Cami Nedir? Çamlıca’daki Cami’nin Adı Ne Olsun?

Çamlıca'daki Cami'nin Adı Ne Olsun?

Yazan Ahmed Kalkan

1990’lı yıllarda Müslüman Genç Dergisi’nde Tevhidi çizgiyi nice bedeller ödemeye rağmen savunmuş olan ve sonrasında ılımlaşıp demokratikleşen ve giderek savrulup mevcut iktidara yaslanan bir hareket olan “İnsan ve Medeniyet Hareketi (İMH)”, "Çamlıca Tepesine yapılan caminin adı Recep Tayyip Erdoğan Camii olsun" diye bir imza kampanyası başlatmış.

Demek ki ülkenin en önemli meselesi bu

Heykellerin varlığı, okullardaki tören adlı putperestlik, şirkin ve küfrün insanımızı dört değil on dört taraftan kuşatması, Batının kültürel, sosyal ve hatta siyasal işgali, Doğudaki terör olayları değilmiş önemli olan.

Önemli olan Çamlıca’da yapılan caminin adının konulması imiş. Camiye bu ad verilince insanlık ve medeniyet Çamlıca kadar yükselecek demek ki…

Altı minareli tek camii var bildiğim kadarıyla. Sultan Ahmet Camii. Bu da altı minareli camii. Adı da Sultan Tayyip Camii.

Tam adı: Ulu Hakan Sultan Birinci Tayyip Han Camii Şerifi.. Çamlıca Camii açıldığında sadece caminin adı değil, tepenin adı da değişmeli.

İkinci imza kampanyası da buna yönelik açılmalı ve Ankara’nın Çankaya adlı yerine nazire olarak Çamlıca’dan esinlenip “Çamkaya” olmalı.

Veya Çankaya ile zıtlaşma olsun diye Camikaya.. Çan, kiliseyi hatırlatıyor, Çamlıca da camiyi hatırlatacak bundan böyle; değil mi ya?

Bu da yetmez İMH, üçüncü bir imza kampanyası daha açsın. Oldu olacak, İstanbul’un adı da değiştirilsin.

Kur’an’da geçen “BeldetunTayyibetun” (34/Sebe’15) ifadesini de bir güzel dini siyasete alet ederek “Tayyib’in beldesi” olarak İstanbul yerine bu isim kullanılmalı.

Ne yani, Kemal Paşa ilçesi olur da, Tayyib’in Beldesi diye şehir olmaz mı? Onun Atatürk’ten ne eksiği var.

Mümkün, Cumhuriyet’in yüzüncü yılını Atatürk’ten aferin alacak şekilde kutlamaya hazırlanan parti, 2023’de bir sürpriz yapar, şehrin adını da değiştirir. İstanbul’a bakan, elli sene, yüz sene sonra da bu şehri Tayyib’in beldesi olarak adlandırmalı.

“Altın” minareli değilse de “Altı” minareli olarak inşa edilen 121 bin metrekare toplam inşaat alanı olan proje, 131 milyon liraya mal olacak.

Bu parayla cami ihtiyacı olan varoşlara veya Anadolu köylerine kaç tane cami yapılır, vakti olan hesabını yapsın. Ama onlar gösteriş için uygun olmaz ki…

Kapalı alanda 37 bin 500 kişi cemaatle namaz kılabilecekmiş. İyi de, Çamlıca bir yerleşim yeri değil ki. Vakit namazlarına 100 kişi gelirse çok iyi bir sayı olur.

3 bin 435 metrekare sanat galerisi, 10 bin 950 metrekarelik müze kapasitesi olacakmış. O zaman iş değişir. Müzesi de varmış, kendisi de müze olarak turistler tarafından ziyaretgâh olur. Namaz kılmak için değil ama “müze” diye gelenler de olur.

Sanat Galerisi, konferans salonu, kütüphanesi, Müzesi, atölyeleri, otoparkı da var, ama bir şey unutulmuş; önemli bir şey. Sultan Tayyip Han için türbe, ya da anıtkabir. İMH’ye duyrulur. Bir imza kampanyası daha açsınlar.

Çamlıca’nın aşağısı Emniyet mahallesi. Dolayısıyla Çamlıca Tayyib’in mahallesi sayılır. Caminin yanına Osmanlı padişah türbe mimarisi ile anıtkabir stili karışımı bir modern türbe de iyi yakışır hani.

Anıtkabir’e alternatif olur. Batılı çelenk koyar, Doğulu çaput bağlar; böylece onun kabri de Barış sürecine hizmet eder.

