Kula Kulluk Edenlere Yazıklar Olsun.. Peki; İtaat ve İbadet Kime?

Kula Kulluk Edenlere Yazıklar Olsun.. Peki; İtaat ve İbadet Kime?

Kardeşlerim selamunaleykum

Mehmet Sürmeli hocanın faydalı bir yazısını sizlerle aşağıda paylaşıyorum.

Siyasi kitle liderleri Hz. Muhammed’e (sas): “Ey Allah’ın Rasulü, bu görüş/fikir; senin şahsi reyin/görüşün mü yoksa vahiy mi?” diye sorarak bize “Fikri Liderliğin” ne olduğunu, ne olması gerektiğini gösteren, öğreten sahabe efendilerimizden Rabbim, Tevbe suresi 100. ayette geçen ifadesiyle razı olmuştur.

Kulluk; sadece ve sadece şanı yüce Allah’a “Mutlak İtaat” ile mümkündür. Kula kulluktan Rabbimiz razı değildir ve asla nusrette vermez.

Kur’an ve Sünnette ifadesini bulan ve “İslam Risaleti” kapsamına giren tüm şer’i deliller ve şer’i hükümler bize Fikri Liderlik etmiyorsa, bizim liderimiz artık şeytan olmuş ve mutlak itaatimiz de artık şeytana demektir.

Şu toplumun demokrasiye olan sadakat ve itaati de aynı bu itaat dâhilindedir.

Bu ise bir zillettir.. Rabbim bizi bu zillete düşmekten korusun.

Şimdi gelin bu faydalı yazıyı okuyalım ve paylaşalım güzel insanlar. Umulur ki; inşaAllah birilerinin hidayetine vesile olur.

Saygılarımla- Bekir Yetginbal

– – – – – – – – – –

İBADET VE İTAAT KONUSUNDA BİLİNMESİ GEREKENLER

Kur’an-ı Kerim amellerin arzı konusunda tek varlık olarak Allah’ı göstermiş ve ibadeti onun zatına özgü kılmıştır. Bunun bir göstergesi olarak da müminleri Allah’tan başkasına ibadet ve itaat etmeme konusunda uyarmıştır.

Burada yapılması gereken, ibadet gibi vücuh bir kavrama dar anlamlar vermemektir. Dilimizde ibadet denildiği zaman daha çok, bir tanrıya yakarış ve bu yakarışın hak veya batıl formları akla gelmektedir.

Hâlbuki ibadetin içerisine; hak olsun batıl olsun her hangi bir ilaha mutlak itaat, görüşlerine teslimiyet, tezellül, inkıyat, prestij, ona olan bağlılığı ritüellerle ifade, hayatı inanılan tanrının görüşleriyle anlamlandırma da girmektedir.

Bu tanımlamadan baktığımız zaman ibadetin alanının çok geniş olduğunu görüyoruz. Bu geniş alanda Rabbimiz önce bizden batıl tanrılara ibadet etmememizi istemiş, sonra da ibadetin sadece ve sadece kendisine yapılacağını bildirmiştir.

Batıl tanrılara ve İlâm karşıtı kurumlara mutlak teslimiyet göstermemek için Yüce Allah şu uyarıları yapmıştır:

a. Şeytana ibadet etmeyin:

İnsanın, ezelî düşmanı olan şeytana karşı sürekli uyanık olması gerekir. Bir anlık gaflet bile Müslümanın imanının elden gitmesine sebep olabilir. Şeytana ibadetin alanını daraltarak satanizme indirgemek eksik olur. Daha genel ve anlaşılır bir anlamı vardır.

