10 Kasım’da Erdoğan ve Ak Parti Niçin mi Atatürkçü Oldu?

10 Kasım’da Erdoğan ve Ak Parti Niçin mi Atatürkçü Oldu?

1469-1527 yılları arasında yaşamış olan İtalyan düşünür Machıevel­li, Il Principe (Hükümdar) adlı kitabında şunu söylemektedir:

“Siyasette, her türlü eylem ve hareket tarzı meşrudur. Siyasi amaç aracı meşrulaştırır, her türlü il­ke ya da ahlak kuralı siyasi mücadelede hiçe sayılır. Az ve öz ifadesiyle, ‘Gaye vasıtayı meşru kılar’. Bu nedenle siyasal amaca ulaşmak için her türlü ahlaksızlık yapılabilir..”

İşte “MAKYAVELİZM” adı verilen bu kapitalist terminoloji, Machıevel­li isimli bu kişinin adından türetilmiştir.

Bu düşünceye inanan ve siyasi mücadelesinde bunu kriter yada ölçü edinen her kapitalist siyasetçiye “Makyavelist” denilmiştir.

2017 yılının 10 Kasım’ında Erdoğan ve gemisi Ak Parti, geçmiş yıllara oranla bir gömlek daha farklı bir “Atatürk Aşkı ve Sevdası” sergilediler.

Bazı insanları şaşırtan bu farklı yaklaşım Erdoğan ve Ak Parti için ne bir ilk’tir ne de bir son olacaktır.

Biraz hafızamızı kurcalarsak, Erdoğan gün gelmiş “Alevilik Hz. Ali’yi sevmekse, ben de Aleviyim..” demiştir.. Gün gelmiş “Ben de Roman’ım..” demiştir. Dolayısıyla bu günlerde “Atatürkçü” olmaları garipsenecek bir durum değildir.

Çünkü Ak Parti lideri ve diğer yöneticilerinin defalarca söyledikleri gibi, Ak Parti “İslami bir Parti değildir..” Muhafazakar (!) Demokratik ve Laik, hatta şimdilerde Kemalist bir partidir.

1789 “Fransız İhtilali” sonrası resmi olarak da “Laiklik Akidesini” benimseyen yani dini inkâr etmeyen ama dini, dinin tüm kaide ve kurallarını, devlet hayatından, sosyal hayattan kovan Avrupa ve Avrupa Birliği kriterlerine toplumumuzu uydurmak için “En çok uyum kanunları çıkaran” birinci partidir Ak Parti ve onun lideridir.

Laik bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin eski kanunlarını, Hristiyan Avrupa kanunlarına uydurmak için çıkarılan onlarca kanundan bakın size bir örnek vereyim.

Açın 28227 Sayılı Resmi Gazeteyi bir okuyun..

24.11.2011 tarih ve 6251 Sayılı Kanun, Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün onayıyla 28227 (Mükerrer) Sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi. (11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzalanan / İstanbul Sözleşmesi de denilir / Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi)

Bu kanunun, BÖLÜM 1- Amaçlar, tanımlar, eşitlik ve ayrım gözetmeme, genel hükümler / MADDE 4- Temel haklar, eşitlik ve ayrım gözetmeme / 3.şıkkını dikkatlice bir okuyun derim.

Ne mi var bu kanunda? Bu kanunla, her ne kadar kanun metninde LBGT geçmese de içerik olarak LGBT lerin hakları düzenledi.

Peki, ne demek LBGT? Bazı kelimelerin baş harflerin birleştirilmesi ile ortaya çıkan bir tanımlamadır. L: Lezbiyen, G: Gay, B: Biseksuel, T: Transgender demektir.

Bu kanunla İslam’a göre haram olan her türlü “Cinsel Sapıklık ve Sapıklar” devlet güvencesi altına alındı, özgürlükler verildi. Örgütlenmelerine demokratik bir hak olarak bakıldı ve onlarda bundan cesaret alarak hatırlarsanız 2016 yılı Ramazan ayında çeşitli kitlesel eylemler yaptılar.

Bu günlerde de Erdoğan ve partisinin halkın İslami, milliyetçi, vatancı ve Atatürkçü duygularına hitap ederek siyaset yapması aslında anormal bir şey değildir.

Çünkü demokrasiyi, laikliği, Avrupa değerlerini canı gönülden benimsemiş her birey, her kitle, parti ya da lider böylesi bir “Makyavelist tavır” sergiler. MHP, CHP, HüdaPar, Saadet Partisi vs. nin bu benzerlikte Ak Parti den ne farkı var?

Atatürkçülük konusunda Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’ndan yani “Kraldan daha Kralcı” olmasına niye şaşıralım ki?

