Evet Sünnet Vahiydir ve Resulullah (sas) Hiç İctihad Yapmadı

Evet Sünnet Vahiydir ve Resulullah (sas) Hiç İctihad Yapmadı

Yazan Esad Mansur

Evet Resulullah (sav)'in sözleri, amelleri ve susması olan sünnet vahiydir. Ondan dolayı, Allahu Teâlâ şöyle buyurdu:

"İnmekte olan yıldıza and olsun ki arkadaşınız (Muhammed) hiç sapmadı ve azmadı, o hevesinden konuşmaz. O ancak vahydir ve kendisine vahy edilir, onu müthiş kuvvetli olan biri öğretti." (Necm:1-5)

Bu ayette geçen "vahy" kelimesi geneldir, sadece Kur'an'la tahsis edilmedi. Her konuştuğu vahy olur. Resul'ün konuştuğu ise sadece Kur'an değil, Hadis-i Şerif'i de vardır.

Onun için, "arkadaşınız Muhammed hiç sapmadı" dedi. Bu bir pekiştirmedir, Muhammed'in hiç sapmadığını gösterir. Ondan dolayı başka ayette şöyle buyurdu:

"De ki; ancak benim Rabbimden bana vahy edilene uymaktayım." (A'raf:203)

O zaman Resul'ün ameli vahy’dir. Çünkü vahy'den başka şeye uymaz. Başka ayette:

"De ki; sizi ancak vahy ile uyarırım." (Enbiya:45)

Resul'ün uyarması vahy ile olur. Bütün uyarıları vahy edendir. Kendisinden değildir. Uyarıları sadece ayetler değildir, hadisler de var. Orada çok uyarılar geçiyor. Böylece, Resul'ün sözü ve ameli vahy olur.

Nitekim Resul'ün, vahye muhalif olana karşı susması düşünülemez. Bu halde susması da vahy’den olur. Şu var ki; Allahû Teâlâ Resul'ün bütün getirdiğine uymamızı istedi ve bütün nehylerden vazgeçmemizi de istedi. Şöyle buyurdu:

"Resul size ne getirdiyse onu alın, size ne nehyettiyse onu bırakın." (Haşr:7)

Burada ifade geneldir. Sadece Kur'an'la tahsis edilmedi (özelleştirilmedi). O zaman bu ifade sünneti de kapsıyor. Çünkü, Resul Kur'an'la beraber sünneti getirdi. Onun için Resul'e itaat olur. Allahû Teâlâ şöyle buyurdu:

"Kim Resul'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur." (Nisa:80)

Resul'e itaat, Allah'a itaat sayılırsa, Resul'ün sözü ve ameli Allah'tan bir vahy olur. Yoksa Resul kendi hevesinden konuşursa veya hevesine ve aklına göre amel edecekse, ona itaat Allah'a itaat olarak sayılmayacaktır. Bunu pekiştiren başka ayet var:

"De ki; Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin." (Ali İmran:31)

Ayette geçen (bana uyun), Resul'ün söz olsun, amel olsun bütün emirlerine uyun demektir. Burada yalnız Kur'an'ı kasdetmiyor, Resul'ün sünnetini daha fazla kastediyor.

Allah'ı sevmek, O'nun sevgisini kazanmak ve O'nun affını da kazanmak, Resul'e uymakla gerçekleşir. Bunun manası; Resul, Allah'ın vahy ettiğine göre konuşur ve amel eder.

Resul, buna bir sözle veya bir amelle muhalefet edecekse, Allahû Teâlâ, mutlak şekilde ona uyun demeyecektir. Öyleyse, Resul'ün sünneti vahyden başka bir şey değildir. Bu ayetlerden başka bir şey anlaşılmaz…

Bu ayetler ve diğer ayetler aynı zamanda, Resul (sav)'in müçtehid olduğuna dair iddiayı çürütüyor ve o iddiayı ortadan kaldırıyor.

Çünkü, müçtehidin sözü vahy olmadığı gibi bize söylediği şey yanlış da olabilecektir. Çünkü müçtehid yanlış içtihad yapabilir.

Aynı anda, bir müçtehidin görüşüne uyabilir, onun görüşü terk de edilebilir ve başka müçtehidin görüşüne gidilebilir. Bu konu da, delilin kuvvetliliğine, bunun sağlam ve derin şekilde anlaşılmasına göre hareket edilir.

Böylece içtihad, şerî deliller için bir insanın anlayışıdır. Çünkü içtihadın manası, şerî hükümleri anlamak için zannına galibi gerçekleştirmek üzere son zihni çaba sarf etmektir.

Müçtehidin şerî delillerden çıkarttığı hüküm kesin olmaz, zanni olur. Müçtehid, bir şeyin haram veya helâl olup olmadığını anlamaya çalışır. Bir şeyi helâl kılamaz veya haram da kılamaz.

Böylece, kendisi teşri edici (kanun koyucu) değildir. Fakat Resul (sav) bir şeyi haram kıldığı gibi helâl de kılıyor. Yani; teşri edicidir. Çünkü Kur'an onu öyle niteledi. Allahû Teâlâ şöyle buyurdu:

"Allah'a ve Kıyamet Günü'ne inanmayanlarla, Allah'ın ve Resulü'nün haram kıldığını haram olarak kabul etmeyenlerle savaşın." (Tevbe:29)

Bu ayet Resul'ün sözleri, amelleri ve bir şeye karşı susması olan sünnetin, bir teşri kaynağı olduğunu kesin şekilde gösteriyor. Teşri ise ancak vahydir. Böylece, bu ayet sünnetin Allahû Teâlâ'dan bir vahyle geldiğini gösterir. Bundan başka bir şey anlaşılmaz.