Buna göre şeytana ibadet etmek; sembolik hareketler yaparak tapınmak anlamına gelse de, esasında onun vermiş olduğu vesveseleri vahyin önüne geçirmek suretiyle hayatı anlamlandırmaktır. Böyle vahim bir durumun oluşmaması için Allah Teâlâ şu uyarıyı yapmıştır:

 “اَلَمْ اَعْهَدْ اِلَيْكُمْ يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ اَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَۚ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُب۪ينٌۙ”

“Ey Âdemoğulları! Ben size, (vaktiyle gönderdiğim mesajlar ve elçiler aracılığıyla) “Sakın şeytana kulluk (ve itaat) etmeyin; (Yani, Lâ ilâhe…: Emirlerine kayıtsız şartsız itaat edilmeye lâyık hiçbir güç, hiçbir otorite yoktur… deyin. Çünkü o, sizin mahvolmanız için elinden geleni yapmaya and içmiş amansız ve acımasız bir hasmınız) apaçık bir düşmanınızdır!” dememiş miydim?” [1]

Esas açıklığa kavuşturulması gereken hususlardan biri; şeytanın fonksiyonlarını icradan dolayı insanların şeytanlaşabilmesidir.

İnsanın şeytanlaşması demek, fıtratını bozarak ve yaratılış amacını unutarak kendini ilahlaştırması, zatına kişileri mutlak itaate çağırması, kişi ve kurumları, ideolojileri din yerine koyup vahiy yerine insanları bu uydurma dinlerin hayat tarzına davet etmesidir.

İslâm’ın karşısına sahte dinler türetmek isteyenler alternatif dünya görüşleri icat ederek insanları bu dinlere davet ederler. Bu davetçilerin tamamı insaniyet makamından düştükten sonra kişilerin şeytanlaşmasına delalet eder.

İns ve cinlerden hangisi olursa olsun şeytanlaşanların yoluna ittiba etmemek; şeytana hayır demek tevhidin hakka marifetiyle mukayyettir.

b. Bir krala, hayatınıza hükmeden bir monarka ibadet etmeyin:

Hayatı Allah’a rağmen düzenlemek isteyip bu davranışlarıyla tanrılık iddiasında bulunan kimselere tabi olmak, o kişilere ibadet sayılır. Toplumuna, “Ben sizin en yüce rabbinizim” [2] diyen Firavun, hem kendisini tanrı olarak görmüş hem de her alanda toplumsal itaat bekleyerek kendisine ibadet edilmesini istemiştir.

Aslında Firavun, âlemleri yaratmadığını ve kendisinin de yaratılmış olduğunu biliyordu. Onun ilahlık iddiası; Nil havzasındaki insanların hayat tarzlarını kendi yaptığı veya vaz ettiği kurallara göre düzenlemek istemesi; bu konularda ve hayatın tüm genişlik alanlarında ilahi olanı reddetmek arzusundan kaynaklanmaktaydı.

Firavunun rablik iddiası kendisini toplumun önderi ve mutlak efendisi saymasıydı. [3]

Yaratıcı anlamında firavunun da iman ettiği bir tanrısı veya tanrıları vardı. Şu ayet bu konuyu beyan etmektedir:

“وَقَالَ الْمَلأُ مِن قَوْمِ فِرْعَونَ أَتَذَرُ مُوسَى وَقَوْمَهُ لِيُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ وَيَذَرَكَ وَآلِهَتَكَ قَالَ سَنُقَتِّلُ أَبْنَاءهُمْ وَنَسْتَحْيِي نِسَاءهُمْ وَإِنَّا فَوْقَهُمْ قَاهِرُونَ”

“Firavun kavminin önde gelenleri dediler ki: ‘Musa ve kavmini bu toprakta (Mısır’da) bozgunculuk çıkarmaları, seni ve ilahlarını terk etmeleri için mi (serbest) bırakacaksın? (Firavun) dedi ki: Erkek çocukları öldüreceğiz ve kadınlarını sağ bırakacağız. Hiç şüphesiz biz, onlara karşı ezici bir üstünlüğe sahibiz.” [4]

Firavun, sadece emir alanında kendisini mutlak yetkili görüyor ve halkından da mutlak itaat etmelerini bekliyordu. Halkın siyasi otoriteye mutlak itaati Kur’an açısından tam bir şirktir.