İnandığı gibi yaşamayan birey ve toplumların, yaşadıkları şeylere inanmaya başlaması gayet doğaldır. Türkiye toplumu da hali hazırda bu süreci yaşamakta.

Kimisi bilinçli yaşamakta, kimisi bilinçsizce yaşamakta bu süreci.. Onlara bu süreci yaşatan lider ve partisi işin tam bilincinde, halk ise gaflet uykusundadır. Tüm demokrasi havarisi siyasiler, halkını istismar etmekte, nabza göre şerbet olmakta ve onların sırtından geçimlerini sağlamaktadır.

İslami tanımayan, onu sosyal bir hayat sistemi ve Devlet nizamı olarak benimsemeyip sadece “Ben de elhamdülillah Müslümanım..” diyen, %85 lik kahır ekseriyeti “Demokrasi denilen İslam dışı bu zulüm düzenine Evet diyen..” şu cahil ve gafil insanları maalesef bu Demokrasi havarisi siyasiler aldatıyor..

İşte bu çerçevede güzel bir yazı kaleme alan Miraç Karaaslan kardeşimizin son makalesini aşağıda sitemize alıntı yaptık.

Umulur ki bu makale istismara uğrayan, fikren iğfal edilen adeta uyurgezer şu halkın göz kapaklarının açılmasına belki bir vesile olur inşallah.

Kardeşiniz Bekir Yetginbal

**

10 Kasım’da Muhafazakâr Gençliğin Atatürkçü Olmasının Müsebbibi Partiler mi Cemaatler mi?

Yazan Miraç Karaaslan

Ak Parti’nin Atatürkçü söylemi ve bu 10 Kasım’ı sahiplenmesi tüm ülkede gündem oldu. Kimilerini şaşırttı, kimilerini hayal kırıklığına uğrattı. Kemalizm’e muhalif bir kadrodan bu noktaya nasıl gelindi ve neden gelindi kısaca irdelemek gerek.

Ak Parti 2002 yılında kurulduğunda ilk seçimde iktidara geldi. Çünkü Erbakan’ın kadrolarıyla fakat yenilikçi bir söylem ile yola çıkmıştı.

Muhafazakâr halk tabanını ezmese de çiğneyen 28 Şubat 1997 yani post-modern Kemalist darbe sürecinin etkisi de yeni yeni soğuyordu.

Halkın çoğunluğunu oluşturan muhafazakâr tabanda 28 Şubat öyle bir tepki ortaya oluşturdu ki, İslami marşların ve cemaatlerin söylemlerinin sertliğinden Kemalist darbeye öfkenin büyüklüğü anlaşılabilirdi.

Ak Parti’nin kısa sürede böyle bir çıkış yapabilmesi de bu altyapının üzerinde yükseldi.

2001 krizi ve Ak Parti döneminde küresel sermayenin para vanasını açması veya Büyük Ortadoğu Projesi gereği “Ilımlı İslamcı” bir partinin başa gelmesi gerektiği gibi diğer gerekçeler olsa da bu yazımızda Kemalizm konusundan olaya bakacağız.

Peki, ne yaptı AK Parti bu 15 yıllık iktidar döneminde?

Kemalizm’in ana ritüellerinden olan okullarda andımız kaldırıldı, Kemalist kadrolar tarafından dava gibi görülen başörtüsü yasağı kaldırıldı, yine Kemalistlerin haz aldığı bir yasak olan İmam Hatiplere katsayı haksızlığı ortadan kaldırıldı, hatta İmam Hatiplerin sayısı arttırıldı.

“Ülkeyi kuran iki ayyaş” lafı sık sık gündeme getirildi, Kemalizm’in bu halka neler yaptığını kitaplaştıran Kadir Mısırlıoğlu ve Mustafa Armağan gibi tarihçiler el üstünde tutulup şehir şehir konferans yaptırıldı.

Ergenekon davası ile bu süreç doruk noktasına çıktı ve Doğu Perinçek, Yalçın Küçük gibi Kemalizm’in ideologları dâhil olmak üzere en öndeki isimleri hapse atıldı.

Tüm bu yapılanlar elbette Kemalizm ile hesaplaşma olarak yorumlandı ki sol kitle de muhafazakâr kitle de olayı böyle okudu.

Lakin son aylarda görüyorsunuz rüzgâr tersine döndü ve “Abdestli Kemalizm” diye adlandırılan yeni bir sürece girdik.

Bu 10 Kasım’ın bu kadar gündem olması da bu sebepledir. Çünkü şu ana kadar Kemalizm karşıtı halk kitlesini arkasında toplamayı başaran Ak Parti şimdi söylem değiştirdi.