Çünkü teşri kaynak, sadece Kur'an olsaydı, "Allah'ın ve Resulü'nün haram kıldığını…" denilmeyecekti. Sadece, "Allah'ın haram kıldığını…" denilecekti.

Bu da delâlet ediyor ki, Resul'ün haram kıldığını haram olarak kabul etmeyenlerle savaşmak gerekir. Zira Allahû Teâlâ, Resul'ün hükmünü yani verdiği emir veya söylediği şeyi kabul etmeyen kişinin mümin olmayacağını gösterdi. Şöyle buyurdu:

"Hayır, Rabbine and olsun ki aralarında çıkan ihtilaf ve sorunlarda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hüküm hakkında nefislerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (ona) tam manasıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar." (Nisa:65)

İşte Resul, müçtehid veya düşünür veyahut dahi olsaydı; O’na muhakeme olunmak ve onun verdiği hükme herhangi bir şüphe ve sıkıntıyı nefiste meydana getirmeden tam teslimiyetin gösterilmesi istenmeyecekti.

Çünkü Müslüman müçtehidin içtihadına uyarken tam teslimiyet göstermez. Sadece, galib-i zanna uyar. Diğer müçtehidlerin içtihadlarının yanlış olduğunu kabul ederken doğru olabileceği ihtimalini de düşünür.

Onun için, başka müçtehidin içtihadına da uyabilir. Fakat Resul'ün hükmünden vazgeçip diğer müçtehidin içtihadına uymak caiz değildir.

Bu nedenle, bir adam, Resul'ün hükmünü reddedip Ömer'in yanına gidip Ömer'in içtihadıyla muhakeme olmak isteyince Ömer, onun kafasını kesti. Bunun akabinde de yukarıdaki ayet nazil oldu.

Resul, Ömer'in yaptığını onayladı. Çünkü bu adam, Allah'ın vahyi olan sünneti reddetti. Kur'an, Resul'ün hükmünü reddedenleri zalim olup mümin olmadıklarını bildirdi. Allahû Teâlâ şöyle buyurdu:

"Aralarında hükmetmek için onlar Allah'a ve Resul'e çağırıldıkları zaman görürsün ki onlardan bir kısmı yüz çevirirler." (Nur:48)

Ve şöyle ekledi:

"Hak, kendilerine ait olunca buna boyun eğerek gelirler. Bunlara ne oluyor ki, kalplerinde hastalık mı var, yoksa kuşkuya mı kapıldılar? Yoksa Allah ve Resulü'nün kendilerine haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, doğrusu onlar zalim olanlardır." (Nur:49-50)

Allah'ın hükmüyle beraber Resul'ün hükmünü kabul etmeyenler yani Kur'an'la beraber sünneti kabul etmeyenler, ya kalplerinde hastalık olan ya da imanlarında şüphe bulunan yahut Allah ve Resulü'nün kendilerine zulmedeceklerinden korkan kişilerdir.

Bu üç sınıf ise asla mümin değildir.

Zira Allah ve Resulü'nün hükümlerini kabul edenler yani Kur'an ve sünnetle muhakeme olanların mümin oldukları gösterildi. Allahû Teâlâ şöyle buyurdu:

"Müminler aralarında hükmetmesi için Allah'a ve Resulü'ne çağırıldıkları zaman ancak; İşittik ve itaat ettik, derler. İşte felaha kavuşanlar bunlardır." (Nur:51)

Böylece Allahû Teâlâ, kendisine itaatı daima Resulü'ne itaatla beraber gösterir.

Allahû Teâlâ bir çok ayette Resul'e itaat ve ona uymak üzerine dururken, Resul'e itaat ve muhakeme olunmayı kendisine itaat ve muhakeme olunmaya bağlarken yaptığı böyle te'kit (takviye etme) ve pekiştirme ile Resul'den meydana gelecek her hususun vahy'den başka bir şey olmadığı anlaşılır.

Resul bir müçtehid olsaydı veya yalnız itaati vacib olan idareci olsaydı, böylece kendi hükmüyle beraber onun hükmüne uymayı gerektirmeyecekti.

Ayrıca, Resul'e itaat veya çekişme olursa Resul'e bu konu götürülmeyecekti, sadece Allah'a götürülecekti. Çünkü idarecilerle ihtilaf ettiğimiz ve çekiştiğimiz zaman Allah ve Resulü'ne bunu götürüyoruz. Allahû Teâlâ şöyle buyurdu:

"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Resulü'ne ve sizden olan ulûlemir'e (idarecilere) itaat edin, eğer bir şey hakkında çekişirseniz ve gerçekten Allah'a ve Kıyamet Günü'ne inanmışsanız onu (çekişme sebebi olan konuyu) Allah'a ve Resulü'ne götürün." (Nisa:59)

Allah (cc); Allah'a Resul'e ve bizden olan idarecilere itaatı emrederken, "çekişme olunca idarecilere götürün" demedi. "Allah'a ve Resulü'ne götürün" dedi.

Bunun manası; idareciler; teşri edici değil, sırf işleri yürütenlerdir. Ayrıca Allah'ın ve Resulü'nün hükümlerine göre işlerini yürütürler.

Çünkü çekişmeler olunca Allah'a ve Resulü'ne gideriz. Yani Kur'an ve Sünnet'e çekişme konusunu götürürüz. Bu götürme işi, Allah'a ve Kıyamet Günü'ne inanmaya dayandırıldı.