İnancımıza göre mutlak itaat ancak Allah’a ve onun gönderdiği elçisinedir. İnsanlara itaat görecelidir. Allah Teâlâ’ya isyan içeren bir hususta ise hiçbir mahlûka itaat edilmez.

İbadetin yalnız Allah’a yapılacağını söyleyen ve tek ilah olarak Allah’a iman eden Hz. Musa’yı, siyasal otoritenin başı olan Firavun işkenceyle ve zindana atmakla tehdit emiştir. Kur’an bu durumu şöyle dile getirir:

“قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلَهًا غَيْرِي لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ”

“(Firavun) “Bak!” dedi. Eğer benden başka bir tanrı benimsersen, seni mutlaka hapse attırırım.” [5]

İster hâkim yasaların kurallarını koyan kimseler olsun, isterse İslam karşıtı bir dünya görüşünün uygulayıcısı olsun, böyle kimselere mutlak bir boyun eğme onlara ibadettir.

İtaat ancak meşru konularda olur. İnsanlara itaat her zaman kayıtlıdır. Allah’a isyan içeren hususlarda hiç kimseye itaat edilmez.

İman konularında ruhsat kullanmadan, azimet fıkhıyla amel etmek daha evladır. “Velev ki insan parçalansa da, ateşlere de atılsa Allah’a şirk koşmaz”, asla şirk koşulmasına da müsaade etmez.

Şirkin varlığına son verip hayatın tüm cephelerinde tevhidi hâkim kılana kadar fıkıhlı ve ilkeli bir çalışmanın farz olduğuna iman eder.

c. Oligarşik bir zümreye ibadet etmeyin:

Kulluğun yalnızca kendisine yapılmasını isteyen Allah Teâlâ, insan hayatının vahiy karşıtı bütün düzenlemelerini reddetmiş ve insanlığı uyarmıştır.

Tarihten örnekler vermiş ve bu örneklerden yola çıkarak her insanın özelde de müminlerin kendilerini sık sık kontrol etmelerini tavsiye etmiştir.

Konuyla ilgili vermiş olduğu en ilginç örnek, Hz. Musa ve Hz. Harun’a karşı çıkan Firavun’un etrafındaki insanların kullandıkları ifadelerdir. Kur’an bu durumu şöyle anlatmıştır:

“فَقَالُوا أَنُؤْمِنُ لِبَشَرَيْنِ مِثْلِنَا وَقَوْمُهُمَا لَنَا عَابِدُونَ”

“(Firavun’un ileri gelen adamları) şöyle dediler: “Soydaşları bize ibadet eden ve kendileri de bizim gibi iki adam olan bunlara mı iman edeceğiz yani” [6]

Ayetteki “abidûn” sözcüğünü birçok meal, ‘köle olan, kölelik yapan’ diye çevirse de böyle bir çeviriye şahsen katılmadığımızı ifade etmek isteriz.

Kölelik, savaş hukukunun ortaya çıkarmış olduğu bir durumdur; küfürden doğan bir ehliyet eksikliğidir. Harp tutsaklığının adıdır.

İsrail oğulları Mısır’a Hz. Yusuf Peygamber döneminde gelip yerleşmişlerdir. Zamanın geçmesiyle eski konumlarını kaybedip siyasi otoritenin zulmüne uğramışlardır. Her bakımdan sömürülmüşlerdir.

Bu insanlar, Mısırlılarla yapılan bir savaş sonucu tutsak olmamışlar, fakat hakları sömürülmek suretiyle köle muamelesine tabi tutulmuşlardır. Bu bakımdan bunlara köle dememek gerekir. Hakları gasp edilen “müstazaf” kimselerdir.

Ayetteki esas vurgu, Firavun ve çevresindeki kişiler; yönetici elit, İsrailoğulları başta olmak üzere tüm halkın, kraliyetin çıkarmış olduğu kurallar çerçevesinde hareket etmelerini istiyor ve karşı çıkanları şiddetle cezalandırıyorlardı.

