İSLAM AKİDESİ İşte Budur. İman Edilmesi İstenen 6 Şey

İSLAM AKİDESİ İşte Budur. İman Edilmesi İstenen 6 Şey

İslâm Akidesi; Allah Subhenehû ve Teala’ ya, Meleklerine, Kitaplarına, Resullerine, Ahiret gününe,  ‘Kader’in ve Kaza’nın Hayır ve Şer’rinin’ Allah’tan geldiğine iman etmektir.

DELİL VE DELİL ÇEŞİTLERİ AÇISINDAN İMAN:

İman ise; Vakıaya uygun delile dayalı kesin tasdik etmek demektir. Zira tasdik, Delilsiz olursa O iman olmaz.

Delilden kaynaklanmadıkça da kesin tasdik gerçekleşmez. Eğer delil olmazsa kesinlik de olmaz.

Böyle bir durumda ise “Sadece O haber doğrulanmış olur” ki bu, iman sayılmaz.

Buna göre tasdikin kesinlik kazanabilmesi yani “iman haline gelebilmesi” için elbette bir delile dayanması gerekir.

Bu nedenle iman edilmesi istenen her şeyin tasdikinin “iman haline gelebilmesi için” delilin varlığı zorunludur.

Dolayısıyla doğru olup olmadığına bakılmaksızın “imanın oluşumunda temel şart” delilin varlığıdır.

Delil ise ya Akli olur, ya da Nakli olur.

Delilin Akli veya Nakli olup olmadığını;Kendisine iman edilmesi için hakkında kendisi ile delil getirilen “konunun vakıası” belirlemektedir.

AKLİ DELİL: Eğer konu; Duyu organları ile idrak edilerek hissedilen bir vakıa ise onun delili kesinlikle Akli delildir.

NAKLİ DELİL: Duyu organları ile idrak edilemeyen bir konunun delili ise Nakli delil’ dir.

Nakli delilin bizzat kendisini Duyu organları hissediyorsa, yani “Delil olma” özelliğini kazanmasını Hissin algılama alanında bulunmasından dolayı alıyorsa, Varlığı Akli delile dayalı ve iman etmeye elverişli Nakli bir delil sayılması gerekir.

İMAN EDİLMESİ İSTENEN 6 ŞEY:

ALLAH’A İMAN:

İslâm Akidesinin iman edilmesini istediği şeyleri bu çerçevede inceleyen kimse görür ki;

– Allah Subhenehû ve Teala ya imanın delili Akli’dir.

Çünkü Allah Subhenehû ve Teala’ ya iman konusu duyularla algılanır. Zira duyular; Varlıkların hepsini yaratan bir yaratıcının var olduğunu hisleriyle idrak eder.

– Oysa Meleklere imanın delili Nakli’ dir.

Çünkü Meleklerin varlığını duyular asla idrak edemez. Zira Melek, gerek zatıyla gerekse de ona dalalet edecek bir şeyle idrak alanının dışındadır.

KİTAPLARA İMAN:

– Kitaplara iman etmeye gelince;

İman edilmesi istenen kitap, şayet Kur’anise onun delili Akli delildir.

Çünkü Kur’an, duyularla hissedile bilmektedir.Nitekim onun “Mucizeliği” de asırlar boyu duyularla idrak edile gelmiştir.

– Fakat iman edilmesi istenen kitaplar, Kur’an’ın dışındaki Tevrat, İncil ve Zebur gibi, Nakli delile dayanan kitaplar ise durum farklıdır.

Çünkü bu kitapların Allah Subhenehû ve Teala dan geldiği“ Her asırda” idrak edilememiştir.

Sadece O kitapları getiren Resullerin döneminde Allah Subhenehû ve Teala dan geldiği, Rasullere verilen Mucizelerle idrak edilebilmiştir.

Nitekim bu Mucizeler kendilerine gelen Rasullerin yaşadıkları dönemin bitmesiyle sona ermiştir.

Dolayısıyla, O Rasullerle birlikte yaşayan insanlardan sonra gelenler tarafından Asla idrak edilemeyen bu kitapların, Allah Subhenehû ve Teala tarafından gönderildiği, O Rasullere indirildiğine dair haberlerin bizlere Nakli ile bilinmektedir.

Bu kitapların “Her asırda” Allah Subhenehû ve Teala’ nın kelamı olduğunu “Aklen idrak etmemize” imkân verecek o Mucizeleri hissen idrak edemediğimizden dolayı delil Akli delil değil Nakli delildir.

RASULLERE İMAN:

–  Bütün Rasullere iman için de aynı şey söz konusudur.

Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem’ in bir şey ile geldiğini yani Kur’an ile geldiğini idrak edebileceğimiz için Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellemin Allah Subhenehû ve Teala’ nın Rasulü olduğunun delili ise Akli’dir.

Her asırda ve her nesilde bu böyledir.

–  Fakat Diğer Rasullerin, Rasullüğüne imanın delili Nakli delildir.

Çünkü O Rasullerin Rasul olduğunun delili, Onlara Allah Subhenehû ve Teala tarafından verilen Mucizelerdir.

Bu Mucizeleri ise Onların yaşadığı zaman dilimi dışındakiler his ve idrak edememektedir.

Onlardan sonra şu ana kadar gelenler ve kıyamete kadar gelecek olanlar da yine diğer Rasullerin mucizelerini hissedemezler.

Onların Resullükleri,hissedilen bir delille sabit değildir.

Dolayısıyla onların Rasul olduklarının delili, Akli delil değil Nakli delildir.

Fakat Efendimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem in Rasullüğünün Mucizesi ise, hali hazırda da hissedilebilen Kur’an’dır. Dolayısıyla Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem‘ in Rasullüğünün delili Akli delildir.

AHİRET GÜNÜNE İMAN:

–  Ahiret gününe imanın delili ise Nakli delildir.

Çünkü kıyamet günü hissedilememektedir. Onun varlığına delalet eden hissedilebilecek bir şey de yoktur. Akli bir delil bulunmadığı için de Ahiret gününün delili naklidir.