İlk önce hüküm giymiş Ergenekon sanıkları serbest bırakıldı, yetmedi, yüklü tazminatlar verildi.

Başörtüsü serbest ama zaten bilinçsiz bir başörtülünün kimseye fikri zararı olmadığından Kemalistler de bunu kabullendi.

İmam Hatipler kapatılmadı ama Atatürk koreografisi yapıp “yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşaaa” diye marşlar söyleyecek kadar kimliksizleştirildi hatta devşirildi.

“Ayyaş” lar ise kahraman ilan edildi, “rahmetle” anılmaya başlandı.

Kemalizm’in tek parti diktatörlüğü olduğunu belgeleriyle yayınlayan Kadir Mısırlıoğlu ve Mustafa Armağan gibi tarihçiler ise soruşturma ve hapis cezaları almaya başladı.

Ak Parti devrimi aslında öz evlatlarını yiyordu, klasik devrimler gibi… Dahası da gelecek emin olun.

Halk bu olup bitenler karşısında akıl tutulması yaşasa da at izi it izine çoktan karıştı. Bugünlere tabii ki bir günde gelmedik.

Demokratik ve laik bir partiden, İslami refleks bekleyen tatlısu İslamcıları (Adem Özköse gibi) sosyal medyada tepki gösterseler de, aslında kendileri de bu tiyatroda maaşlı figüran olarak yıllardır gayet memnundular.

Bu olaylara şaşırmaya gerek yok, çünkü Demokrasi sistemi partileri bu hale getiriyor. Nabza göre şerbet, oy potansiyeline göre dini / siyasi söylem değişikliğine gidiyor siyasi partiler.

Bu da ilkeleri çiğnemek, hatta ilkesizliği ilke edinmeyi gerektiriyor.

Rüzgâr soldan eserse “komünizm gelecekse onu da biz getiririz” derler, ABD soğuk savaşı kazanırsa “ateistlere karşı ehli kitabın yanında olduk” diye sevinirler, balyoz gibi inen 28 Şubat sonrası İslami söylemler ile beslenirler, Kemalizm’in gençler arasında moda olmaya başladığı yeni süreçte “Anıtkabir’e otobüs kaldırıyoruz” diye afiş asarlar…

Bunlar “Demokrasi dini” mensuplarının ahlakıdır ve böyle amel etmeyi gerektirir. Bu öyle normalleşir ki, aynı mantıkla CHP lideri Kılıçdaroğlu “Sırbistan’dan gelen etler besmele çekilmeden kesildi” diyecek seviyeye kadar gelir.

Peki, bu halk Ak Parti’nin Kemalizm övgüsünü kabullenebilir mi? Rahmet okunan isim, halkın gözünde nasıl biliniyor bunu bir hatırlayalım.

Türkiye’de birbirinden kopuk iki kuşak var.

Birisi orta yaş ve yaşlı kuşak.

Bunlar Kemalizm devrimin neler yaptığını babalarından dedelerinden defalarca dinlediler ve öfke biriktirdiler.

Ezanın Türkçe okunması, İstiklal Mahkemelerinde âlimlerin idam edilmesi, harf inkılabı ve kitapların yakılması, camilerin ahıra çevrilmesi, hilafetin ilgası, İsviçre kanunlarının getirilmesi ve daha neler neler…

Tüm bunlar muhafazakâr halk tabanında onlarca yıldır nefretle anıldı ve etki-tepki prensibi ile CHP’ye muhalif partileri iktidara taşıdı.

Şimdi ise durum değişiyor. Her başarısız iktidar kendi muhalefetini inşa eder.

Yeni nesil kuşak ise, tek parti dönemi Kemalist uygulamaları artık umursamıyor. Ama şu an içinde yaşadığı tek parti dönemini umursuyor.

Yeni kuşak Batı ile entegre bir hayat yaşıyor, Batı filmleri ve dizileri ile saçma bir hayat felsefesi inşa ediyor.

Yeni kuşağı işsizlik ilgilendiriyor, devlet içi yolsuzluk ve rant rahatsız ediyor, KPSS sorularının yıllarca çalınmış olması çileden çıkarıyor.

Yeni kuşak kendini Müslüman olarak adlandırsa da, bırakın haramların ve harama giden yolların yasaklanmasını, aksine haramların daha da serbest olmasını istiyor.

Kendi değerlerinden ve İslami bir yaşamdan öyle yoksun bir kuşak geldi ki, imkân olsa bir tanesi Anadolu’da kalmaz Amerika veya Avrupa’ya göç eder.