Kendilerine karşı çıkmayı ve statükoya mutlak bağlılığı isteyen bu tavrı, Kur’an bizlere “abd” köklü bir sözcükle hikâye etmiştir.

Amaç; “Sizler de, Allah’ın dışındaki varlıklara mutlak bir itaatte bulunursanız, siyasi otoritenin buyruklarına teslim olursanız, hayatın genişlik alanında Allah’ın emirlerine arkanızı dönerseniz, bu davranışınızın, bu kuralları koyanlara bir ibadet olduğunu bilin.” demektir.

Ayette, iğneleme şeklinde gizli bir uyarı vardır.

d. Din adamlarına ve önderlik konumundaki kişilere ibadet etmeyin:

İslâm, din bilginlerine ibadet eden Hristiyanları ve Yahudileri kınamıştır. Onların bu durumunu Kur’an bize şu şekilde aktarmıştır:

“اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ لِيَعْبُدُواْ إِلَهًا وَاحِدًا لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ”

“Hahamlarını, rahiplerini, bir de Meryem oğlu Mesih’i, Allah’la beraber rabler olarak gördüler. Oysa tek ilaha ibadet etmekle emir olunmuşlardı…” [7]

Kendisi de Hristiyanlığa girip bu dini tanıyan bir kimse olarak Adiy b. Hatem (ö: 60/679) bu ayeti dinlediğinde hemen itiraz etmiştir:

“Ey Muhammed! Onlar rahiplerine tapmıyorlar, onları rab edinmiyorlar…” diye. Hz. Peygamber böyle bir itiraza şu tarihi ve evrensel cevabı vermiştir: “Onların din adamları haramı helal, helali de haram yapıyorlar, halk da itaat ediyor. Onların bu (kayıtsız şartsız) bağlılıkları onları rab edinme, onlara ibadettir.” [8]

Peygamber Efendimizin bu açıklaması, Huzeyfe b. Yeman tarafından şöyle yinelenmiştir:

“Aslında halk din adamlarının hoşnutluğu ve onların rızası için oruç tutup namaz kılmıyorlardı. Onlar bir şeyi haram sayıyorlarsa halk da haram kabul ediyor; şayet bir şeyi helal kabul ediyorlarsa halk da onlara körü körüne itaat ediyordu. İşte bu durum din adamlarına tapınmadır; onları rab kabul etmektir.” [9]

Ayetteki esas vurgu, Yahudi ve Hristiyan din bilginlerinin Allah’ın şeriatında değişiklik/tahrif yapmaları ve halkın da bunlara kayıtsız şartsız uymalarıdır. Dinin helal ve haramlarını bırakarak din adamlarını ‘din koyucusu’ hâline getirmektir.

Bu durum sadece Yahudi ve Hristiyanlara özgü değildir. Her hangi bir ilim adamı Müslümanlar adına İslâm’ın emir ve yasaklarını zamana veya dünya sistemine uyum çerçevesinde değiştirecek olur, insanlar da bu sözde ilim adamına ittiba edecek olurlarsa o kimseyi “rab” edinmiş olurlar.

Bir örnekle açıklarsak; dinimizde faiz haramdır. Bir araştırmacı hoca(!) kalkar ve “Günümüzdeki faiz farklıdır. Modern hayat ve iktisat faiz üzerine bina edilmiştir. Eski dönemlerdeki faiz başkadır” der, insanlar bu görüşe itaat edecek olurlarsa bu görüşün sahibini ilahlaştırmış olurlar.

Allah Teâlâ’nın hukukunun ihlal edildiği “seküler siyasetten” yüzlerce örnek vermek mümkündür. Bu konulardaki hassasiyetin kaybolması “İslâm dünyasında politeizmin/şirkin egemen olmasının” en önemli nedenlerinden birisidir.

Din büyüğü de olsa onlara bağlılık ve itaat Allah’ın koyduğu sınırlarla kayıtlıdır. Mutlak bir itaat olmamalıdır.