KADER’E YADA KAZA’ YA İMAN:

 – “Kader” yada “Kaza” hususuna İman’ın delili ise Akli delildir.

“Kaza” hususu şu iki konu ile alakalıdır:

Birinci konu; Varlık nizamının gerektirdiği konudur ki bunun delili Akli delildir. Çünkü o, Yaratıcı ile alakalıdır.

İkinci konu ise; Bizzat İnsanın kendisinden kaynaklanan veya Cebren insan üzerinde gerçekleşen insanın fiilidir. Bu ise yine hislerle idrak edilebilen yani hissedilebilen bir şey olup delili de Akli delildir.

“Kader” hususu ise; İnsanın ortaya çıkardığı ve kullandığı, Ateşin yakması, Bıçağın kesmesi gibi Eşyada bulunan özelliklerdir.

Bu özellikler ise duyuların idrak edebildiği hissedilebilir şeylerdir. Öyleyse “Kader” hususunun delili de Akli delildir.

Buraya kadar olan açıklamalar İslam Akidesine ait “Delillerin Çeşidi” açısından yapılan açıklamalardır.

İMAN EDİLMESİ İSTENEN 6 ŞEYİN DELİLLERİ:

Şimdi bunların “Her Birinin Delillerini” açıklamaya gelelim:

ALLAH’A İMAN’IN DELİLLERİ:

Allah Subhenehû ve Teala’ nın Varlığının Delili her Şey’de vardır. Hissedilebilen tüm Şey’lerin varlığı kesindir. (NOT: Arapça’da Şey lafzı; Tekil nesne için, Eşya ise; Çoğul nesne için kullanılır)

Aynı zamanda bunların bir başka Şey’e muhtaç olması da yine kesin bir Şey’dir.

Eşyanın bir yaratıcı tarafından yaratılmış olması da kesindir. Çünkü bunların muhtaç olması, onların “Yaratılmış Olduğu” anlamına gelir.

Zira onların “Muhtaç Oluşları”, Ezeli olmadıklarına yani “Bir başlangıçlarının olduğuna” delalet eder.

Burada asla şöyle bir tez ileri sürülemez:

“Şey, bir başka Şey’e muhtaçtır, O Şey’in dışındakilere muhtaç değildir. Şey’ler birbirini tamamlamaktadır, Dolayısıyla da Şey’lerin tamamı muhtaç değildir”  

Böyle söylenemez. Çünkü Delil; Kalem, İbrik, Kâğıt gibi belirli Şey’ler hakkındadır.

Dolayısıyla Delil, bu Kalem, İbrik veya Kâğıt gibi Şey’lerin bir yaratıcı tarafından yaratılmış olduklarına dair olmaktadır.

Buradan da açığa çıkmaktadır ki “Kendisine muhtaç olana bakılmaksızın” bu Şey, bizzat kendi varlığı itibari ile başkasına muhtaçtır.

Şey’in muhtaç olduğu bu başka varlığın, Şey’in dışında bir varlık olduğu his/duyu organları yoluyla kesinlikle gözlemlenmektedir.

Bir Şey’in kendisinin dışında başka bir Şey’e muhtaç olması, Onun da ezeli olmadığını yani başlangıcının bulunduğunu dolayısıyla da yaratılmış olduğunu gösterir.

Yine burada şöyle bir tez de ileri sürülmez:

 “Şey, maddedir. Sonuçta da maddenin dışında bir Şey’e değil, Maddeye muhtaçtır. Kendi kendine muhtaç olmasından dolayı da muhtaç değildir.”   

Böyle söylenemez, çünkü bir Şey’in madde oluşu ve bir başka Maddeye muhtaç olduğu kabul edilse bile bu madde de kendisine değil, bir başka Maddeye muhtaçtır.

Zira bir Madde, asla kendiliğinden bir başka Maddenin ihtiyacını karşılamaya güç yetiremez.

Onun, bir başka Maddenin ihtiyacını karşılayabilmesi için Maddenin dışında bir Şey’in varlığı şarttır.

Madde kendisine değil, kendi dışında bir başka Şey’e muhtaçtır. Mesela Su, buhara dönüşebilmek için sıcaklığa muhtaçtır.

Sıcaklığın da, Su gibi Madde olduğunu kabul etsek dahi, Sıcaklığın varlığı, suyun dönüşüme uğraması için asla yeterli değildir.

Suyun buhar haline gelebilmesi için de Sıcaklığın belirli bir seviyede olması gerekir.

İşte bir Madde olan suyun muhtaç olduğu Şey, “Isının Belirli Bir Oranı” dır. Bu oran ise Suyun ve Isının dışında yani Maddenin dışında biri tarafından tespit edilmektedir.

Madde bu orana boyun eğmeye zorlanmıştır.

Bundan dolayı Madde, Maddenin dışında “Belirli bir ısı derecesini tayin edene”, yani Maddenin dışındakine muhtaçtır.

Dolayısıyla da Maddenin, Madde dışında bir varlığa yani Maddeyi yaratan bir yaratıcıya muhtaç oluşu kesindir, şüphesizdir.

Böylece hissedilen ve idrak edilen bütün Şey’lerin, mutlaka bir yaratıcı tarafından yaratıldığı ortaya çıkmaktadır.

Yaratıcının “Ezeli” olması yani “Başlangıcının olmaması” gerekir. Ezeli olmazsa yaratıcı olmaz yaratılmış olur.

Yaratıcı olması ise, kesinlikle Ezeli olmasını gerektirir. Yaratıcı kesinlikle ezelidir. Başlangıcı yoktur.

Yaratıcı “olabileceği zannedilen” Şey’ler ortaya konulduğunda ya Maddenin, ya Tabiatın, ya da Allah-u Teâla’nın yaratıcı olduğu ortaya çıkacaktır.

Maddenin bir Yaratıcı Olması, yukarıda sunduğumuz sebeplerden dolayı batıldır, asla mümkün değildir.

