaşılıyor.

Normalde uydu TV yok, yasak ama tabi ihlal edenler oluyormuş, lakin otellerde uydu göremedik [bu yüzden Türk kanallarını izleyemedik]. İnternet de çok kısıtlı, sosyal medya platformları çalışmıyor, ancak VPN üzerinden ulaşılabiliyor [o da her yerde değil].

Başörtüsü meselesine gelince; artık bu “bir zorunluluk” anlamını yitirmiş görünüyor, “Dini mekânlar” haricindeki bölgelerde [sokaklarda, meydanlarda] başını tam olarak örten kadın neredeyse yok gibi.

Kadınların çoğu şallarını boyunlarında taşıyor, çoğunun başı / saçları en az “üçte bir” oranında [hatta daha fazlası] açık.. Uçak, restoran ve otel gibi kapalı mekanlarda ise tümüyle açık [büyük çoğunluğunda], önceden devlet / polis uyarırmış ama artık [Eylül 2020’deki Mahza Amini olayından / ayaklanmalarından sonra]  devlet de görmezden geliyormuş.

Kanaatimce bu yasak [açılmama yasağı / örtünme emri] daha fazla sürdürülemez, hatta bu reaksiyoner olarak “açılmaları tetikliyor” da olabilir [gözlemime göre İran’daki başörtülü kadın sayısı Türkiye’den çok daha az].

İran’lı kadınların büyük çoğunluğu “pantolon” giyiyor, “etekli” kadın sayısı çok az, yok gibi, “pardösü ve hatta çador / çarşaf” giyen kadınlar da dâhil hemen hepsi pantolonu tercih ediyor.

İran’lı kadınlar “aşırı makyajlı” görünüyorlar, ayrıca [kalıcı kaş, protez kirpik, dudak dolgusu, burun estetiği, çene-maksilla törpüleme / dolgusu vs gibi] “estetik müdahaleler” de çok çok yaygın [bu iş çok abartılmış görünüyor, en azından bize öyle geliyor].

Türkler İslam’ı İranlılardan öğrendiği için “Dini terminoloji ve pratiklerimizin” önemli bir bölümü Farsça;

Hüda, peygamber, abdest, namaz, niyaz, ezan, oruç, hoca, molla, derviş, pir, dergâh, çile, türbe-türbedar, günahkâr, takke, aşk, meşk…

Divan edebiyatımızdaki “Farsça” hakimiyetini zaten hepimizi biliyoruz, Divan Edebiyatı şairlerinin hemen hepsi divanlarını “Farsça” yazmışlardır. Hatta “Farsça divan sahibi” olan Osmanlı Sultanları var [Cem Sultan, Yavuz Sultan Selim, Şehzade Bayezid, Sultan III. Murad ve Kanuni Sultan Süleyman].

ŞİA’NIN EHL-İ BEYT YORUMU VE MASUM İMAMLAR İNANCI

Ziyaret ettiğimiz mekânlardan biri de Kum şehrindeki “Mescid-i Azam” idi; burası bir türbe-külliye, Hz. Masume olarak niteledikleri “Nebi torununun” türbesi burada [7. İmamın kızı Fatıma-tuz-Zehra] var. Şia fıkhının en önemli eğitim merkezlerinden biri burası.. Türkiye’den de gelen ve burada eğitim alanlar var [başta Caferiler].

Kum şehrindeki bu camiyi / türbeyi ancak oradaki bir görevli eşliğinde dolaşabiliyorsunuz, grubumuzda kadınlar da bulunduğundan bize kadın bir görevli tahsis ettiler, sorularımızı o cevapladı;

Ben ‘’Hz. Masume olarak tesmiye ettiğiniz Nebi torununun asıl ismi nedir ve neden ‘Masume’ diyorsunuz, masum/e olduklarına dair deliliniz nedir?’’ diye sordum.

İsmini söyledi ve ‘’Delilimiz Kur’an’dır’’ diyerek ‘’Ey ehl- beyt, Allah sizi arındırmak istiyor’’ mealindeki Ahzab suresi 33. ayetini okudu; Nebinin soyundan gelenlerin [torunlarının, imamların] masum ve masume olduklarını söyledi.

Bunun üzerine ben ‘’Bu durumda Nebinin büyük oğlu Hz. Hasan’dan olan torunları da sizin için Hz. Hüseyin’den olan torunları gibi –kutsal, masum- olmalı, peki öyle mi?’’ dedim, bana ”delil olarak gösterdiği ayetle” çelişmemek için mecburen ‘’Evet, öyle, aynı’’ dedi ama biz “hem teorikte de hem de pratikte” bunun böyle olmadığını biliyoruz.