Mutlak bir itaatin varacağı kötü sonucu büyük müfessir Hamdi Yazır (ö: 1942) şöyle izah etmektedir:

“Şeytanlara, tağutlara, nemrutlara, firavunlara, putlara ve haçlara tapmak nasıl bir şirk ve Allah’a küfür ise, âlimlere kulluk, haddinden fazla kıymet vermek; mesela hatayı, doğruyu, hakkı, hak olmayanı ayırmayarak hak ilminin icabı olmayan fikirlerini, sözlerini hakkın emrinden çıkarılmayan şahsi görüşlerini, heva ve nefislerine uymanın mahsulü olan keyfî fetvalarını ve iradelerini revaçlandırmak bir şirktir. Aynı şekilde; güya onlarda Allah’ın haram kıldığını helal, helal kıldığını haram yapabilecek, hakkın hükmünü değiştirecek bir hak ve yetki bulunabilirmiş gibi kastî sapıklıklar şöyle dursun, Allah’ın emrine aykırı olduğu açık olan hatalarına bile itaati uygun görmek, kısacası Allah ne diyor diye düşünmeden Allah’ın emrine uymayı hesaba almadan tabi olmak dahi öyle bir şirk ve küfür demektir. Allah’ı bırakıp başkalarına tapmaktır…” [10]

Bu bilgileri buralara almanın ve insanlarla buluşturmanın nedeni birilerini tekfir etmek veya yöntem bilmeyen bazı kişilerin ellerinde ayetleri oyuncak etmek değildir.

Amacımız Müslümanları her an teyakkuz hâlinde tutmak ve Allah Teâlâ’dan başkasını rab edinmelerini engellemektir. Tevhidi inanış ve duruşa hayatın gayesi hâline getirebilmektir.

e. Hevaya ibadet etmeyin:

Heva, dinin çağrısının; Allah’ın meşru kılmış olduğu şeylerin dışında kişinin zevk duyduğu gayrimeşru şehvet içeren şeylere meyletmesidir. [11]

Tanımdan da anlaşılacağı üzere nefsin herhangi bir kayıt tanımadan, dini ve dinî değerleri ciddiye almadan kendisine bir hayat alanı bulması ve bu gayri meşru arzularını dinin yerine koyması hevaya ibadettir.

Terbiye edilmemiş ve görev alanı kendisine anlatılmamış heva da, sınırsız bir ibahiyecilik söz konusudur. Her şeyi mubah gören ve ilahî olanı hesaba katmayan bu anlayışın, fikrî, ahlaki, siyasi, ticari, sosyal ve dinsel bir boyutu vardır.

Tüm bu alanlarda ve hayatın genişliğinde “Allah dışta tutularak” bir ömür kurgulanır ve pratik hale getirilirse “bu durum hevayı tanrılaştırıp ona ibadet etmektir.” Kur’an, hevalarına tapınan insanları şu şekilde kınamaktadır:

“Sen hiç kendi heva ve heveslerini tanrılaştıran (birini) düşündün mü? İmdi, böyle birinden de sen mi sorumlu olacaksın. Yoksa sen onlardan çoğunun (senin ulaştırdığın mesajı) dinlediklerini ve akıllarını kullandıklarını mı sanıyorsun? Hayır hayır, koyun sürüsü gibidir onlar; doğru yoldan hiç mi hiç haberleri yok” [12]

f. Tağutlara ibadet etmeyin:

Allah’a karşı haddi aşan ve kendisine kulluk edilen her şey tağuttur. İster bu kulluk kişinin kendi iradesi ile olsun ister zorla, fark etmez. Kendisine ibadet edilen mabudun; insan, şeytan veya put olmasının da farkı yoktur. [13]

Bir kişi Allah’a isyan eder ve onun kullarını kendisine itaat etmeye zorlarsa, o zaman tağutlaşır. Böyle bir kimse şeytan, rahip, dinî ve politik lider veya kral olabilir. Bundan dolayı bir kimse tağutu reddetmedikçe iman etmiş sayılmaz.