Maddenin, bir halden bir başka hale dönüşebilmesi için, Maddeye belirli bir oranı tayin edene ihtiyacı vardır ve dolayısıyla “Madde asla ezeli” değildir. Ezeli olmayan ise yaratıcı olamaz.

Tabiatın Yaratıcı Olması da batıldır.

Çünkü Doğa; Şey’ler ile “Bunları düzenleyen” bir Nizamın toplamıdır ve Kâinatta bulunan her Şey’de bu Nizama uygun olarak hareket eder, yürür.

Bu düzenleme ise, adeta otomatik olarak yalnızca bizatihi Düzenin kendisinden gelmez. Çünkü bir “Düzenleyici” olmadan asla o Düzen de olmaz.

Yine bu Düzenleme, asla Şey’ lerin kendisinden de meydana gelmemiştir. Çünkü Şey’ lerin varlığı, Otomatik veya zorunlu olarak Nizamı oluşturmaz.

Tüm Şey’leri düzenleyecek bir “Düzenleyici” bulunmaksızın kendi kendilerine de bir “Düzen” kuramazlar.

Ayrıca bir Düzen,Şey’ ler ile Nizamların toplamından da meydana gelmez.

Çünkü Düzenleme; Nizam ve Şey’ lerin kendisine boyun eğeceği ”Özel bir Durum” bulunduğunda ortaya çıkar.

Şey’lerle beraber Nizama ait bu “Özel Durum”onları Düzenlemeyi meydana getirir.

“Özel Durum”,Şey’ ler ve Nizam üzerinde egemen olan bir durumdur. Düzenleme ancak bu “Özel Duruma” göre gerçekleşir.

Şey’lerin ve Nizamın dışında zorla uygulanan bu “Özel Durum” ise; ne Nizamdan, ne Şey’lerden ne de Bunların toplamından meydana gelmez.

Öyleyse bu Düzenleme bunların dışındadır.

Tabiatın kendiliğinden hareket edemeyip “Kendisi dışından Zorla konulan ‘Özel Durumlara’ göre” hareket edebilmesi;Tabiatın da bir başkasına muhtaç olduğunu ve bir başlangıcının bulunduğunu bize ifade eder.

Ezeli olmaması yani Bir başlangıcının bulunması ise, Tabiatın asla bir ”Yaratıcı” olmadığını bize bariz bir şekilde gösterir.

Öyleyse yaratıcı; Kesinlikle Ezeli olmalı ve “Başlangıcının Olması” sıfatıyla nitelenmelidir ki bu da Allah Sübhanehu ve Teâla’dır.

Öyleyse Allah Subhenehû ve Teala’ nın varlığı duyu organları yani his yoluyla idrak edilebilen bir iştir.

Çünkü hislerle idrak edilen şeylerin muhtaç oluşları ezeli bir varlığın ve bunları yaratan bir  yaratıcının gerekliliğine delalet eder.

İnsan; bakışlarını Allah Subhenehû ve Teala nın yarattıklarına çevirdiğinde, kâinata şöyle bir baktığında, zaman ve mekânı tam anlamıyla kavramaya çalıştığında, hareket halindeki bu âlemlere oranla, kendisinin aslında gerçekten zerre kadar küçücük bir şey kaldığını görür.

Yine insan, çok sayıdaki bu âlemlerin hepsinin belirli yörüngelere, sabit kurallar ve kanunlara göre hareket ettiğini görür.

İşte böylesi bir idrak ile yaratıcının varlığını, vahdaniyetini tamamen kavrar. O’nun gücünü, büyüklüğünü, azametini açıkça görür.

Gece ve Gündüzün birbirini takip edişini, Rüzgârların esmesini, Denizlerin, Nehirlerin ve Gezegenlerin, Yıldızların varlığını görerek idrak eden insan için bunlar ancak Allah Subhenehû ve Teala’ nın Varlığına, Birliğine ve Kudretine delalet eden apaçık akli delillerdir.

Allah-u Teâla Kur’an da bu durumu ayetlerle şöyle ifade etmektedir:

“Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, Gece ve gündüzün birbiri ardınca gelişinde, İnsanlara faydalı şeylerle denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, Her türlü canlıyı orada yaymasında, Rüzgârları ve gökle yer arasında emre hazır bekleyen Bulutları döndürmesinde elbette akleden bir toplum için ayetler (pek çok deliller) vardır.” (1)

“Onlar hiç bir şey olmaksızın mı yaratıldılar, Yoksa kendileri midir yaratanları? Yoksa gökleri ve yeri mi yarattılar? Hayır, onlar iyi bilmiyorlar.” (2)

Allah SubhenehûveTeala’ nın varlığını idrak eden Akıldır ve iman da Akıl yoluyla olur.

Onun için İslâm, iman konusunda Aklı kullanmayı farz kıldı ve Aklı Allah Sübhanehu ve Teâla’ nın“Varlığına İmanda” hakem kıldı.

Bu nedenle Allah Subhenehû ve Teala nın varlığına delil, Akli delildir.

Dünyanın ve Maddenin ezeli ve ebedi olduğunu yani başlangıcının ve sonunun bulunmadığını“ İddia edenler” ise şöyle diyorlar:

“Evren başkasına muhtaç değildir, Bilakis Evren, kendi kendine yeter. Çünkü dünyada var olan Şey’ler Maddenin sayısız şekillerinden ibarettir.

Dolayısıyla bunların hepsi Maddedir. Birbirine muhtaç olması ise Maddenin de muhtaç olduğu anlamına gelmez.

Çünkü bir Şey’in kendisine muhtaç olması, Onun muhtaç olduğunu göstermez. Zira Madde kendi kendine yeterli olduğu için başkasına muhtaç değildir.

Bu nedenle de Madde ezelidir, Onun bir başlangıcı yoktur. Çünkü Madde, yani Evren kendi kendine yeterli olmasından dolayı ezelidir, Sonsuzdur ve Asla başkasına da muhtaç değildir.”