Üniversite ve liseleri oluşturan bu yeni kuşakta solcu takılmak, Deniz Gezmiş posteri asmak, M. Kemal’i övmek moda oldu.

Halkın gözünde yukarıda bahsettiğimiz solun zıttı sanılan Ülkücü gençlik ise ya karı-kız davasına büründü ve tükendi, ya da “Şamanist-Tengrici” bir bataklığa kayarak İslam’dan daha da uzaklaştı, M. Kemal’i de daha da sahiplendi.

Böyle bir gerçeğe AK Parti gibi demokrat ve iktidar heveslisi bir parti nasıl yüz çevirsin? Muhafazakâr kitleyi zaten elinin altında görüyor, buradaki oy parseli için neden ranta girmesin?

Bu nedenle Ak Parti’nin bu söylem ve pratiği demokrasi ölçütlerine göre gayet tutarlıdır.

Ak Parti’yi “İslami teraziye göre” tartanlar zaten paradoks içine düşüyorlar, adamlar “İslami” değil demokrat, artık bunu kabullenin!

Peki, İslam’ı hala bir dava gören ve yaşamak isteyen kitle bu erozyon karşısında nasıl bir tavır almalı?

Müslüman bir şahsiyet elbette ilkelidir, Kuran ve Sünnetten asla taviz veremez.

Lakin anlaşılmayan nokta şu, İslami mücadeleyi değil, Demokrasi mücadelesini benimseyenleri, kalkıp “İslami kaidelere göre” eleştirmek, onu desteklemek kadar abes.

Çünkü her rüzgârda söylem değiştirenleri eleştirmek bizleri zaten yoracaktır. Mesele, Demokrasinin karaktersizlik üretmesi meselesidir.

Bu nedenle Demokrasinin inşa ettiği “ikiyüzlü insan ve camia” tipolojisini reddetmek ve insanlara bu çelişkiyi göstermek zorundayız.

Rad Suresi 11. ayetin buyurduğu gibi: “Bir topluluk kendisini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.”

Olması gereken en başa dönmek, “La ilahe illallah” merkezli, toplumu ıslah edici bir daveti inşa etmektir.

Bugün İmam Hatipli hatta ilahiyatçı bir gencin hiçbir tefsiri bitirmediğini, bir hadis külliyatı okumadığını, güncel akaid meseleleri diye bir vakıadan bihaber olduğunu görmekteyiz.

Böyle bir kuşağa “toplumculuk iyidir” falan edebiyatı yapıp Lenin ve Stalin şiiri de gayet güzel okutabilirsiniz.

Çünkü bırakın kime ve neye muhalefet etmesi gerektiğini bilmeyi, kendisinin neyi savunduğunu ya da savunması gerektiğini bile bilmiyorlar!

Bunlar böyle ise, düz lise gençliğinin şuur durumunu artık siz düşünün.

Ekşi Sözlük’ten, Onedio’dan çıkmayan, Amerikan dizilerini hatmeden bir nesil için M. Kemal’in kahraman görülmesi gayet normal değil mi?

Bu cehaletin suçlusu da Demokratik partiler değildir, onlar kendi davaları olan Demokrasiyi gayet “Satış odaklı” Kemalist ambalajlarda kitlelerine sunuyorlar.

Burada suçlu olanlar bu konu hakkında İslami bir duruşu artık ortaya koymayan hocalar, yazarlar ve cemaatlerdir. (Ortaya koyanlar az da olsa var ama sesleri gür değil.)

Tevhidi anlatmayan, mevcut sistemin hatalarını teşhir etmeyen hocalar, yazarlar ve cemaatler kendilerini kandırmaktan, iş yapıyormuş gibi görünüp hiçbir şey yapmamaktan öteye gitmiyorlar.

Toplumu çepeçevre saran şirkleri, bidatleri ve haramları teşhir etmek de tevhidi davetin bir parçasıdır.

Bunun dışındaki metotlara saparak yeni bir nesli inşa edeceğini sananlar; kaş yaparken göz çıkarmaya, dindar nesil yerine Kemalist kuşaklar yetiştirmeye devam edecekler.

Yolun sonuna varıp tekrar en başa dönmek ibretlik bir durumdur. Lakin daha vahim olan, hâlâ hatadan dönmeyip aynı hatalı yoldan devam etmektir. Bu ise ancak kalbe perde inmesi ile açıklanacak bir iflastır.

Rabbimiz ayaklarımızı ve duruşumuzu sabit kılsın inşallah.  11.11.2017

Kaynak https://mirackaraaslan.wordpress.com


Tags:

 
 
 

Bir Cevap Yazın