Tağuta iman, insanın küfür ve batıl çizgisine bağlı bulunduğunu ve neticede Allah’ı inkâr edeceğini veya Allah’ın hükümranlık alanına sınırlama getireceğini ifade eder.

Hâlbuki Allah’a iman, insanın bütün sorumluluklarıyla, bütün boyutları ve kapsamıyla hayattaki uygulamasında hak noktasından hareket etmesi anlamına gelir.

Bu iman; en derin anlamı ile Allah’ın dışındaki her şeyi reddetmeyi, Allah’ın belirlediğinin dışında bütün planlamaları, programları ve güçleri ezip geçmeyi ifade eder. İman eden “bir insanın kalbinde Allah sevgisi ile tağut sevgisi” asla bir arada bulunmaz. [14]

Tağutu inkâr edip hiçbir zaman ona ibadet etmemek, akidenin bir rüknüdür. İman iddiasında olup da tağuta ibadet edenleri şanı Yüce Allah şu ayetle kınamış ve onlardaki inanç iddiasıyla eylemleri arasındaki uyumsuzluğu gözler önüne sermiştir:

“أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُواْ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُواْ إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُواْ أَن يَكْفُرُواْ بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُضِلَّهُمْ ضَلاَلاً بَعِيدًا”

“Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten inandıklarını öne sürenleri görmedin mi? Bunlar, tağutun önünde muhakeme olmayı istemektedirler; oysa onlar onu reddetmekle emir olunmuşlardır. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla sapıtmak ister.” [15]

Bu ayetteki kınanan kimse Medine’li bir münafıktır. Bir Yahudi ile aralarında anlaşmazlık çıkınca Allah’ın ve Hz. Peygamberin (s.a.v.) sunacağı bir çözüm yerine bu münafık, Yahudi bilgini olan Kab b. Eşref’in ortaya koyacağı çözümü benimsemiştir. [16]

Bu kişinin vahiy yerine, bir Yahudinin İslam dışı önerilerini kabul etmesi; önerinin sahibini kutsaması ve ona ibadet etmesidir. Kur’an’a göre bu davranış bir çeşit kulluktur.

Çünkü “iman ile teslimiyet arasında” doğru orantı vardır. Müslümanlar iman ettikleri Allah’ın kanunlarının dışındaki kurallara asla ve kat’a teslim olmazlar.

[1] Yasin 36/60. Ayrıca bak: Meryem 19/44.

[2] Naziat 79/24.

[3] Şevkani, Feth’ü-l Kadir, s. 1993.

[4] Araf 7/127.

[5] Şuarâ 26/29.

[6] Müminûn 23/47

[7] Tevbe 9/31

[8]Taberî, Câmiu’l-Beyan, VI, 354; Zemahşerî, Keşşaf, II, 256; Ferra, Meâni’l-Kur’an, II, 433; İbni Kesir, Tefsiru’l-Kur’an, II, 333; Âlûsî, Ruhu’l-Meâni, V, 276; Hazin, Lübâbu’t-Te’vil, II, 259; Yazır, Hak Dini, IV, 214.

[9] Abdülaziz Mustafa Kâmil, El.Hukmü ve’t-tahkim fi hitab’i-l vahy, 1995, Mekke, c. I, s. 220

[10] Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IV, 216.

[11] Cürcani, Tarifat, s. 257; Isfahânî, Müfredat, s. 849.

[12] Furkan 25/43-44.

[13] Taberî, Câmiu’l-Beyan, III, 21, Isfahanî, Müfredat, s. 521, Kahtanî, el-Vela ve’l-Bera, s. 23.

[14] Fadlullah, Min Vahyi’l-Kur’an, V,  33.

[15] Nisa 4/60

[16] İbni Kesir, Tefsiru’l-Kur’an, I, 492; Âlûsî, Ruhu’l-Meâni, III, 65-6.

Yazan: Mehmet Sürmeli


Tags:

 
 
 

Bir yanıt yazın