Böyle bir iddiaya şu iki açıdan cevap verilir:

1. Dünyada var olan şey’ler, ister ayrı ayrı olsunlar isterse hep bir arada bulunsunlar yoktan var etme, yaratma gücüne sahip değillerdir.

Yoktan var etmekten ve yaratmaktan aciz olan tek bir şey’i, Dışındaki şey’ler, bir veya birçok yönden tamamlasalar, Eksiğini giderseler dahi hem o, hem de onun dışındakiler hep birlikte “yaratmaktan ve yoktan var etmekten” acizdirler.

Yoktan var etmekten ve yaratmaktan aciz oluşu ise apaçık ortadadır. Bu ise onun ezeli olmadığını ifade eder.

Çünkü ezeli olanda, yani “bir başlangıcı olmayanda” Acizlik sıfatının bulunmaması, tam tersine yoktan var etme, “Yaratma gücünün bulunması” gerekir.

Sonradan ortaya çıkan şey’lerin hepsi ona dayanmalı ki ezeli olabilsin. Bu nedenle kâinat; “yaratmaktan ve yoktan var etmekten” aciz olduğu için “ne ezeli olabilir ne de ebedi” olabilir.

Bir şey’in “yoktan var etme gücüne sahip olmaktan yoksun olması” Onun ezeli olmadığının kesin delilidir.

2. Başkası tarafından ihtiyacı karşılanıncaya kadar, aşmaya güç yetiremediği belli bir orana (kurala, yasaya) gereksinim duyması bir şeyin muhtaç oluşundandır.

Bu ifadeyi şu şekilde açıklamak mümkündür:

A, B’ye ve B de C’ye muhtaç ise dolayısıyla A da C’ye muhtaçtır değil mi? Bu muhtaçlık silsile halinde böylece devam eder.

Birinin bir başkasına muhtaç olması,Onlardan her birinin ezeli olmadığının delilidir.

Birbirini tamamlaması veya birinin diğerinin ihtiyacını gidermesi mutlak değil belirli bir oranla sınırlıdır.

Yani belirli bir tertibe, düzenlemeye göre olur.

Tamamlama işlemi ancak bu düzenlemeye göre olur veya Madde, bu düzenleme dışına çıkmaktan aciz kalır, asla düzenleme dışına çıkamaz.

Böylece tamamlanan bir Şey, kendi kendini tamamlayamaz. İhtiyacını tek başına karşılayamaz.

İhtiyacını ancak, kendisi dışında tespit edilmiş olana boyun eğmek zorunda bırakıldığı düzenlemeye göre giderebilir.

Dolayısıyla da hem tamamlanan hem de tamamlayanın her ikisi de ihtiyacı karşılanıncaya kadar belirli “Düzenlemeyi Yapana” muhtaçtırlar.

Bu düzenlemeye aykırı hareket edemezler.

Bu düzenleme dışında da ihtiyaç karşılanamaz.

Bu nedenle düzenlemeye uymak mecburiyetinde olan, Onu ortaya koyana muhtaçtır.

Böylece eşyaların tamamı birbirlerini tamamlasalar dahi kendileri dışındaki bir varlığa muhtaç olmaktan kurtulamazlar.

Yani Şey’ler belirli düzenlemeyi yapıp, O düzene boyun eğmeye zorlayana muhtaçtırlar.

Örneğin; bir suyun buza dönüşebilmesi için belirli bir ısı derecesine gereksinim vardır.

Burada ise iddia sahipleri şöyle diyorlar:

“Su, ısı ve buz birer Maddedirler. Maddenin bir halden bir başka hale dönüşmesinde ihtiyaç yine Maddeyedir. Sonuçta Madde başkasına değil yine kendisine muhtaç olmaktadır.”

Oysa gerçek böyle değildir.

Su, buhar haline gelirken sadece ısıya değil, belirli bir derecedeki ısıya muhtaçtır.

Isı bir Şey’dir. Ancak belirli bir dereceye ulaştığında etki etmesi ise daha başka bir iştir.

Bu ise ısıdan çok daha başka bir Şey’dir. Isının etkileyebilmesi, Suyun da etkilenebilmesi için, Isıya zorla uygulanan oran, Otomatik olarak “Su” dan ileri gelmemektedir.

Yoksa Su, istediği şekilde etkilenebilirdi.

Bu oran Isıdan da kaynaklanmamaktadır. Öyle olsaydı bu sefer de Isı, dilediği gibi etkileyebilirdi.

Kısacası oran, Maddenin kendisinden kaynaklanmamaktadır. Aksi takdirde Madde, dilediği gibi etkileme ve etkilenme gücüne sahip olurdu.

Bu oran, elbette ki Maddenin dışında belirlenmektedir. Bu durumda da Madde; Madde üzerinde etki bırakacak ve Madde için belirli oranı tespit edecek olana muhtaç olmuş olur.

Bu oran, Madde dışında bir varlık tarafından tayin edilmektedir. Dolayısıyla Madde başkasına muhtaçtır.

Öyleyse Madde ezeli değildir.

Çünkü başlangıcı ve sonu olmayan demek; başkasına muhtaç olmayan, bütün Şey’lerin kendisine muhtaç olduğu varlık demektir.

Maddenin başkasına muhtaç olması, Maddenin ezeli olmadığının da kesin delilidir.

Öyleyse Madde yaratılmıştır.

Kâinata şöyle bir göz atan insan, Tüm Şey’ lerin -ister bir yer işgal etsin isterse enerji gibi bir yer işgal etmesin- yoktan var edilmesinin, ancak duyu organları ile algılanabilen, hissedilebilen şeyler arasında belirli bir düzenlemenin bulunması ile tamamlanabileceğini açıkça kavramaktadır.

Dolayısıyla bu kâinatta “Şey’ler tarafından” yoktan var edilen bir nesne yoktur.

Ve yine belirli bir orana boyun eğmeden Şey’ler tarafından icat etmek de yoktur.