Yani Allah'a ve Resulü'ne çekişme konusunu götürmek imandandır. Ayrıca Allahû Teâlâ, Resul'e uymanın hidayete ermek olduğunu gösterdi:

"De ki, Allah'a itaat edin, Rasûl'e itaat edin, eğer yüz çevirirseniz Rasûl'e ancak kendisine yükletilen husus düşer, size de yükletilen husus (iman ve Allah'a ve Rasûlü'ne itaat) düşer. Eğer Rasûl'e itaat ederseniz hidayete erersiniz ve Rasûl’ün üzerine düşen husus ancak açık şekilde tebliğdir." (Nur:54)

İşte (Eğer Resul'e itaat ederseniz hidayete erersiniz) buyurdu. Öyleyse, ona itaat etmezsek delalete (sapıklığa) düşeriz.

Resullullah (sas) bu ayeti tasdik ederek şöyle buyurdu: "Size öyle iki şey bıraktım ki, bunlara bağlanırsanız hiç sapmazsınız, bunlar ise; Allah'ın Kitabı ve benim Sünnetimdir."

Şu var ki, Allah ve Resulü bir hüküm verirlerse müminler buna muhalefet etmeyecekleri gibi başka seçeneklerinin bulunmadığını gösterdi.

Hâlbuki Resul'ün hükmü bir içtihad olsaydı müminler başka müçtehidlerin içtihadına uyabileceklerdi. Yani başka seçenekleri de olacaktı.

Çünkü müçtehidin içtihadı bir seçenektir. O zaman Allahû Teâlâ, Resul'e o kadar itaat ve uymayı niye gerektiriyor, bunu pekiştiriyor ve kendisine itaata bağlıyor.

Halbuki müçtehid olsaydı ona isyan delalet (sapıklık) sayılmayacaktı. Belli bir müçtehidin görüşüne uymamanın sapıklık olduğunu hiç bir kimse iddia edemez. Allahû Teâlâ şöyle buyurdu:

"Allah ve Resulü bir husus için hüküm verirlerse, artık mümin erkek ve kadına o hususu kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulü'ne isyan ederse apaçık bir delalete (sapıklığa) düşmüş olur." (Ahzab:36)

Cehş'in kızı Zeynep, Harise oğlu Zeyd'le evlenmeye dair Resul'ün emrini reddetti. Kardeşi olan Cehş'in oğlu Abdullah da bu evliliğin yapılmasını reddetti yani istemedi.

Fakat bu ayet nazil olunca hemen Zeynep ve Abdullah, isteyerek Resul'ün emrine uydular. Çünkü Resul'ün emrinin Allah'tan bir vahy olduğunu anladılar.

Ayrıca bu emir, kesindi. Zira bu emir, Zeyd'i kendilerine sevdirmek veya seçtirmek için değildi. Başka ayette, Allah (cc), Resul'ün emrinden yüz çevirenlerin münâfık olduklarını bildirdi. Şöyle buyurdu:

"Onlara; Allah'ın indirdiği ve Resul'e gelin denilince münafıkların senden tam şekilde yüz çevirdiklerini görürsün." (Nisa:61)

Allah'ın indirdiği Kur'an'dır. Fakat bununla yetinmedi, onunla beraber Resul'e de çağırdı. Resul'ü temsil eden ise Sünnet'tir.

Sadece Kur'an'a uymanın gerekli olduğu anlaşılmasın diye Sünnet'e uymanın da gerekli olduğunu bildirdi. Uymayan veya bunlardan (Kur'an ve Sünnet'ten) yüz çevirenlerin münafık olduklarını bildirdi.

Böylece, İslâm'ın iki kaynağının var olduğu belirtti.

Fakat Kur'an Cebrail (as) yoluyla direkt Resul'e indirildi. Sünnet ise, bazen Cebrail yoluyla vahy ediliyordu, bazen Resul rüya görüyordu, bazen de Allah, Resulü'ne bir şey söylemeyi veya amel etmeyi ilham ediyordu.

Şu var ki; Kur'an hem söz olarak hem mana olarak Allah'tandır. Hadis-i Şerif; mana Allah'tan, fakat söz Resulullah'tandır.

Ondan dolayı, indirdiği Kur'an'la beraber Resul'e uymayı gerektirdi. Resul'ün emrine muhalefet etmekten sakındırdı. Muhalefet edenleri ise elemli bir azabla tehdit etti, şöyle buyurdu:

"Resul'ün emrine muhalefet edenler sakınsınlar ki başlarına bir belâ gelebilir veya elemli bir azaba uğrayabilirler." (Nur:63)

Rasûl, müçtehid olsaydı emrine muhalefet edilebilirdi. Çünkü başka müçtehidin görüşüne uyulabilir.

Sahabeler, bir şey hakkında itiraz ettikleri zaman, bunun vahy olup olmadığını soruyorlardı. Bu genellikle ahkâmı uygulamakla ilgili olup üsluplarda oluyordu.

Resulullah (sav), fikir beyan ediyor veya bir amelin hükmünü gösteriyordu, teşrileri gösteriyordu. Bunların uygulama metodunu da gösteriyordu. Fakat bu metodla ilgili üsluplar değişiyordu.

Üsluplar, her vakıada değişir.

Çünkü metod, düşünceyi uygulamak için sabit ve değişmeyen keyfiyettir. Onun için, metod değiştirilemez.

Allah ve Resulü, her konunun hükmünü (düşüncesini) gösteriyorlardı. Ayrıca her hükmün (düşüncenin) uygulama keyfiyetini (metodunu) da gösteriyordu.