Fakat tartışmaya girmedim çünkü tur yetkilileri bizi “Siyasi ve dini konularda tartışmaya girmeyin..” diye uyarmışlardı, ama otobüsümüze dönünce tabii ki itirazlarımı gruptaki arkadaşlarımla paylaştım, bu itirazlarımı delilleri ile birlikte burada da paylaşayım.

BİRİNCİ HUSUS:

Şia’nın Ehl-i Beyt’in masumiyeti hakkında delil gösterdiği ayet şudur;

‘’Ey ehl-i beyt, Allah’ın istediği sadece sizi pisliklerden uzak tutmak ve sizi arındırmaktır.’’[Ahzab suresi 33]

Bu ayete dayanarak “Nebinin çocukları ve torunlarının” [peşinen] masum / günahsız olduğu iddia edilebilir mi?

Kanaatimce hayır; çünkü bu ayette ‘’Allah sizi – ve torunlarınızı- arındırdı, temizledi’’ denmiyor, ‘’Şöyle şöyle yaparsanız temizlenir ve arınızsınız, Allah sizin böyle yapmanızı istiyor’’ deniyor, hem de kime?

Şia’ nın iddia ettiği gibi “Nebinin torunlarına” değil, Nebinin [Ehl-i beyt olarak kabul etmediği] eşlerine.. Bakın ilgili pasaj şöyledir;

‘’Ey Nebi hanımları, Sizden kim açık bir fahişelik / çirkinlik yaparsa ona iki kat azap uygulanır. Bunu yapmak Allah için çok çok kolaydır. Ve sizden kim Allah’a ve Resulüne itaat eder ve salih amel / güzel işler yaparsa onun mükâfatını da iki kat veririz. Ona güzel bir rızık da hazırlamışızdır. Ey Nebi hanımları, Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Allah’tan sakınıyorsanız cilveli konuşmayın, -yoksa- kalbi bozuk olan kimse umuda kapılır. Sözü, ciddiyeti bozmadan söyleyin. Evlerinizde de vakarla oturun / ağırbaşlı olun, önceki Cahiliye döneminde olduğu gibi açılıp saçılmayın, namazı tam kılın, zekâtı verin. Allah’a ve Resulüne  itaat edin. Ey ehl-i beyt, Allah’ın istediği, sadece sizi pisliklerden uzak tutmak ve sizi arındırmaktır.” [Ahzab suresi 30-33].

Görüldüğü üzere hitap “Nebi eşlerine” dir, yani “Ehli beytin ilk halkası” Nebi eşleridir, ama Şia, Nebi eşlerini Ehl-i Beyt’ ten bile saymıyor [muhtemelen Hz. Ali ile ihtilaf yaşayan Hz. Aişe validemiz nedeniyle].

Ama daha da önemlisi, Ehli beyt burada peşinen “Günahsız – arınmış” ilan edilmiyor, ‘’Bunları bunları yapın, eğer yaparsanız arınmış olursunuz..’’ deniyor.

Tıpkı müminlere söylenen şu sözler / ayetler gibi;

‘’Nitekim size kendi içinizden bir Resul gönderdik; o size ayetlerimizi okuyor ve sizi arındırıyor…’’ [Bakara suresi 151].

“Andolsun ki Allah müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur, çünkü O içlerinden kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan ve onları arındıran, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Resul gönderdi. Hâlbuki daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.’’[Ali İmran suresi 164]

Şimdi, nasıl ki bu ve benzeri ayetler nedeniyle “Tüm müminlerin peşinen arınmış ve masum oldukları..” söylenemezse [ancak Rasulün tebliğ ettiği ayetleri kabul ve tatbik ettiklerinde arınmış olurlarsa], aynı şey Ehl-i beyt için de geçerli olur; onlar da ancak “bu ayetleri kabul ve tatbik ettiklerinde..” arınmış olurlar. Bunun haricindeki bir “kabul / uygulama imtiyaz olacağından..” ilahi adalete aykırıdır.

İKİNCİ HUSUS:

Şia akidesindeki 12 imam, sadece Hüseyin’ in soyundan gelen torunlardır, Hasan’ ın soyundan gelen torunlar bu kategoriye “dâhil edilmemiştir.”

Neden? [bunu açıkça söyleyemiyorlar ama] Aslında Hüseyin’ in tüm çocuklarını da imam kabul etmiyorlar, sadece –İran’lı eşi- Şehrü Banu’dan olan çocuklarını, Şehrü Banu’dan olan oğlu “İmam Zeynel Abidin’in soyunu” imam kabul ediyorlar.

Yani burada olay, Ehl-i Beyt olmaktan çıkıp “etnik kökene” [Farisîliğe] dayanıyor. Şehru Banu’nun Hüseyin’ in eşi ve “Zeynel Abidîn’ in annesi” olduğu konusunda neredeyse ittifak vardır [1].