Yazının buraya kadarını “İnsan ve Medeniyet” le ilgili ele aldım. Bundan sonrasını da İslam ve İnsaniyetle ilgili olarak ele alalım:

Tarihten günümüze İslam aleminde nice sultanlar, krallar, başkanlar ve yöneticiler, cahil halkın gözünü boyama, dikkatleri zulüm, sömürü, fakirlik gibi önemli meselelerden uzaklaştırma, halkı kandırma ve oyalama kastıyla, içinde yaşadıkları saraylar kadar büyük ve yüksek değilse bile, onlara küçük çapta benzeterek camiler inşa ettirdiler.

Kendilerinin namazla ve namazın temsil ettiği dava ile ne kadar ilgilerinin olduğu bilinen bu yöneticilerin bu görkemli camileri inşa ettirme sebepleri bellidir.

Ancak bu şekilde halka Müslümanlıklarını ispat edip kendi rejim ve saltanatlarına destek sağlamak.. Yani kazın geleceği yerden tavuğu esirgememek.

Müslümanların, hatta onlardan daha önce İslam davasının bunca zaruri ihtiyaçları varken Ağustos 1993’de Fas’ın Kazablanka kentinde tam “beş yüz milyon dolar” harcanarak inşa edilen bir caminin açılışı yapıldı.

Caminin inşası, Müslümanlara akla gelmedik zulümler yapan, Allah’ın dini olan İslâm’ı “Devlet Dini” haline getirip kuşa çeviren Kral II. Hasan tarafından yaptırıldı.

Bu cami, Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî’ den sonra “dünyanın en büyük üçüncü camisi” oldu. Ne ki, kalabalık yerleşim yerlerinden hayli uzakta bir deniz kenarında inşa edildi.

İslam, “sanat” denilen “gösteriş” adına bu kadar israfa müsaade eder mi dersiniz? Bir de bu caminin kullanımını değerlendirin:

Câmilerinde “Halîfe-i Müslimin Kral Hasen-i Sanî / 2.Hasan” ifadesiyle her hutbede ve her duada bütün “namaz kıldırma görevlileri” nin bu zalim Kral’a dualar ve övgüler yağdırma zorunluluğunu düşünün. Bir de Fas’ta camilerin devlet dairesi şeklinde kullanıldığını hesap edin.

İran’da Irak’ta kubbesi, minaresi som altından yapılmış camiler, “Saraykabir” konumundaki 12 imamın türbeleri…

Bunları halka Müslüman gözükmek isteyen devlet adamları yaptı hep. Osmanlı padişahlarının da çoğunun birer camisi vardı.

Fatih Camii, Bayezit Camii, Süleymaniye, Sultanahmet, Muradiye…

Yaptırdığı caminin büyüklüğü oranında Müslüman olduğunu halka tescil ettirme gayreti… Cumhuriyetle inkıtaya / kesintiye uğramıştı bu saray gibi camiler, “Selatin Camiler”, sultanlara ait camiler.

Ülke, adı konulmasa da İkinci Osmanlı oldu ya, işe padişah camisini, padişah türbelerini taklit etmekle başlanıyor.

Bir tarafta rezidanslar, kumarhaneler, bilmem ne haneler, 50 binlik “Arena tapınakları”, diğer tarafta görkemli camiler. Cemaatsiz camiler.

Laiklik bu olsa gerek. Cami isyan hanelere karışmayacak; isyan edilen yerler de camiye. Cami görevlisi puthanelere bir şey demeyecek, tuğyan edilen yerlerdekiler de ezandan şikâyet etmeyecek.

Atatürk ve İnönü gibi niye camileri samanlığa, depoya çevirerek halkın tepkisini boş yere kendi üzerine çeksin ki..

Saray ile cami gibi iki zıddı birbiri ile uzlaştıran yönetim tecrübeli artık. Devlet her iki uçtakinin de devleti…

Demokrasi ile İslâm’ı, değişik ifade ile putperestlikle Tevhid dinini uzlaştıran(!), ne ondan vaz geçebilen, ne de bundan olabilen, ama her ikisini de idare edip birbirine düşman iki ayrı dünya görüşünü de aynı anda sevdiğini iddia eden bir münafık rejim…

Tarihte ve günümüzde Allah’ın rızası dışında, mesela gösteriş ve dünyevi yarış için “Bizim köyün minaresi, sizinkinden daha uzun”, “Bizim câminin kubbesi, sizin köyün camisinin iki katı!” cinsinden tavırlar…

İhtiyaç olan yerlerden ziyade, gösterişli yerlere dikilen binalar…Altın” madeninden kubbesi olan camiler, türbeler, minareler…

Bugünkü basit bir mahalle camilerinin herhangi birisinin parasıyla bile, Peygamber dönemindeki Mescid-i Nebevî prensiplerine sahip sadelikte en az on cami yapılır.