Fakat üsluplar, metodu uygulamak için her vakıada değişebilen keyfiyettir. Sahabeler bu üslupları görünce şahsi görüşlerini aktarıyorlardı.

Fakat vahiyle bir üslup gelip gelmediğini de soruyorlardı. Bu daha ziyade savaşla, fenle ve ilimle ilgili oluyordu. Bunlardan uygun olanı seçmek gerekir. Bu konu şöyle misallerle açıklanır:

Bedir suyunun arkasında konakladılar. El-Habab b. El-Munzir adlı bir sahabe Resul'e şöyle sordu: "Bu konaklama Allah'tan bir vahiyle mi gerçekleşti? O zaman ne ileri gideriz ne de geri döneriz. Yoksa, görüş gösterme, harp sanatı ve hile kurma meselesi midir?"

Resulullah (sav); "Hayır, görüş gösterme, harp sanatı ve hile kurma meselesidir." El-Habab; "Öyleyse bu konaklama uygun değil. Suyun önüne gidip düşmanların sudan içmelerini engelleyelim."

Resulullah (sav) bu görüşü kabul etti ve uyguladı. Bu vakıa, stratejik üsluplarla ilgilidir. Burada uygun olan üslup kullanılır.

Resulullah (sav), bunu kabul edince, bizim için şer’î delildir ki, stratejik üsluplarda doğru görüş kabul edilir. Bu, şûra konusunu açıklar. Çünkü Allahû Teâlâ;

"Onlarla işlerde danış." (Ali İmran:159) buyuruyor. Fakat bu, mücmeldir; detayları açıklanmadı. Resulullah (sav), böylece bu vakıada şûranın detaylarının bir kısmını bize göstermiş oldu.

Onun için, "Resulullah (sav) önce içtihad etti, sonra bir sahabe onu düzeltti" denilemez. Burada kesinlikle içtihad yoktur. Ancak, şûrayı uygulamak vardır.

Çünkü Allah (cc), Resulü'ne; "Onlarla işlerde danış" dedi. Yine o, Hendek Vakıasında sahabeleriyle danıştı. Salman El-Farisi (ra) hendek kazmak görüşünü gösterdi. Resulullah (sav), hemen onu kabul etti ve bu işi yaptı.

Böylece, stratejik üsluplarda şûra yapılıp doğru olan görüş kabul edilir. İslâm Devleti'nde Ümmet Meclisi'nde Halife stratejik üsluplarla ilgili hususlarda üyelere danışacak, doğru görüşü kabul edecektir.

Burada çoğunluk geçerli değildir.

Hurma ağaçlarının aşılanması konusunda, Resulullah (sav)'in bu ilmi konuda görüş söyleyerek bunun yapılmasını neyh etti. Hurma ağaçları meyve vermeyince Resulullah (sav) şöyle dedi: "İşte, bu hususlar dünya işlerinizdir. Siz bunları daha iyi bilirsiniz."

Resulullah (sav), böyle yapıp söyleyince Müslümanlara bir şey öğretmek istedi. İlmi konular, insanların görüşüne bırakılır. Bunda doğru söyleyen kişinin görüşü geçerlidir. Bu bizim için bir şer’î delildir.

Buna binaen, İslâm Devleti'nde Ümmet Meclisi'nde ilmi hususlar tartışılırken, doğru görüş alınır, doğru sözü sadece bir kişi söylese bile Halife onun görüşünü kabul eder. Burada çoğunluk aranmaz.

Uhud Vakıasında, Resulullah (sav) Müslümanlara danıştı, çoğunluk Medine'nin dışına çıkıp düşmanlarla karşılaşmayı istedi.

Halbuki; Resulullah'ın görüşü Medine'de düşmanlarla karşılaşmaktı. Fakat Resulullah (sav) kendi görüşünden vazgeçip çoğunluğa uydu, hatta Müslümanlar Resulullah (sav) kendi görüşünden vazgeçip kendi görüşlerine uyduğunu görünce, kendi görüşlerinden vazgeçerek Resul'ün görüşüne uymak istediler.

Resulullah (sav), bunu kabul etmedi, onların görüşüne uyup orduyu düşmanlarla karşılaşmak için Medine'nin dışına çıkarttı, Uhud mevkiinde konakladı.

Bu hadise dikkatle incelenirse, bir içtihad konusu görülmez.

Çünkü Cihad Medine'nin içinde de olur, dışında da olur. Bu konu Müslümanlar, işlerine uygun olanı yaparlar, işin menfaatini gözetmeye çalışırlar, işin menfaati hususunda çoğunluk görüşüne uyulur.

Bu vakıada, stratejik konu veya ilmi ve fenni konu yoktur ve öyle şey tartışılmadı. İşin menfaati tartışıldı. Hangisi daha faydalı; Medine'de savaşmak mı yoksa dışında mı savaşmak?

Böylece, İslâm Devleti'nde, Ümmet Meclisi'nde Halife bir işin menfaati tartışılınca çoğunluğa uyulacak, çoğunluğun görüşü bağlayıcı olur.

Meselâ, bir yol veya bir köprü daha yapılsın mı veya yapılmasın mı? diye Meclis'te tartışılınca çoğunluk ne istiyorsa o yapılır.

Fakat çoğunluk yapılsın deyince yol ve köprüyle ilgili fenni hususlar tartışılır. İşte böylesi bir halde, çoğunluğa uyulmaz, doğru görüş aranır. İşte, Resulullah'ın o vakıada davranışı bizim için şer’î delil oldu ki, o davranışlar şûranın detaylarını açıklamaktadır.