Yani bu kâinatta tüm Şey’ler tarafından yoktan var edilen Oransız ve Düzensiz olarak yaratılmış hiç bir Şey yoktur.

Bu nedenle de kâinatta var olan ve var edilen bütün Şey’ler başlangıçsız ve sonsuz değildir.

Var olan Şey’lere gelince;

Onların hissedilen ve idrak edilen Şey’lerden oluştuğu gayet açıktır. Ve yine bu var olan Şey’lerin kendi iradeleri dışında kendilerine uygulanan belli Oranlara boyun eğdikleri de apaçık ortadadır.

Kâinatta var edilen Şey’lere gelince;

Onların da yoktan var etmekten aciz oldukları ortadadır. Bu apaçık bellidir. Çünkü bunlar da kendi iradesi dışında kendisine uygulanan belirli düzenlemeye boyun eğmektedirler.

Bu düzenleme, asla kendi isteği ile olmamaktadır. Eğer kendi isteği ile olmuş olsaydı düzenlemeyi terk etmeye ve ona boyun eğmemeye kadir olurdu.

Bu düzenleme onun dışındadır.

Kâinatta duyu organları ile algılanabilen Şey’lerin acizliği yani kâinatın da yoktan var etmekten aciz kalışı kendi dışından gelen belli bir düzenlemeye boyun eğişi, Kâinatın başlangıçsız ve sonsuz olmadığı,“Başlangıcı ve sonu olmayanın bir yaratığı, bir mahluku” olduğunun açık delilidir.

Yaratmanın; Ölçü verme ve Ölçüye göre şekillendirme anlamına geldiğini söyleyip de “Yoktan var eden bir yaratıcının” varlığını inkâr edenlere gelince:

Onların bu sözleri; “Duyu organlarıyla algılanabilen Şey’ler ve bunlar üzerine iradeleri dışında ortaya konulan belirli düzenlemelerin, her ikisinin de yaratıcı olduğu..” anlamına gelmektedir.

Çünkü Ölçü verme ve Ölçüye göre şekillendirme,Duyu organlarıyla algılanabilen Şey’lerin ve bu Şey’in dışından meydana gelen belirli bir düzenlemenin bulunması ile” ancak mümkün olabilir.

Yaratmanın Ölçme ve verilen Ölçüye göre şekillendirme anlamına geldiğini söyleyenlerin bu sözü kesinlikle batıldır.

Evet bu söz batıldır, çünkü “Belirli Düzenleme” ne o Şey’lerden ne de kendisindendir.

Bu düzenleme, Duyu organlarıyla idrak edilebilen Şey’lerin dışında, Duyu organlarıyla doğrudan doğruya algılanamayan bir varlık tarafından konulmuştur.

Böylece Ölçmenin ve Verilen ölçüye göre şekillendirmenin bir yaratıcı olamayacağı açığa çıkar.

Çünkü yaratmanın bu şekilde tanımlanması kesinlikle mümkün değildir.

Yaratma olayının olabilmesi için Duyu organlarıyla algılanabilen Şey’lere, belli bir düzenlemeyi koyan, Ancak doğrudan doğruya Duyu organlarıyla algılanamayan bir şeyin bulunmasını gerektirir.

Böylece Ölçmenin ve Verilen ölçüye göre şekillendirmenin, Asla yaratmak olmadığı ve yalnızca da Onunla, mutlak anlamda yaratmanın yani yoktan yaratmanın tamamlanamayacağı görülmektedir.

Yaratıcı, Duyu organlarıyla algılanabilen şeyleri yoktan var edemezse zaten O yaratıcı olamaz.

Çünkü o zaman yaratıcı, sadece kendi iradesiyle yaratmaktan aciz olmuş ve yaratacağı şeyle birlikte bir şeye boyun eğmek mecburiyetinde kalmıştır.

Bu nedenle O, hem acizdir hem de ezeli değildir. Çünkü kendi kendine yaratmaktan aciz kalarak başkasına muhtaç olmuştur.

Aciz ve muhtaç olan ise ezeli olamaz.

Üstelik yaratıcı demek, yoktan var eden demektir. Yaratıcı olması demek,yaratıcının O Şey’lere değil, bilakis O Şey’lerin yalnızca O’na dayanması, Ona muhtaç olması demektir.

Eğer yaratıcı; Şey’leri yoktan var etmekten ve Şey’ler bulunmadan yaratmaktan aciz kalırsa, yaratma hususunda kendisi O Şey’lere muhtaç olur, O Şey’ler kendisine muhtaç olmaz.

Bu ise; Onun tek başına yaratıcı olmaması bu nedenle de yaratıcı olamaması demektir.

Yaratıcının “yaratıcı sıfatını” kazanabilmesi için tüm Şey’leri yoktan var edebilmesi, kudret ve irade / dilediği gibi hareket edebilme özelliğine ve bütün Şey’lerin yalnızca kendisine dayanması özelliğine sahip olması gerekir.

Bu nedenle icat etme işleminde “yoktan var etme” olmalı ki yaratmak olsun. İcat edenin de yaratıcı olması için elbette ki “yoktan icat edebilmesi” gerekir.

MELEKLERE İMANIN DELİLİ:

Meleklere imanın delili ise Naklidir.

Allah-u Teâla ayeti kerimelerde şöyle buyurmaktadır:  

“Allah, adaleti ayakta tutarak şehadet etti ki; gerçekten O’ndan başka ilah yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de buna şahadet ettiler…” (3)

“Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz “birr” (içtenlikle yapılan iyilik) değildir. Lakin “birr” Allah’a ve Ahiret gününe, Meleklere, Kitaplara ve Rasullere iman etmektir…” (4)

“Müminlerin hepsi Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına ve Rasullerine inandılar.” (5)

“Kim Allah’ı, Meleklerini, Kitaplarını, Resullerini ve Ahiret gününü inkâr ederse uzak bir sapıklığa düşmüş olur.” (6)

 KİTAPLARA İMANIN DELİLİ: 

Kitaplara imanın delili ise, Kur’an-ı Kerim ve diğer semavi kitaplara göre değişir.