Esas ziynet olan cemaat bulma, onları şuurlandırma eylemi tümüyle terkedilip “İlim yayma yerine Kilim yayma” öne çıkartılarak, sadece şekil olarak camilerin görkemli, koca binalar halinde ve süslere boğulması sanat filan değil, kıyamet alameti olarak kabul edilir.

Kıyamet alameti demek, bilinmeyen bir zaman diliminin hemen birkaç gün sonra olacağını gösteren iş demek değildir.

Kıyamet, cisimlerin ister kendi parçaları arasında, ister diğer cisimler arasında var olan uyumun, nizam ve birliğin kalkmasıdır.

Manevi yönü ihmal edilip tek kanatlı kuş gibi “tek yönlü maddi süs ve güzellik”, hele Cami gibi bir mekanda olursa bu elbette bir kıyamettir, dehşettir, sanat filân değil; sanatın kıyametidir bu. Ve bu kıyameti camiler başta olmak üzere çok şeyde yaşıyor günümüz insanı.

Ruh manevi varlıktır.

Onun yok olması, insanın ölümü demektir. Ruhî özelliklerle irtibatı kopmuş bir eşya, sanat eseri kabul edilse bile, ölü bir yapıdan başka bir şey değildir.

Ve bize göre ruhsuz sanat, diğer olumsuzlukları yanında taş yığını, çocuk oyuncağı cinsinden süslü oyalamaca, fantezi ve israftan ibarettir.

“Allah’ı hiç mi hiç düşündürmeyen”, ruhî hislerimizi öne çıkarmayan süslerin, hele aşırı biçimde, hem de camilerimizde boy göstermesi, cami ve sanat anlayışımızın dengeyi bozan şekilde dünyevileştiğini gösteren bir Doğu zevkidir.

Laik düzenlerde topluma yön veren tüm kurumlar, beşeri diktaların tekelindedir. Sokakları, meydanları, okulları, mahkemeleri, meclisleri dinin düzenlemesine asla müsaade etmeyen demokratik, laik ve dine saygılı(!) rejimler, camilerde bile dinin hakim olmasını asla istemezler.

Tümüyle Allah'a ait ve O’nun için olması gereken mescidler, tağuti düzenlerde “Allah’ın evi” nden ziyade “Devlet Dairesi” ne benzerler.

İslam’da camiler sadece namaz kılınıp “Hemen Dağılan” yerler değil; kendisinde devamlı “Toplanılan” mekanlardı.

“Cami” kelimesi, bilindiği gibi “Toplayan” demektir; İnsanları açtığı bağrında toplayıp “cemaat haline getiren” yerdir cami.

Cami, aynı zamanda bir kıyam merkezi, savaş yeri (mihrab), istişare meclisi, devletin idare edildiği mekân, yönetenlerle yönetilenlerin yüz yüze görüşüp dertleşip hesaplaştıkları bir mahal, bir okul, kimsesizler yurdu, bir huzur evidir.

Bu kadar işlevi olan bir merkezin öyle “üstünkörü” bir yapısının olması beklenemez elbette. Bunca ihtiyaçlara çözüm getirecek büyüklük ve sağlamlıkta olması gerekir.

Sadece binanın muhkem olması da yeterli değildir.

Aynı zamanda güzel de olması lazımdır. “Mescidler, Allah için” (72/Cinn, 18) yapılan binalardır.

Bu ifade, esas olarak caminin işlevi, yani içinde yapılacak eylemlerin ihlaslı ibadet cinsinden olması, caminin inşası ve kullanılmasında Allah rızasından başka hiç bir amacın güdülmemesi anlamına gelir.

Camide Allah’ın hükmü gizleniyor, cemaate anlatılmıyor, sansüre tâbi tutuluyor ise… Ve bir de zalimler, tağutlar ve onların düzenleri, kanunları övülüyor veya onların koydukları sınırlar “Hududullah” tan önemli görülüyorsa…

Evet, böylesi durumlarda caminin süsü, ziyneti, büyüklüğü, hangi tepede olması neye yarar ki?

“Altı minareli” veya “Altın minareli” cami olacağına, hurma liflerinden çatısı olsun, yağmur yağınca namaz kılanların alınları çamur olsun, ama güncel boyutuyla şirkin, küfrün, putperestliğin, heykellerin eleştirisi yapılsın, tevhidin, İslami Devletin, Kur’an’ı hayata hâkim kılmanın gerekliliği anlatılsın.