Hudeybiye Vakıasına gelelim:

Resulullah (sav) Kureyş'le belli bir müddet için sulh (barış) yapmak istedi, bir anlaşma yaptı. Müslümanların çoğu buna itiraz ettiler.

Hatta Ömer (ra) da itiraz etti. Fakat Resulullah (sav), bunun vahyden olduğunu açıklayınca Müslümanlar sustular.

Buna göre, İslâm Devleti'nde teşri konuda yani bir şer’î hüküm benimseyip kanun haline getirme hususunda vahye tabi olunur.

Halife, bir şer’î hüküm benimseyip onu kanun haline getirmek isteyince Ümmet Meclisi'ndeki Müslüman üyelerin görüşlerini dinler, sadece delili kuvvetli olan hükmü kabul eder.

Bu hususta Meclis'in görüşü bağlayıcı değildir. Onun için şu şer’î kaide çıkartılmıştır: "Ne kadar çok mesele çıkarsa imamın (Halife'nin) bunlar hakkında birer şerî hükmü benimseme hakkı vardır."

İşte, Resulullah (sav)'in yukarıda geçen vakıalardaki tutumu ve hareketi bizim için Şeriat'tır. Bizler buna göre hareket ederiz, Nitekim Raşid Halifeler de böyle davrandılar.

Böylece stratejik üsluplar, ilmi ve fenni konularda doğru görüş kabul edilir, çoğunluğa bakılmaz. İşin menfaati konusunda çoğunluğa uyulur, doğru olup olmadığına bakılmaz.

Bir mesele için şer’î hüküm benimsemek isteniyorsa çoğunluğa bakılmaz, şer’î delilin kuvvetliliğine ve sağlamlığına bakılır.

Bunların hepsi şûra için Resulullah'ın gösterdiği detaylardır. Öyle gösterince, Allah bunu ondan istedi demektir.

Bazı kişiler; Bedir esirleri, ölen münafıklar üzerine cenaze namazı kılmak, savaşa gitmek istemeyene izin verme ve bir âmâya yüzünü asmak ve buna benzer meselelerin Resul'ün birer içtihadı olduğunu zannederler. Bu meseleler incelenirse herhangi içtihadi bir konu bulunmadığı görülür.

Bedir esirleri meselesine gelince;

Resulullah (sav) Bedir Vakıasında esirleri hemen alalım mı, yoksa çok katl (öldürme) işi gerçekleştikten sonra mı esirleri alalım, diye sahabelere danıştı.

Çünkü iki şer’î hüküm vardı. Bunlar daha önce nazil olmuştu. Hemen esirler alınabilir ve çok öldürme işi gerçekleştikten sonra da alınabilirdi. Fakat bu vakıada hangi hüküm daha uygun veya hangisi daha evlâ, seçme konusu var.

Ebu Bekir (ra)'ın görüşü; hemen esirleri alalım.. Ömer (ra)'ın görüşü; önce çok öldürme işi yapalım sonra esirleri alalım..

Resulullah (sav), Ebu Bekir'in görüşünü uygun gördü ve onu uyguladı. Bunun akabinde, Allahû Teâlâ şu ayeti indirdi:

"Yeryüzünde savaşırken düşmanı yere sermeden esir almak hiç bir Peygamber'e yaraşmaz." (Enfal:67)

Burada, kesinlikle Resulullah (sav) içtihad etti sonra Allah onu düzeltti, diye bir şey söz konusu değildir.

Çünkü içtihad, hükmü bilinmeyen bir hususun hükmünü şer’î delillerden çıkartma meselesidir.

Burada, bu mesele hakkındaki şer’î hükümler biliniyor. Fakat bu vakıa için hangisi daha uygun veya hangisi daha evlâ, işte bunu seçme meselesidir. Resul (sav), daha uygun olanı veya daha evlâ olanı seçmeyebilir.

Bu husus bizim için, bir şer’î mesele oldu ki o daha evlâ ve daha uygun olanı arayıp seçmektir.

Şu var ki Resulullah (sav), bundan sonra birçok vakıalarda, öldürme işi çok yapmadan esirler aldı. Allahû Teâlâ, Resulüne bunun daha evlâ olup olmadığı hakkında ayet indirmedi.

Öyleyse, diğer vakıalarda da esir alınabilir ve evlâ olan da oydu. Ve sadece Bedir Vakıasında önce esir almak daha uygun veya daha evlâ değildi. Çünkü bu savaş, kâfirlerle ilk savaştı. Onları korkutmak gerekirdi.

Ölen münafıklar üzerine cenaze namazı kılma meselesine gelince;

Resulullah (sav) onların üzerine cenaze namazı kılıyordu. Münafık Abdullah b. Ubey ölünce Ömer (ra), ölen münafıklar üzerine Resul'ün namaz kılmasına itiraz etti. Bunun akabinde Allahû Teâlâ şu ayeti indirdi:

"Onlardan (münafıklardan) kim ölürse onun üzerine cenaze namazı kılma, onun kabri başında durma (cenazeye katılma). Onlar; Allah ve Resulü'nü kabul etmiyorlar, kafir oldular. Ayrıca fasık (dinden çıkmış) olarak öldüler." (Tevbe:84)

Burada Resulullah içtihad yapıp yanıldı ve Allah onu düzeltti, konusu yoktur. Zaten böyle şey asla söz konusu değildir. Çünkü daha önce onların cenaze namazlarını kılıyordu. Bu vakıadan sonra yasaklandı.