Kur’an’ın Allah Subhenehû ve Teala nın kelamı olduğu ve Allah Subhenehû ve Teala tarafından gönderildiğinin delili Aklidir.

Çünkü Kur’an, duyu organlarıyla algılana bilmekte ve akıl da onun Allah’tan geldiğini idrak edebilmektedir.

Kur’an’ın kelimeleri ve cümleleri Arapçadır.

Araplar, Arapça konuştular, Arapçayı şiirde ve şiir dışında nesrin her çeşidinde kullandılar.

Tüm Sözleri hem kitaplarda yazılıdır, Hem de asırlar boyu “Nesilden nesile ezber yoluyla” aktarılarak günümüze ulaşmıştır.

Buna göre Kur’an, ya belağatlı bir Arabın da söyleyebileceği tarzda bir sözdür, ya da Arabın dışında birisinin söylemiş olabileceği farklı bir tarzda söylenmiş bir sözdür.

Bu durumda ise Arapça olmasından dolayı Kur’an, ya benzerini Arapların da söyleyebildiği bir sözdür ya da Arapların benzerini kullanmaktan aciz kaldığı bir sözdür.

Eğer Araplar Kur’an’ın benzeri bir söz söyleyebilirlerse onun benzerini de getirebilirler.

Dolayısıyla da bu söz beşer sözü olur.

Dönemin Arapları, Arapçayı fesahatı ve belağatı ile en güzel kullananları olduğu halde Kur’an’ın benzerini getirmekten aciz kaldıklarına göre Kur’an’ın beşer sözü olması da mümkün değildir.

Kur’an’ı ve Arap dilini inceleyenler Kur’an’ın o güne kadar Arapların hiç kullanmadıkları çok özel bir üslûpta olduğunu,

Kur’an indirilmeden önce ve sonra bile kesinlikle böyle bir üslûbun kullanılmadığını hatta ve hatta hiç kimsenin onu taklit edemediğini ve onun üslubu ile söz söyleyemediklerini görür.

Arapların bu sözü söyleyememeleri ise Kur’an’ın Arapların dışında başkasının sözü olduğuna bir delildir.

Kur’an’ın bütün Araplara meydan okumasına rağmen, Arapların, Kur’an’ın benzerini getirmekten aciz kaldıkları şüphesiz ve kesin bir şekilde tevatüren sabittir.

Allah-u Teâla onlara şöyle diyor:

“Şayet Siz, kulumuza indirdiğimizden şüphe ediyorsanız Haydi ona benzer bir sure de siz getirin. Allah’tan başka şahitlerinizi de çağırın. Eğer sadıklardan iseniz.” (7)

“Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki: Sadıklardan iseniz onun benzeri bir sure getirin ve Allah’tan başka çağırabileceğinizi çağırın.” (8)

“Yoksa onu kendisi uydurdu mu diyorlar. De ki: Eğer doğru söylüyorsanız haydi onun surelerine benzer uydurma on sure getirin, Allah’tan başka çağırabileceğinizi çağırın.” (9)

“De ki; insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek için toplansalar, Birbirlerine yardımcı da olsalar, yine de onun bir benzerini getiremezler.” (10)

Kur’an’ın böyle apaçık meydan okumasına rağmen onlar, Kur’an’ın bir benzerini getiremediklerine göre, Kur’an’ın Allah Subhenehû ve Teala katından geldiği ve Allah Subhenehû ve Teala nın kelamı olduğu da sabittir.

Arap olmayanların Kur’an’ı söylemiş olmaları da imkânsızdır. Çünkü Arapça olduğu halde Araplar onun benzerini getirememişlerdir.

Muhammed, Arap ve Araplardan birisi olduğu için Kur’an’ın Muhammed’in sözü olduğu da söylenemez.

Arap kavminin acizliği delille ispatlandığına göre Arap kavminden birisi olan Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem’ in de yetersiz kalacağı kesindir.

Her insanın, sözlerin ve cümlelerin anlatımında kullandığı üslup, yaşadığı dönemde bilinen şeylere veya öncekilerden kendisine aktarılanlara boyun eğer.

İnsan, ifadeleri ve anlatım tarzını ancak, yeni hayalleri veya yepyeni manaları ifade ederken yenileyebilir.

Daha önce hissetmediği bir şeyi konuşması ise hayaldir.

Oysa Kur’an’ın kelimeleri ve cümleleri, cümleleri ifade tarzı, Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’ in asrında da ondan önceki Arapların döneminde de hiç bilinmemekteydi.

Bu nedenle bir beşerin daha önce hiç hissetmediği bir şeyi konuşması hayaldir.

Çünkü böyle bir şey aklen de imkânsızdır.

Dolayısıyla daha önce asla hissetmediği bir şey olan, lafızları ve cümleleri ile Kur’anî ifade tarzının Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellemden kaynaklanması da imkânsızdır.

Öyleyse Kur’an, Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellemin Allah Subhenehû ve Teala katından getirdiği Allah Subhenehû ve Teala nın kelamıdır.

Kur’an’ın Allah Subhenehû ve Tealadan başkasının kelamı olmadığı, Kur’an’ın indiği dönemde de çağımızda da aklen sabittir.

Çünkü insanoğlunun benzerini getirmekten aciz kalış mucizesi halen daha geçerlidir.

Ve bu mucizeyi şu anda bile bütün dünya hissen idrak etmektedir.

Netice olarak Kur’an, tamamı Arapça bir kitap olduğu için ya Araplardandır, ya Muhammed  Sallallahu Aleyhi Vesellem dendir, ya da Allah Subhenehû ve Teala dandır.

Bu üç yerin dışında başka bir yerden olması imkânsızdır.

– Kur’an’ın Araplardan gelmiş olması gerçeğe aykırıdır. Çünkü Araplar onun bir benzerini getirmekten aciz kaldılar ve bu yetersizliklerini de kabul ettiler.