Allah’ı hiç mi hiç hissettirmeyen, O’nu hatırlatmayan cami, ne kadar muhteşem olsa da güzel değildir.

Önce ruhî, manevi güzellik önemlidir güzel diyeceğimiz her şeyin ve tüm ibadetlerin.. İçindeki ruh, manevi yön ihmal edilir veya bozuk olursa O mescid, bir “Takva Mescidi” olmaktan çıkar, tüm güzelliğini kaybeder, zararlı bir mescid, yani “Dırar Mescidi” oluverir.

Tabii, tüm süsü, maddi güzelliği, böyle bir caminin ayakta kalmasını, oranın ibadet edilmeye lâyık bir yer olmasını sağlayamaz. Yıkılıp yeri çöplük yapılmayı hak eder bu anıt (Bak. 9/Tevbe, 107-110).

Camileri takva ruhuna malik, halis niyetli, gerçek müminler inşa etme hakkına sahiptir (9/Tevbe, 18)

Allah'a hakkıyla iman etmeyen, nefislerinin hevalarını veya tağutları Allah'a ortak koşan, hâkimiyet hakkını sadece Allah’ta görmeyen, O’nun kanunlarıyla hükmetmeyen, başta namaz olmak üzere ibadetlerini yerine getirmeyenlerin Allah’ın camilerini yapmaya ve tamir etmeye hakları, yetkileri yoktur (9/Tevbe, 17-18).

Çünkü bu tipteki insanlar, camilerin ruhunu maddesine kurban edecek, süslü-püslü inşa ettikleri camilerde esas ziynet olan “sadece Allah’a kulluk yapılmasını” istemeyeceklerdir.

Niyetleri hâlis değildir. Bunlar, Allah’ın mescidlerinde Allah’ın zikredilmesine, insanlara Allah’ın hükmünün ve nizamının anlatılmasına engel olmak isteyen en büyük zalimlerdir. (2/Bakara, 114)

Takva ve manevi özellikler, cami mimarisine ve süslerine kurban edilince, güzel elbise giydirilmiş odunların hali gibi, cami de içiyle dışı (ruhuyla maddesi) bir ve uyumlu olmayan “münafık bir yapı” oluşturur.

O zaman şeklen Dırar (zarar) Mescidi ortaya çıkmış olur. Zaten camiye bu şekli verenler, camiyi aslen ve tümüyle “Dırar” yapmak için vasıta ve imkânlarını tamamlamış olmaktadırlar. Gerisi artık çok kolaydır.

Allah’ın mescidlerinde ve yeryüzü mescidinde Allah’ın zikredilmesine, O’nun hatırlanıp hatırlatılmasına engel olanlardan, maddi ve manevi yönden mescidleri harap edenlerden daha büyük bir zalim olamaz.

En büyük zulüm, kişileri Allah’dan alıkoymaktır (2/Bakara, 114).

Bazı âlimler, Hz. Peygamber’in (sas), “Yeryüzü bana mescid kılındı” hadisini delil göstererek ibadet edilen tüm yerlerin birer mescid olduğunu, "Allah'ın mescidlerinde O'nun adının zikredilip anılmasına engel olan ve mescidlerin harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır?” (2/Bakara, 114) ayetini de “Allah’ın dinine muhalefet edenden daha zalim kim olabilir?” şeklinde açıklarlar (Lisânü’l-Arab, “scd” md.).

Sadece Allah'a ibadet edilmesi (1/Fâtiha, 5) gereken yeryüzü mescidinde Allah'a açıkça isyan edilmesi ve sadece Allah'a kulluk yapmak isteyenlere engeller çıkarılması, işkenceden daha büyük zulüm, insanın en doğal haklarına tecavüzdür.  

Mescidlerin gerçek işlevlerine engel olanlar, en büyük zalimlerdir

Allah’ın mescidlerini, içlerinde Allah’ın isminin zikredilmesinden men eden ve o mescidlerin maddeten ve manen harap olmasına, yıkılmasına, terkedilmiş kalmasına veya adeta mescidlikten çıkarılmasına çalışandan daha zalim kim vardır?

Böyle zalimlerin cennet ile ne ilişkileri vardır? Her şeyin hakkı, onun lâyık olduğu yere konmasıdır. Zulüm de bir şeyi, kendi yerinden başka yere koymaktır.

Demek ki, bir şey lâyık olduğu yerinden, ne kadar uzaklaştırılırsa, o kadar haksızlık, o kadar zulüm yapılmış olur ve o şey, ne kadar yüce ve ne kadar kutsal ise zulüm de o ölçüde aşırı gitmiş olur.