İçki meselesi gibi de değildi. Bir vakıadan sonra Ömer (ra) Resul'e gelip içki konusunu şikâyet etti, Allah'ın bunu haram kılmasını diledi. Allahû Teâlâ, bir ayet indirip içkiyi haram kıldı.

Tebuk Vakıasında ise; bazı kişiler savaşa gitmemek için bahane göstererek Resulullah'tan izin istemeye geldiler. Resulullah onlara izin verdi. Allahû Teâlâ, şu ayeti indirdi:

"Allah, seni affetsin, doğru söyleyenler sana açıkça belli oluncaya ve yalan söyleyenleri de bilinceye kadar niçin onlara izin verdin?" (Tevbe:43)

Burada da içtihad bir yoktur. Sadece bir vakıa için daha evlâ olanı seçme konusu vardır. Çünkü izin isteyene veriliyordu.

Ve Tebuk Vakıası Resulullah'ın hayatındaki son savaştı. Daha önce, izin verme müsaadesiyle ilgili ayet nazil olmuştu. Allahû Teâlâ şöyle buyurdu:

"Bazı işleri için senden izin istedikleri zaman onlardan dilediğine izin ver." (Nur:62)

Buna göre, Resulullah (sav) istediği zaman istediği kimseye izin veriyordu. Tebuk Vakıasında bunu uygulayınca Allahû Teâlâ daha evlâ olanın onlara izin vermemek olduğunu Resul'e bildirdi.

Bir âmâ'ya (kör'e) yüzünü asma vakıasında da içtihad yoktur. Resulullah (sav) herkese tebliğ etmekle emr olundu; bununla ilgili birçok ayet vardır.

Fakat Resulullah (sav) Kureyş'in liderlerine tebliğ ederken kör bir adam geldi, Resulullah'tan İslam'ı öğrenmek istedi. Resulullah (sav) o anda başkalarıyla konuşuyordu ve bunların Müslüman olmalarını diliyordu.

O anda kör adamın gelmesi Resulullah'ı rahatsız etti. Onun için Resulullah (sav), yüzünü (suratını) astı. Allahû Teâlâ Resul'ün durumunu şöyle gösteriyor:

"Surat astı ve yüz çevirdi. Kendisine o kör geldi diye. Nereden bilirsin belki o temizlenip arınacak? Yahut o öğüt alacaktı da o öğüt kendisine yarar sağlayacaktı. Kendisini zengin görüp tenezzül etmeyene gelince, işte sen ona yöneliyorsun. Oysa onun arınmasından sana ne? Fakat koşarak sana gelen, Allah'tan korkarak gelmişken sen onunla ilgilenmiyorsun. Hayır, bu (Kur'an) bir hatırlatmadır, dileyen onu düşünüp öğüt alır."(Abese:1-12)

Burada da içtihad konusu yoktur. Resulullah o anda Kureyş'in bazı ileri gelen kişileriyle meşgul idi. Onları hidayete davet ediyordu.

Allahû Teâlâ, Resulü'ne, "Bu Kur'an bir hatırlatmadır, dileyen onu düşünüp kabul eder, ondan dolayı kör adamı da ihmal etme. Bu adam o kibirli kişilerden daha efdal (iyi) olabilir. İşte burada daha evlâ olan bu kör adama öğretmektir; durum ne olursa olsun" diye bildirdi.

Resulullah (sav) burada bir hata yaptı da sonra Allahû Teâlâ onu veya onun içtihadını düzeltti diye bir konu asla yoktur, söz konusu bile değildir.

İşte, tüm bu vakıalarda görüyorsunuz ki, Resulullah'ın içtihad yaptığına dair herhangi bir işaret yoktur. Bu da, zaten şeriatça ve aklen doğru değildir.

Onun hakkında böyle söylemek asla doğru değildir. Çünkü o vahydir, kendisine vahy edilir.

Bu vahy ya Allah'tan lafız ve mana olan Kur'an olur, ya da mana Allah'tan, lafız, amel ve susma Resulullah'tan olur ve buna da Sünnet denilir.

Zaten, hükmü bilinmeyen yeni bir husus hakkında Resulullah (sav) hiç bir şey demiyordu, vahyin gelmesini bekliyordu. Ya bir ayet gelirdi ya da rüya görür yahut da ilham edilirdi.

O bir müçtehid olsaydı, hükmü bilinmeyen husus için içtihad yapardı.

Meselâ, bir kişi gelip karısının bir adamla zina yaptığını gördüğünü söyledi, kendisinden de başka bir şahit yoktu. Zira zina için dört şahid gerekir. Hatta yalnız bir kişi şahit olursa zina iftirasında bulunma cezasını alır.

Buna rağmen, karısı zina yapmış olup kendisinden başka şahit bulamayan bu kocanın iftira eden olup olmadığı ve hükmünün ne olduğu hakkında Resulullah (sav) vahyden bir haber bekledi. Allah (cc), bununla ilgili ayetler indirdi.

Yine bir kadın Resulullah'a gelip bir meselenin hükmünü tartıştı. Bu mesele; kocası kendisine "Sen benim anam gibisin." demişti. Resulullah (sav) vahyden hüküm bekledi ve öyle cevap verdi.

Resulullah (sav) bir müçtehid olsaydı bu meseleleri düşünüp hemen bir hüküm verirdi. Fakat kendisi öyle değildi. O (sav) hep vahyden haber bekler, ya ayet nazil olur, ya rüya görür ya da kendisine ilham edilirdi.

Resulullah (sav); "Bir kadınla evlenmeyle emredildiğim zaman onu Cebrail bana rüyamda gösterir." derdi.