Onların Kur’an’ın bir benzerinin getirmekten aciz kalışları bugün de geçerlidir.

Bu ise Kur’an’ın Araplardan olmadığına delalet eder. Öyleyse Kur’an, ya Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem dendir, ya da Allah Subhenehû ve Teala dandır.

– Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellemden olması da gerçeğe aykırıdır. Çünkü her ne kadar dâhi olarak görülse de Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem de bir Araptır. 

“Dahi kimsenin de” asrının seviyesindeki insanları aşması mümkün değildir.

Araplar onun benzerini getirmekten aciz kaldılarsa Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem de aciz sayılır.

Çünkü Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem de onlardan biridir. Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem’ den Tavatüren rivayet edilen: 

“Kim kasten bana yalan isnad ederse (benim söylemediğim bir şeyi, benim söylediğimi iddia ederse) Cehennemdeki yerini hazırlasın.” (11)

Hadisi ile Kur’an’ın ayetleri karşılaştırıldığı zaman bu iki ifade arasında hiç bir benzerliğin olmadığı görülür.

Bu ise Kur’an’ın Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem in sözü olmadığının, Allah Subhenehû ve Teala’ nın kelamı olduğunun delilidir.

Dünyadaki bütün şair, yazar, filozof ve düşünürlerin üslupları başlangıçta zayıftır.

Güçlerinin zirvesine doğru ilerlediklerinde ise üsluplarında da yükselme görülür.

Bu nedenle güçlü ve zayıf olmalarına göre üsluplar değişir. Ayrıca bazı düşüncelerinde zayıflık, sözlerinde zayıf ve bozuk anlatımlar bulunur.

Hâlbuki Kur’an’ın ilk ayeti olan;  

“Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (12) ayeti ile Kur’an’ın son ayeti olan;

“Ey iman edenler, Allah’tan korkun. Eğer Mü’minler iseniz faizden kalanı bırakın.” (13)

Ayeti belağatı, fesahatı, düşüncelerinin yüksekliği ve anlatım gücü ile üslûbunun zirvesindedir.

Onda bir tane dahi bozuk ifade, zayıf veya düşük fikir bulunmaz. O, tek parçadır.

Toptan ve detaylı olarak üslûbunun tek cümle gibi olması, anlatımları ve manaları değişikliğe uğrayabilen beşer sözü olmadığının delilidir.

Kur’an ancak Âlemlerin Rabbi’nin kelamıdır.

İslâm’ın iman edilmesini istediği semavi kitaplardan Kur’an’ın durumu budur.

Fakat geri kalan semavi kitapların delili akli değil naklidir. Allah-u Teâla ayeti kerimelerde şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler, Allah’a, Rasulüne, indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği kitaba inanın…” (14)

“Lakin birr (içtenlikle yapılan iyilik); Allah’a, Ahiret gününe, Meleklere, Kitaplara, Rasullere iman eden…” (15)

“Sana kendinden önceki Kitapları doğrulayıcı ve onlara egemen (Onları geçersiz kılıcı) olarak Kitabı hak ile indirdik…” (16)

“Bu indirdiğimiz, kendinden öncekileri doğrulayan kitaptır…” (17)

“Bu Kur’an Allah’tan başkası tarafından uydurulmuş değildir. Kendisinden önce gelen kitapları tasdik eder.” (18)

RASULLERE İMAN’ nın deliline gelince:

Efendimiz Muhammed’e Sallallahu Aleyhi Vesellemimanın delili ile diğer Rasullere imanın delili farklıdır.

Efendimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem’in Rasul oluşunun delili nakli değil aklidir.

Çünkü Rasul olduğunu iddia eden bir kimsenin, Rasul veya Nebi olduğunun delili Rasullüğüne delil olarak getirdiği mucizeler ve bu mucizelerle desteklenen Şeriatı dır.

Efendimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem’in Rasullüğünün ve risaletinin delili Kur’an’dır.

Zira Kur’an Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem‘ in beraberinde getirdiği Şeriattır. Kur’an’ın bizzat kendisi mucize olup mucizeliği halen geçerlidir.

Buna göre, Tevatür yoluyla Kur’an-ı Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem‘ in getirdiği, Allah Subhenehû ve Teala nın Şeriatı olduğu ve Allah katından geldiği kesindir.

Allah Subhenehû ve Tealanın Şeriatını ise ancak Nebiler ve Rasuller getirir. Bu da Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem’ in Allah Subhenehû ve Teala tarafından Nebi ve Rasul olduğunun akli delilidir.

Diğer Rasullerin mucizesi ise yok olup gitti.

Şu anda var olan Kitapların Allah Subhenehû ve Teala’ dan olduklarına dair aklî delil getirilmez. Çünkü bu kitapların Allah Subhenehû ve Teala’ dan geldiğini destekleyen Mucizeler şu anda yoktur.

Dolayısıyla Efendimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem’ in dışında diğer Rasullerin hiç birinin Allah Subhenehû ve Teala’ nın Nebisi ve Rasulü olduğuna dair aklî delil getirilmez.

Onların Risaletleri ve Rasul oluşları ancak Nakli delille sabittir. Allah-u Teâla şöyle buyurmaktadır:

“Rasul de, iman edenler de ona (Rasul’e) indirilene inandı. Hepsi de Allah’a, Meleklerine, Kitaplarına, Rasullerine iman etti…” (19)

“Biz Allah’a, bize indirilmiş olana, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilmiş olanlara, Musa’ya, İsa’ya verilenlere, Rasullere Rableri tarafından verilmiş olanlara iman ettik. Onların hiç birinin arasını diğerinden ayırmayız. Biz ona teslim olmuşlardanız deyin.” (20)

Kıyamet günü olan Ahiret gününe imanın delili ise Akli değil Nakli’dir. Çünkü kıyamet günü Aklen idrak edilemez. Allah-u Teâla şöyle demektedir:

“Mekke ve etrafındakileri uyaran mübarek kitaptır. Ahirete inananlar buna da inanırlar…” (21)

“Ahirete inanmayanların kalpleri inkâr edicidir ve Onlar büyüklük taslayanlardır.” (22)

“Ahirete inanmayanlar kötülük örneğidirler.” (23)

“Ahirete inanmayanlar, Onlar için elem verici bir azap hazırladık.” (24)

“Sur’a üfürüldüğünde, yer ile dağlar bir vuruşla birbirine çarpıldığında, İşte o gün olan olmuştur. Gök de yarılmış ve o gün bitkin bir hale gelmiştir. Melekler ise onun çevresindedirler ve o gün Rabbinin Arşı’nı, onların da üstünde sekiz tanesi yüklenir. O gün siz huzura alınırsınız. Ve hiçbir şeyiniz gizli kalmaz.” (25)

Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem ise şöyle buyurmakta:

“İman; Allah’a Meleklerine, Kitaplarına, Huzuruna varmaya, Rasullerine ve Tekrar dirilmeye inanmandır.” (26)

İşte bunlar İman edilmesi gereken ilk 5 husustur

Bunlar; Allah Subhenehû ve Teala’ ya, Meleklerine, Kitaplarına, Rasullerine, Ahiret gününe inanmaktır.

KADER’E VE KAZA’ YA İMANIN DELİLİ

Aynı zamanda “Kader” ve dahi “Kaza” hususlarına da inanmak da gerekir.

Bir kişi bu 5 şeyin tamamına ve bunlarla birlikte, “Kader” ve dahi “Kaza” hususlarına da iman etmedikçe O kişi İslâm’a “İnanmış” sayılmaz ve Ona bir “Müslüman” olarak itibar edilmez.

Çünkü Allah-u Teâla şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler! Allah’a, Rasulüne, Rasulüne indirdiği Kitaba ve daha Önce indirdiği Kitaba inanın. Kim, ‘Allah’ı Meleklerini, Kitaplarını, Rasullerini ve Ahiret gününü’ inkâr ederse şüphesiz Derin bir sapıklığa düşmüştür.” (27)

Kur’an ve Hadis bu 5 şeye Nass teşkil edecek şekilde, Her birini ismi ile belirterek, açık ve net bir şekilde delillendirerek gelmiştir.

Bu 5 husus dışında, yukarıdaki konularda anlatıldığı gibi bizzat “İsmi ve Gerçeği” açık ve net bir şekilde belirtilerek ilave bir “İman” ifadesi geçmedi.

“Delaleti ve Sübutu Kat’i” olan kesin Nasslar sadece bu 5 konu hakkında vardır.

Evet, bazı rivayetlerde mesela Cibril hadisinde “Kader” hususuna da iman ifadesi şu şekilde geçmiştir:

“Dedi ki; Kader’e ve Onun Hayrının ve Şerrinin Allah’tan geldiğine inanmandır.” (28)

Ancak bu Hadis, Haber-i Ahad bir Hadistir. (yani Sübutu Zanni’dir)

Buna ilave olarak da buradaki Kader” Lafzından kastedilen şey, Anlaşılmasında ihtilafa düşülen “Kaza ve Kader” değil, bilakis ‘Allah Subhenehû ve Teala’ nın İlmi’ ni ifade eden Kader’ dir.

Bizzat “Kaza ve Kader” böylesi tırnak içinde tek bir Lafız şeklinde isimlendirilen ve kavranmasında birçok ihtilafın söz konusu olduğuKaza ve Kader”e iman hakkında ise kesin bir Nass gelmemiştir.

Evet, “Kader” hususunun içeriğine ve “Kaza” hususunun içeriğine iman, Akidedendir ve bunlara da inanmak gerekir.

Kaza ve Kadertırnak içinde tek bir Lafız şeklinde, özellikle Sahabe döneminde kesinlikle bilinmiyor ve kullanılmıyordu.

Tırnak içinde tek bir Lafız şeklinde, “Kaza ve Kader” diye kullanıldığına dair de hiç bir sahih Nass’da geçmemiştir.

Kaza ve Kaderbirleşik ve tek manalı bir ifade ancak Tabiin döneminin başlarında meşhur olmuştur. O zamandan beri bilinmekte, konuşulmakta ve kullanılmaktadır.

Onu ortaya çıkaran ve söz konusu yapan ise “Kelamcılar”dır.

“Kelam İlmi” ortaya çıkmadan önce Asla böyle “İkisi bir arada” kullanılmıyordu.

Bizzat “Kaza ve Kader” ismi ile Hicri birinci asrın sonunda Kelamcılar dışında da hiç kimse “Kaza ve Kader” meselesini konuşmadı ve araştırmadı da.

Şer’i Deliller:

(1) Bakara: 164

(2) Tur: 35-36

(3) Ali İmran: 18

(4) Bakara: 177

(5) Bakara: 285

(6) Nisa: 136

(7) Bakara: 23

(8) Yunus: 38

(9) Hud: 13

(10) İsra: 88

(11) Buhari, İlm, 107, Edeb, 1209; Müslim, Mukaddime, 4, 5; Tirmizi, Fitne, 2183, İlm, 2583; Ebu Davud, İlm, 3166; İbniMace, Mukaddime, 30; Ahmed b. Hanbel, Müs. Aşereh, 551; Daremi, Mukaddime, 233

(12) Alak: 1

(13) Bakara: 278

(14) Nisa: 136

(15) Bakara: 177

(16) Maide: 48

(17) En’am: 92

(18) Yunus: 37

(19) Bakara: 285

(20) Bakara: 136

(21) En’am: 92

(22) Nahl: 22

(23) Nahl: 60

(24) İsra: 10

(25) Hakka: 13-18

(26) Buhari, İman, 48

(27) Nisa: 136

(28) Müslim, İman, 9; Ebu Davud, Seneh, 4075

Kaynak: İslam Şahsiyeti 1. Cilt

 


Tags:

 
 
 

Bir cevap yazın