Nitekim Allah’a şirk koşmak, en büyük zulümdür.

Allah’ın mescidlerini, içlerinde “Allah” denilmekten, “Allah’ın hükümlerinin açıklanmasından” men etmek ve “oraların harap olmalarına çalışmak” da hem Allah’ın, hem mescidlerin, hem de insanların hakkına son derece büyük tecavüz demektir.

Mescidlerin maddeten veya manen harap olmalarına çalışmak, zulümlerin en büyüğüdür ve bunu yapabilen zalimler, hiçbir zulümden çekinmez, her türlü haksızlığı yapar, tüm şerlere kapı açarlar. 

Mescidleri/camileri tahrip etme konusunda yarış yapan kişiden daha zalimi yoktur deniliyor bu ayette..

"Mescid" denilince cemaat halinde namaz kılınan yer anlaşıldığı gibi; hadis-i şerifte geçen "Yeryüzü bana mescid kılındı" ifadesini de hatırlıyoruz.

Yani yeryüzünde Allah'ın adının anılmasını engelleyen, Allah'ın hükümlerinin uygulanmasını istemeyen, yeryüzünde fesat ve bozgunculuk  çıkaran kişiden daha zalim kimse yoktur anlamına da gelir.

Camilerde, “manasını hiç anlamadan Allah'ın adını anmaya” veya bir adı da zikir olan Kur'an'ı sadece yüzünden okumaya hiç kimsenin karışmadığını, engellemediğini görüyoruz.

Fakat bir de bunun “manasını tam anlayarak ve günlük hayattaki değerlendirmeleriyle birlikte” söylenildiğinde, işte o zaman mesciddeki bu farklı zikir karşısına ilk olarak "büyük zalimler" çıkacaktır.

İnsanın ibadetlerine ve ibadet niteliği taşıyan tüm çalışma, toplanma, eğitim, teşkilatlanma gibi alanlardaki insan dokunulmazlığına saldırı, büyük bir zulümdür.

Yüce Allah, Müslümanların bu büyük zulme ve zalimlere karşı kuvvet kullanmalarını istemiştir.

Onların (yani engel koyanların) câmilere (ve câmi gibi ibadet faaliyetinde bulunulan dernek, vakıf, kurs ve okullarına) korku ve endişe içinde girmeleri dışında girişlerini yasaklamıştır.

Yani, onların tüm güçlerini yok etmeyi, onları zayıf duruma düşürmeyi, onlar Allah'ın zikri karşısında toplumda yanlış hareket ederken, onların endişe ve tereddüt ile hareket edecek konuma düşürülmelerini istemiştir.

Artık orada onlardan biri bir camiye (ve cami gibi Müslümanların özel kurumlarına) girdiğinde “korku ve ürperti içinde” girebilmelidir. Sonra, Yüce Allah onlara hem dünyada, hem de ahirette rezil olacaklarını bildirmekte ve onları böylece tehdit etmektedir.

Zira hem dünya ve hem ahiretin tüm gücü Allah'ındır. İzzet ve şeref, Allah'ın, Resulünün ve müminlerindir.

Zalimce ve azgınca yaptıkları bu tasarrufları sebebiyle onların dünyada zillete, horlanmışlığa ve zaafa maruz kalacaklarını, ahirette ise zalimler için hazırlanan dehşetli azaba çarptırılacaklarını haber vermiştir. 

Ne şekilde olursa olsun, mescidlerde Allah’ın adının anılmasını, dininin tüm kapsamıyla anlatılmasını önleyen ve mescidlerin tüm fonksiyonlarını yerine getirmesine engel olandan daha zalim kimse yoktur.

“…Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir (Başka türlü girmeye hakları yoktur)…” (Bakara 114)

 Yani, “ibadet yerleri” böyle günahkâr kimselerin elinde olmamalıdır; aksine, Allah’tan korkanların yönetiminde olmalıdır.

Müslümanların kontrolünde, Allah’ın dininin topluca ikamesi için “bir hareket merkezi” olan mescidler, Müslümanların kontrolünden çıktığı zaman Müslümanlar için “en büyük tehlikelerden biri” olacaktır.

Çünkü mescid, Müslümanların buluştukları, dertleştikleri, yardımlaştıkları, kendi meseleleri ile ilgili kararlar aldıkları, kâfirlere karşı strateji belirledikleri bir sığınak, bir kale,  İslam Devleti’ nin bir yönetim yeridir.

Mescid ya da camiler; Allah’la beraber oldukları, Allah’ın emirlerine imza attıkları bir yerdir.