Bunun için Hz. Muhammed (sav) İslam'dan önce evlâtlık edindiği Zeyd'in karısı olan Zeynep'le kocası boşadıktan sonra evleneceğine dair bir rüya gördü.

Resulullah (sas) bu rüyayı kimseye anlatamadı, çok çekindi. Çünkü Zeyd onun evlâtlığı idi, o günkü örfte bir kimse evlâtlığının yani oğlunun boşanmış karısıyla asla evlenemezdi. Büyük çok ayıp bir şeydi.

Fakat Allahû Teâlâ evlât edinmeyi haram kılmak istedi ve artık evlâtlık edinilenlerin gerçek evlâtlar olmadığını da insanlara göstermek istedi. Bu işi Resul'ü üzerinde uygulamak istedi.

Kur'an bu konuya şöyle değindi:

"Allah'ın açığa vuracağı şeyi (daha önce gördüğün rüyayı) içinde gizliyorsun. İnsanlardan çekiniyorsun. Oysa asıl kendisinden çekinilmeye lâyık olan Allah'tır. Zeyd o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki bundan böyle evlâtlıkları, kadınlarıyla ilişkilerini kestikleri zaman o kadınlarla evlenmek hususunda müminlere bir sakınca olmasın." (Ahzab:37)

Resulullah'ın bazı şahsi adetlerine gelince;

Müslümanlar ona uymak zorunda değildirler. Yürüyüş, oturuş, kalkış şekilleri ve buna benzer bazı hususlar, Resulullah'ın şahsi adetlerindendir. Bunları uygulamaları için hiç kimseye bir emir vermedi ve kimseyi de bunlara teşvik etmedi. Biz bunlarla mükellef değiliz.

Böylece, Resulullah'ın sözü, ameli ve bir şeye karşı susması olan Sünnet'in, Allah'tan bir vahy olduğu kesinleşir, bunda asla herhangi bir şüphe yoktur.

Ayetler de bize bunu kesin şekilde gösterdi. Bu ayetleri başka şekilde te'vil etmek büyük günahtır. Ayetler aynen olduğu gibi anlaşılmalıdır.

Bazı kişiler kalkıp, "Sünnet Resül'ün bir içtihadı olup Resul yanılınca Allah onu düzeltiyordu, ona rağmen biz Resul'e uyarız. Çünkü Allah bizden ona uymamızı istedi." derler.

Öyleyse niye Allah (cc), Resul'e uymayı zorunlu kıldı?

Demek ki Resul'ün Sünneti'nin bir özelliği var. İşte bu özellik Sünnet'in vahy olmasıdır.

İçtihad olsaydı, bu Sünnet'e uymayı zorunlu kılmazdı. Resul ile diğer müçtehidler arasında hiçbir fark olmayacaktı.

Nitekim içtihad yeni şeylerde yani hükmü bilinmeyen şeylerde olur. Resulullah'ın yeni şeylerin hükmünü vahyden beklediğini yukarıdaki örneklerde gördük.

İşin özünde, hükmü bilinen hususlarda daha evlâ veya uygun olanı seçme meselesi vardır.

Bazıları, "Peki öyleyse niye Buhari filan hadisleri almadı, niye Müslim filan hadisleri almadı, bir müçtehid bir takım hadisleri kabul ediyorken, aynı hadisler başka bir müçtehid tarafından reddediliyor?" diye sorarlar ve kafalarına göre hemen cevap verirler ve derler ki; "Demek ki Sünnet vahy değildir."

Buna cevap olarak deriz ki, her imam ve her müçtehidin hadisleri kabul etme hususunda bir yolu bir usulü vardır. Onlar bu yolla bir hadisi kabul ediyorlar ve bunu yaparlarken zann-i galiple yapıyorlar.

Buhari, Müslim vs. diyorlar ki, bu hadisin sahih olduğu zannıma galiptir. Yani, bu vahiydir, diye zannıma galiptir. Onun için bu hadislere zan-i delil denildi.

Fakat bu hadis mütevatir derecesine ulaşınca, o hadis kesin delil olur. Böylece, mesela Buhari bir hadisin sahih olduğu veya vahiy olduğu zannına galip gelince kabul ediyordu.

Diğer imam ve müçtehidler de böyle hareket ettiler. Çünkü Resulullah (sav) daha hayatta iken tek kişinin rivayeti (haber-i ahad) veya (zanni delil) kabul edildi.

Sahabeler de onunla amel ettiler. Fakat rivayet edenler güvenilir (fasık olmayan) kişiler olmalıdır. Fasık olanın rivayeti kabul edilmez. Kur'an'da buna işaret edildi:

"Ey iman edenler! Bir fasık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın." (Hucurat:6)

Öyleyse fasık olmayan bir kişi bize bir haber getirirse bu, onu kabul edeceğiz demektir. Allahû Teâlâ bir kişi vasıtasıyla gelen rivayetin kabul edileceğini yukarıdaki ayette bize gösteriyor.

Fakat bu rivayet mutlaka fasık olmayan bir kişinin rivayeti olmalıdır.

Onun için; imamlar ve müçtehidler, hadisleri rivayet eden kişilerin hallerini çok çok iyi inceliyorlardı.

Yalan söyleyen kişi veya töhmetli (suçlu) kişi veya bid'at sahibi veya günah işleyen (fasık) kişi veya cahil olan kişinin rivayeti asla kabul edilmiyordu. Çünkü bu kişi güvenilir sayılmazdı.