Tabii bir de “Gulat-ı Şia” var. [aşırı Şia],

Yani Hz. Ali’yi haşa “Allah” ilan edenler veya “Cebrail’in vahyi yanlışlıkla Nebiye (Hz. Muhammed’e) verdiğini, asıl nebinin Hz. Ali olduğunu söyleyenler…” veya diğer aşırı görüşler, azınlık da olsa bunlar da var, bunlara hiç girmiyorum bile. 

Biz gitmedik ama asıl kutsal (kabul edilen bölge) Meşhed imiş, aşağıda bir arkadaş şöyle diyor;

Meşhed’ deki 8. İmam olarak kabul edilen “İmam Rıza” türbesinin etrafında oluşturan “Harem” algısı çok dikkat çekiciydi.

Türbe ve çevresi aynen “Mescidi Haram” şeklinde inşa edilmiş ve “Harem bölge” olarak kabul ediliyor. Hatta “Mikat Sınırını” andırır şekilde Meşhede belli bir mesafede “Harem bölgesi” şeklinde bir uyarı levhası vardı.

Bundan başka Tebriz eyaleti malumunuz çoğunlukla Türk nüfusa sahip. Ama bizim müşahede ettiğimiz kadarıyla “Türklerde baskın olan kimlik, milliyet damarı değil mezhep damarı..” Yani kendilerini Türk görmeden önce Şiî olarak görüyorlar.”(T. İçöz)

Ben kendimi “Sünnî veya Şiî” olarak değil, bir “Müslüman” olarak tanımlıyorum. Doğduğum, büyüdüğüm, yetiştiğim ve yaşadığım çevre”Sünni..”, bu nedenle çoğu kez Kur’an’a aykırı bulduğum “Sünni inanç ve pratikleri” eleştiririm [çünkü çevremdeki çoğunluk Sünnî].

Bugün de İran gezisi vesilesi ile “Şii inanç ve pratiklerini” eleştirmiş oldum, tabii ki çok az bir kısmını ve tabii ki bunlar benim kanaatlerim – anladıklarım, kimseyi bağlamaz, dileyen reddeder, dileyen istifade eder.

Ancak şu da var ki; İslam coğrafyası ve Müslümanlar adına çok üzülüyorum, bu mezhebi taassuplar var olduğu müddetçe “Birlik [tevhid] olmamız” mümkün görünmüyor.

Çünkü “Allah’ın ipini [kitabını / Kur’an’ı] ikinci plana atıp” bir çok fırkalara ayrıldık ve “Her fırka [aynen ayette buyrulduğu üzere] kendi yanındakilerle” mutlu [ve de kendini üstün] görüyor;

’’Onlar ki dinlerini parçaladılar ve gruplara ayrıldılar, onlardan olmayın, Her fırka /hizb/ mezhep kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.” [Rum suresi 32].

İslam coğrafyası “Dini pratiklerini” daha çok “Ritüeller” üzerinden yaşıyor; Dinin esası/din geriliyor, Din geriledikçe mabedler büyüyor, süsler, semboller ve ritüeller öne geçiyor.

Bu, Sünnî coğrafya için de geçerli Şiî coğrafya için de, benim kanaatim böyle. Ancak Sünni coğrafyada sadece tarikatlarda var olan ‘’Kur’an’a aykırı istimdat (yardım isteme, imdat ) konusu, Şiilerde daha yaygın ‘’Medet ya Ali’’, ‘’Medet ya Fatıma’’, ‘’Medet ya Hüseyn’’ şeklindeki istimdatlar..

Kum şehrindeki görevliye “Bu şekilde istimdat var mı?” dedim, ‘’Var, yapıyoruz” dedi, ama (maksadımı anlamış olacak ki); “Ali’den değil Allah’tan istiyoruz tabi ki, Ali sadece aracı oluyor..’’ diye ekledi, ‘’Hıristiyanlar da İsa’yı aracı kılıyorlar,  bizim bazı Sünniler de Geylani’yi, niye direkt Allah’tan istemiyorsunuz da aracı koyuyorsunuz ki, Allah işitmiyor mu sizi?’’ diyemedim tabi.

Ayrıca hem Şiilere hem Sünnilere sorayım;

“Bir aracı koymanız tabii ki yanlış (Kur’an’a aykırı, 1/5) ama madem illa aracı koyacaksınız niye en üstün olanı yani Resulullah’ı değil de Ali’yi, Hüseyin’i veya Geylani’yi aracı koyuyorsunuz?”

Allah hepimizi Kitabında buluştursun ve onunla hidayet etsin bize. [O etti aslında ama biz direniyoruz].

1-Ataş H. Tarihi Bir Figür Olarak Hz. Hüseyin’in Eşi: Şehri Bânû. Eskiyeni 48 (Mart 2023), 223-238.

Zeki Bayraktar – 19 Nisan 2024


Tags:

 
 
 

Bir cevap yazın