Camilerin birçok fonksiyonu yanında, en önemli ve olmazsa asla olmaz özelliği Müslümanların kontrolünde olmasıdır.

Caminin Müslümanların kontrolünde olması demek, orada Müslümanların “sadece namaz kılmaları” demek değildir.

Camide okunan hutbenin sadece Allah’ın hâkimiyetini tescil yönünde okunması, Allah düşmanlarına karşı alınması gereken tavrın takınılması, Müslümanlar üzerindeki oyunların bozulması da onun fonksiyonlarındandır.

Daha da önemlisi, Allah’ın dinine gerçekten inanan, Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmayan, tağutî rejimi kuvvetlendirmeye yönelik insanlara hiç bir telkinde bulunmayan, bilakis zalimlere açıkça tavır alınması gerektiğini gösteren samimi Müslümanlar tarafından idare edilmesidir. 

Mescidin gerçek anlamda bir işlev üstlenmesi için, kuruluş amacının “sadece Allah rızası” ve “takva üzere” olması ve “arınmayı biricik gayesi edinen” insanların mutlaka orada toplanması gerekmektedir. (9/Tevbe, 108).

“Riya, gösteriş ve dünyevî çıkar için yapılan mescidler”den asla hayır gelmez. Böylesi mescidlerde toplananların gayesi Allah'a varmak için bir arınma kesinlikle olmaz.

Bu tür riya dolu mescidler, müminler arasında tefrika çıkarmak, insanları gözetlemek ve fitne yaymaktan başka bir işe yaramaz. Böyle mescidler, “Dırar Mescidi” dir, yani “Zararlı Mescidler” dir (bkz. 9/Tevbe, 107).

Yeryüzü Mescidi..

Tüm yaratıklar secde halinde olduğu için, bütün kâinat bir mesciddir.Teshîrî secde” (zorunlu secde) için varlıklara tüm evren bir mescid kılındığı gibi, “ihtiyari secde” sahibi bir mümin insan için de yeryüzünün tamamı mesciddir.

"Benim için yeryüzü temiz ve mescid kılındı. Kime namaz vakti gelirse, bulunduğu yerde namazını kılar." (Müslim, Mesâcid 3, hadis no: 521; Buhârî, Salât 56, hadis no: 84)

Allah (cc), gerçekten iman edip salih amellerde bulunan müminleri, şirkten uzak kalmaları şartıyla yeryüzünde iktidar sahibi yapacağını vaad etmiştir (24/Nûr, 55).

Bu vasıftaki müminler, yeryüzünün vârisleridir. Allah (cc), onlardan yeryüzünü mescid edinerek kendilerine verilen miraslarına sahip çıkmalarını istemektedir (28/Kasas, 5-6).

O yüzden müminler yeryüzü mescidindeki her çeşit şirk ve küfür ögelerine tavır almalı, bütün yeryüzünden fitneyi kaldırmak için her çeşit yolla savaş vermeli (2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39),

Allah'ın hâkimiyetinin tüm yeryüzü mescidinde geçerli olması için tüm imkânlarıyla gayret etmelidir.

Müminler, hem çevrelerindeki "mescid" adındaki mabedlerine sahip çıkmalı ve hem de tüm yeryüzü mescidine "gerçek mescid" özellikleri kazandırarak sahip çıkmalı, mescidlerdeki putları devirmelidir.

Birer pislik (9/Tevbe, 28) olan müşrikler yeryüzü mescidini işgal ettiklerinden, tüm putlar ve putçulardan, tağut ve zalimlerden mescidlerimizi “kurtarmadığımız sürece” köleliğimiz devam edecektir.

En kutsal yerlerini müşriklere teslim eden kimselerin kafalarının ve gönüllerinin de hür olduğu, evlerinde, işyerlerinde, sokaklarında ve caddelerinde özgürce İslam'ı yaşayabilecekleri asla düşünülemez.

Hayatın bir ibadet haline gelebilmesi için, her türlü ortamın mescid halinde olması lâzımdır. Mescidlerin de insanı kurtarması için “Takva Mescidi” olması ve “Dırar Mescidi” ne en küçük çapta bile kesinlikle benzememesi gerekiyor.  

Camilerimizin dışı kâfirleri, içi şuurlu müminleri yakıyor.

Müminlerin problemlerini halledecek bu mekânların problemleri ile çağımızdaki şuursuz müminlerin sebep veya en azından seyirci olduğu problemler saymakla bitmiyor.