Yine kişinin hafızasıyla (zabt etmekle) ilgili başka hususlarda var. Mesela bunlarda şu beş husustur:

Büyük hata işlemek, büyük gaflete düşmek, evhamlı olmak, ezberciliğinin çok kötü olması ve güvenilir kişilerin rivayetlerine muhalefet etmesidir.

Bir kişinin bunlardan bir hali varsa onun rivayeti asla kabul edilmezdi. Çünkü onun güvenilir ve iyi zabd eden kişi olması lazımdır.

Yine, gizli ve aşikâr hali bilinmeyen bir kişinin rivayeti de kabul edilmezdi. Buna göre, bir hadis kabul edilir veya reddedilirken onun vahiy olup olmadığına zann-ı galibin gerçekleşmesi gerekir.

Özetle; Sünnet Kur'an gibi şeriatın bir kaynağıdır.

Bir şey hakkında şer’î hüküm göstermek istiyorsak bunlara döneriz. İslâm Hilâfet Devleti'nin anayasa ve kanunları, iç de dış siyaseti bu iki kaynaktan çıkartılan hükümlere göre olur.

İcmaı sahabe ise, Sünnet'e dayanır. Sahabelerin İcmaı, Resulullah'ın bir sözü veya fiili veya bir susmasını ortaya çıkartır.

Şer’î kıyas da, Kur'an ve Sünnet'e dayanır. Kur'an'da ve Sünnet'teki illetler (teşri etmenin sebebi) olunca Şer’i kıyas yapılır.

Bir devlet, kendisinin İslâm Devleti olduğunu iddia ederse, anayasası, kanunları ve siyasetinin Kur'an ve Sünnet, sahabelerin icmaı ve Şerî kıyasa dayalı olduğunu ispatlamalıdır.

Yine bir hizb veya bir cemaat kendisinin İslâmi bir yapı olduğunu iddia ederse, onun bütün fikirlerinin bu kaynaklardan aldığını ispatlamalıdır.

İşte böylece, teşri’de Allah ile Resulü arasında hiçbir fark kılınmamış olur. Şeriatı Resulullah'ın şu sözünde gösterdiği gibi kabul etmeliyiz;

"Bana Kur'an verildi ve onun benzeri verildi." Onun için, şeriat hususunda Kur'an ile Sünnet arasında ayrım yapılmaz. Yukarıda detaylıca izah ettiğimiz gibi hareket ederiz. Allahû Teâlâ şöyle buyurdu:

"Allah'ı ve Resullerini inkâr edip de Allah ile Resullerinin arasını ayırmak isteyen, 'bir kısmına inanırız, bir kısmını reddederiz' diyenler ve bunları arasında bir yol tutmak isteyenler, işte onlar gerçekten kâfir olanlardır" (Nisa:150-151)

İşte; Kur'an ve Sünnet, bizim için “düşünce ve siyasetin temel kaynağı” olup bunlar açısından düşünür ve hareket ederiz. İslâm fikirlerini hep buradan alıp hayat sahasına indiririz.

Bunları pratik hayatta her gün kullana kullana bizde belli bir tefekkür metodu doğar. Ümmette de bu metod yerleşip hayatına ve davranışına hâkim olunca kalkınma (fikri yükselme) pratik şekilde gerçekleşir.

Bu kalkınmanın asıl semeresi ise ilerlemedir.

Bu ilerleme, hayatın bütün meydanlarında bariz bir şekilde görülür; böylelikle ilmi, teknoloji ve sanayi devrimleri gerçekleşir.

Kâfirler, Kur'an'la ve Sünnet ile savaşırken İslâm ümmetini “fikirsiz bir ümmet” haline getirmek istiyorlar ki böylece, onlara Kıyamet Günü'ne kadar hâkim olsunlar.

Zaten, onlar İslâm ümmeti ve Devleti'ni böyle hezimete uğrattılar ve ona karşı galip gelebildiler. Ümmeti Muhammed’i fikirsiz hale getirip, kendi fikirlerini karma karışık bir şekilde vererek kendi açılarından zaferlerini gerçekleştirdiler.

Şimdilerde de bu zaferi ebedileştirmek istiyorlar.

Onun için, Kur'an'ı ve Sünnet'i ortadan kaldırmak istiyorlar. Fakat Kur'an'la bu kadar çok uğraşmalarına rağmen Müslümanların Kur'an'a olan güvenlerini hiç sarsamıyorlar.

Bu nedenle şimdi gece gündüz Sünnetle uğraşıyorlar, Müslümanların buna olan güvenini sarsmak, alt üst etmek istiyorlar.

Kardeşlerim bizler buna çok çok dikkat etmeli ve Sünnet konusunu çok iyi bir şekilde Müslümanlara kardeşlerimize izah etmeliyiz ki onların kafası Allah muhafaza bir karışıklığa uğramasın.

Aynı anda kâfirlerin hâkimiyetini kırmak/yıkmak ve Kur'an ve Sünnet'in hâkimiyetini kurmak için her Müslümanın uğraşması, mücadele vermesi de farzdır.

Böylece, İslam Devleti kurulsun ve İslami hayat yeniden başlasın inşaAllah.


Tags:

 
 
 

One Response to “Evet Sünnet Vahiydir ve Resulullah (sas) Hiç İctihad Yapmadı”

  1. Gravatar of BEKİR ÇİFÇİ BEKİR ÇİFÇİ
    25. Ağustos 2017 at 22:32

    Muhteşem bir kıyaslama ile anlatılmış makale. Okurken hep düşündüm ,sünneti inkar eden güya hoca anlatırken onu dinleyen cemaat hiç sorgulamaz mı, bu sürü psikolojisine aklım ermiyor.

Bir Cevap Yazın