İmamların maaşlarının kaynağı ve veriliş sebebi, camilerin ve imamların özgür olup olmadığı gibi hayatî sorunlar…

Eskiden camilerin onarım, tamir ve günlük masrafları ve imamların maaşları başta olmak üzere, cami kursları, cemaatin yetişmesi için gerekli harcamalar, Müslüman zenginler tarafından oluşturulmuş özel vakıflar/akarlar sayesinde yürütülüyordu.

Yani, ne laik düzenlerin ve ne de fert olarak bir Müslüman şahsın maaş veya yardımı ile kendisine bağlayıp kendi zihniyetine göre bir hizmet beklentisi olmuyordu.

Cami içindeki hizmet ve faaliyetler, tüzel kişilik olarak cemaatler ve vakıflar eliyle, Kur’an’da belirtilen camiyi imar etme hakkı olanlar (9/Tevbe, 17-18) tarafından yapılmayınca, (Laik) devletin emrinde namaz kıldırma memurları, laik düzenden sadece maaş almıyor, emir de alıyorlar.

Eski vakıfların tümüne el koyan T.C. yeni vakfiyelere (cami bahçesine yapılan binalara) de el koyuyor. Müslümanlar da, cami ve çevresine binalar ve yatırımlar yaparak, farkında olmadan devlete çalışmış oluyor.

Sayılamayacak kadar çok vakıf mallarına el koyan, cami çevresinde yapılanlara da sahip çıkan Vakıflar Genel Müdürlüğü, bu paraların bir kısmı ile “Vakıflar Bankası” nı kurmuş, diğer kısmını da devlet kurumlarına, vakıfla hiç ilgisi olmayan kişi ve kuruluşlara dağıtılmıştır.

Camileri cemaatlerin, İslami sivil toplum kuruluşlarının yönetmesi, Dine özgürlük ve laiklik gereği olduğu halde (!), durum hiçte böyle olmuyor.

Eskiden olduğu gibi, köylü veya mahalle sakinleri imamlara maaş versin demek de problemi temelden çözmüyor; o zaman da eskiden köylerde, köy imamlarına karşı bakıştaki müşküller, hocaların çok para kazandığı ya da yediğiyle içtiğiyle ilgili sözler, halkın eline bakması, bir beklenti içinde olması vs. tekrar hortlayacaktır.

Mescidlerden yola çıkılarak, oradan İslam'ın öğrenilip yaşanması, hâkim olması, halka halka yayılarak toplumu kendi hükmü altına alması gerektiği halde; bugünkü mescidler, asli görevlerinin çoğunu yerine getirmemektedirler.

Tağutlar ve onların rejimleri, çeşitli baskı ve dayatmalarıyla İslam dünyasındaki mescidlerin çoğunu mahkûm etmiş ve hapishaneye çevirmiştir.

Camiler, Müslümanların her çeşit ibadet, buluşma ve görüşme, önemli meselelerini müzakere etme, dinin emir veya tavsiye ettiği birtakım hizmetleri gerçekleştirmek üzere faaliyetlerde bulunma yerleridir.

Allah’a has kılınması gereken bu mekânları laik devletin kontrol altına alması ve işlevlerini de yalnızca namaz ibadetinden ibaret kılması; Kur’an’a, Sünnete, İslam hukukuna tamamen aykırıdır.

Camilerde yapılan vaazların ve hutbelerin devlet tarafından kontrolü, hele devlet tarafından hazırlanıp “bir papağan yerine konanların” eline tutuşturulması, kesinlikle din özgürlüğüne müdahale anlamı taşır. 

İyi niyetli halk tarafından büyük fedakârlıklarla yapılan camilere Diyanet hemen el koyar. Maksat, orada kendisinin anlattığı “Devletin Dini” nden farklı bir dinin anlatılmasına, yaşanmasına engel olmaktır.

Camiler, Diyanet eliyle “bir devlet dairesi” haline gelmiştir; İmamlar da “namaz kıldırma memuru.” İşgal edilen bu mekânlar, müminler için zararlı mıdır (Dırar Mescidi midir), tartışılmalı..

Ama mevcut Laik devlet için öylesine faydalı yerlerdir ki devlet bu yerlerin kendi kontrolünde olmak şartıyla sayılarının artmasından memnun bile oluyor.

Haftada bir gün, o kadar insana Cuma günü anlatacağı mesajları neden fırsat bilmesin? O kadar insan zorla toplanmaya bir araya getirilmeye çalışılsa bu kadar başarılı olamazdı. 

Camilerimizin sosyal mimarisini de kaybettik. Cami, eski hali ile hayatı kuşatan bir mekândı. İbadet, bizim dinimizde kapsamlı bir kavramdır.

Günümüzdeki şekliyle şu an camiler, dinin hapsedildiği, ya da hapsedilmek istendiği birer hapishane gibidirler… İmamlar da bu hapishanelerin gardiyanları.

Kimiler dei, buraya gelen saf ve samimi insanları avlayarak onları din adına uyuşturarak kendi çıkarları yönünde kullanmak istemektedirler. Ucuz bir oy deposu, adeta ucuz bir fedailer mangası..!

Camiler, şimdiki haliyle sadece “beş vakit namazın cemaatle kılındığı” mescidlerdir. Camiler artık günlük hayattaki ekonomik, sosyal, kültürel fonksiyonunu maalesef büyük ölçüde yitirdiler.

Camiler birbirinin dertleri ile dertlenmeyen, hatta birbirini hiç tanımayan “yaşlı insanların” gelip gittikleri bir yer haline getirilmek istenmektedir.

Cemaat imamın, imam cemaatin jurnalcisi olacaktır, olmaktadır da! Ne müthiş bir komplo bu.!

Namaz dışında camilerin kapısına artık kilit vuruluyor. Cami, artık Müslümanların meşveret yeri olmaktan çıktı. Hutbeler ve vaazlar da “sivil karakterli, dinin özünden alınan ilhamlarla günün her türlü problemlerine çözüm getiren” şeyler değil artık.

Çoğu camide okunan hutbe ve vaazları bir başka şekli ile bir kilise papazının ya da budist bir rahibin vaazlarında da duyabilirsiniz. “On emir” den ibaret ya da Hristiyanlaştırılmış, sadece kişisel ahlaka indirgenmiş bir din.

Cami, ilk zamanlarda siyasi, sosyal, kültürel bir merkezdi. Giderek İslami yapı içinde mimari bir üslupta kazanarak kurumlaştı.

Camiler şifahaneleri, aş evleri, medresesi, öğrencilerin ve gariplerin barınacağı bir yer, buluşma ve müşavere yeri, kütüphanesi ve vakfiyeleri ile hayatın en can alıcı noktalarında yer alırdı.

Cami adeta her şeydi. Bugün ise cami; bütün bu boyutlarından yalıtılmış, tek boyutlu soluk bir renktir sadece.

İslam hâkimiyetinde her yer, üzerinde namaz kılınabilecek temizlikte olacağı, yani mescide benzeyeceği gibi, küfrün egemenliğindeki günümüzde ise her yer adeta tapınaklara benziyor.

Müzikholler, statlar, borsalar, bankalar, nice kurumlar, kanallar, sokaklar, çarşılar… Birer mabed değil de nedir?

Oradaki insanlar, ibadet halinde değiller mi dersiniz? (nitekim statlara bu günlerde ‘Futbolun Mabedi’ demiyorlar mı?) Günümüz insanı artık çok kıbleli, çok mabedli, çok imamlı (önderli) ve çok dinli..

Cami, sosyal hayatımızın bir merkezi ve her şeyimiz de camiye uygun olmadıkça, camilerimiz Peygamber camiine benzemedikçe bu problemler azalmayacak, aksine gittikçe artacaktır.

Hâlbuki “Minareler süngü, kubbeler miğfer; / Câmiler kışla, müminler asker!”  olmalı idi.

Medine İslam Devleti ile başlayan mescidler/camiler, cemaatleşme ve devletleşmede çok önemli roller üstlenmiştir.

Gelecekteki İslam inkılâbı, camilerin yeniden kazanılması, halkın inancını bilmesi, ona sahip çıkması ve liyakatini yükseltmesi ile mümkün olacaktır inşallah.

Camilerini kazanamayan insanların neyi kazanabilecekleri mutlaka sorgulanmalıdır. Camilerine sahip çıkamayan insanların hangi değerlerine sahiplik yapabilecekleri iyi düşünülmelidir.

Camilerini işgalden kurtaramayan bir insan, ülkesini nasıl kurtaracak? Daha mahallesindeki küçük camiyi kurtaramayan kişi, Mescid-i Aksa’yı nasıl özgürlüğüne kavuşturacak?

Olacak inşallah, ölüden diri çıkacak, Kur’an nesli tevhidi bir bilinçle yeniden canlanacak. Biz sahip çıkarsak bu davaya, yeryüzü yeniden mescid olacak. Şirkin yerini tevhid alacak, tağutî yönetimin yerine “İslam yönetimi” gelecek inşallah..

Biz biz olursak, biz Allah’la olursak, olmazlar olacak.  18.12.2015

Kaynak Kalemder.org.tr


Tags:

 
 
 

Bir Cevap Yazın